Logo
Bu sayfayı yazdır
Bahar Bir Ümmetin Doğuşu Olduğunda!

بسم الله الرحمن الرحيم

Bahar Bir Ümmetin Doğuşu Olduğunda!

Üzerimize bir bahar ayı doğuyor ve hafızada, tarihteki diğer mevsimler gibi olmayan bir mevsimi uyandırıyor. Zira bu bahar ayında Muhammedî risaletin güneşi doğmuştur; dolayısıyla Peygamber Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in doğumu yeni bir ümmetin doğuşunun habercisi olmuştur; nitekim ümmet, dünya malından çok azına sahip olsa da, ancak iman, azimet ve risalet gibi kralların hazinelerinden daha yüce bir şeye sahip olmuştur.

Nitekim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldi, çöl çobanlarını ümmetlere rehberlik eden kişilere dönüştürdü, zaman onlara boyun eğdi ve onları Kisra ile Kayser’in saraylarının tanımadığı adamlardan, Arap Yarımadası’nın sınırlarını aşarak dünyanın dört bir yanına nuru taşıyan önderler yaptı.

İslam, mustazaf köleler olan insanları izzet sahibi kılmış; böylece daha dün Mekke’nin kızgın çöllerinde işkence gören Bilal-i Habeşi insanlığın sembollerinden biri haline gelmiş ve Selman, Suheyb, Ammar ve diğerleri de tarihin akışını değiştiren risaleti taşıyan neslin birer parçası olmuşlardır.

İslam'ın mucizesi, sadece silahla güçlü bir ümmet inşa etmemiş; aksine onurunu malında, kabilesinde, renginde ya da makamında değil, Allah'a kulluğunda ve insanlar arasındaki adaletinde gören yeni bir insan inşa etmiştir.

İşte bu ruhla ümmet, yağmalama ve köleleştirmek için bir proje taşımak için değil, aksine insanı bir kardeş, adaleti bir temel ve insanı beşere kulluktan kurtarmayı gayelerinden biri olarak gören bir risaleti taşımak için küçük yarımadasının dışına çıkmıştır.

Bir zamanlar bir su kaynağı için birbirleriyle çatışan bir kavim, artık bir medeniyet inşa etmeyi arzular bir hale gelmiş ve asabiyetlerin paramparça ettiği bir ümmet ise tek bir akidenin etrafında birleşmiştir. Sonra yıllar geçmiş, nesiller birbirini izlemiş ve bu ümmet öyle bir muhteşem seviyeye ulaşmıştır ki başkentleri ilmin ve medeniyetin fenerleri haline gelmiş ve böylece Bağdat, Şam, Kahire, Kurtuba ve diğerleri ilmin, düşüncenin, tıbbın ve astronominin merkezleri olmuşlardır... Böylece de dünya, öğrenmek ve okumak için Müslümanların diyarlarına yönelmeye başlamıştır.

Bir insan nefsine hakim, gayesinde ihlaslı ve terazisi istikamet üzere olduğu zaman, kabile, coğrafya ve ırkın sınırlarını aşarak bir risaleti taşımayı başarabilir. İşte ilk baharında İslam ümmeti tam olarak böyleydi; dolayısıyla onun bu ihtişamı, tarihin sayfalarında tesadüfen yer almış geçici bir durum değildi.

Bu ihtişamın arkasında, içerisinden değişen ve niçin yaşadığını, ne uğruna öleceğini ve neyin en değerli şeyleri feda etmeye değer olduğunu bilen bir insan vardı.

Şimdi bugünkü durumumuza, yani en yüce risaleti, en zengin kültürü, en geniş coğrafyayı ve muazzam bir nüfusu miras alan ümmete bir bakın... Bunların durumuna bir bakın; işte o zaman yaranın imkânların azlığından değil, Allah’ın şeriatından ve Allahu Teala'nın ümmet için koyduğu doğru metodundan uzaklaşmasından kaynaklandığını göreceksiniz.

Atalarımızın şanlı tarihinden o kadar çok bahsediyoruz ki, sanki sahip olmadığımız bir itibarı ölülerimizden ödünç almaya çalışıyormuş gibiyiz!

Fakat o şanlı geçmişi anarken bugün kendisini dayatan soru şudur: Biz o ümmetin neresindeyiz?

Dolayısıyla sorun; kaybettiğimiz topraklar, gerileyen gücümüz ya da düşmanlarımızın çokluğunda değildir; çünkü milletler sadece düşmanlarının güçlü olması nedeniyle çökmezler, aksine yeniden kalkınma güçlerini kaybettiklerinde çökerler.

Bizler o büyük insanların isimlerini miras aldık; bu yüzden Halid'in, Selahaddin'in ve Ömer bin Abdülaziz'in adlarını tekrarlayıp duruyoruz... Fakat içimizde onların azminden tek bir kırıntı dahi kaldı mı acaba? Reşid'in Bağdat'ının, ilmin başkenti olduğu zamanki günleri terennüm edip duruyoruz, peki ama biz bugün ne sunduk?

İslam’ın getirdiği insan onurundan bahsediyoruz ama tüm ülkelerimizdeki insanların onuru hâlâ despotizmin, yoksulluğun ve cehaletin rehinesi olmaya devam etmektedir!

Sorun tarihi olmayan bir ümmet olmamız değildir; aksine belki de felaketimiz, şanlı bir tarihe sahip olmamıza rağmen sadece onunla gurur duymakla yetinmemizdir. Zira bugününü inşa etmeyen bir tarih, bizi ileriye taşıyan bir güce değil, sadece terennüm edip durduğumuz bir kasideye dönüşür.

Risalet bize; milletlerin soy sopla, sloganlarla, söz ve lafla inşa edilmeyeceğini, aksine adaletle, ilimle, çalışmayla ve insana duyulan saygıyla inşa edileceğini öğretmiştir.

Bu yüzden Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in doğum gününü anmak, geçmişteki görkeme ağlamanın, güzel sözleri tekrar edip ardından da her zaman yaptığımız gibi gerçekliğimize geri döndüğümüz bir sevinç vesilesi değildir. Bu da kulaklarımızda şu soruyu çınlatmaktadır: Bu risaletin inşa ettiği insanı yeniden keşfetmeyi başarabilecek miyiz?

Çölden çıkıp medeniyetin kapılarını açan adamları hatırladığımızda, sadece şu soruyu sormamalıyız: Atalarımız ne yaptı? Aksine şu soruyu sormalıyız: Biz ne yapacağız? Belki de ihtiyacımız olan bahar, zihinlerin ve duyguların baharıdır; yani ümmete kendine olan güvenini, vahdetini ve gücünü geri kazandıran bir bahardır.

Ey Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti! Başlangıcınızda dünyada imanlarından başka hiçbir şeye sahip olmayan adamlar vardı; ama onlar bu imanla kalpleri, akılları ve milletleri fethettiler. Öyleyse geçmişin azametini, senden bugünün zayıflığını örten bir perde hâline getirmeyin ve ecdadın isimlerini de evlatların amellerinin bir alternatifi kılmayın; zira şan, malların miras alındığı gibi miras alınmaz, aksine her nesilde yeniden inşa edilir.

Belki de risalet sahibi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i yeniden anarken baharın bize hatırlattığı en büyük şey şudur; bir zamanlar tarihin akışını değiştirmek üzere çölün kalbinden ayağa kalkmayı başaran ümmet, bugün de kendi gerçekliğinin enkazı arasından ayağa kalkma gücüne hâlâ sahiptir.

Bu yüzden soru şu değildir: Bizim hiç ihtişamımız oldu mu? Aksine soru şudur: Yeniden ihtişam sahibi olmayı hak ediyor muyuz?

Allahu Teala'dan, İslam’ın kelimesini yüceltmek için çalışanları, ümmetin ihtişamını geri kazanmak için çaba gösterenleri başarılı kılmasını, onları sebatla rızıklandırmasını ve Müslümanların kalplerini hak ve hayır etrafında birleştirmesini temenni ediyoruz.

Ayrıca Allahu Teala'dan bizi, geçmişteki ihtişamları anmakla yetinip kendi zamanlarında emaneti taşımaktan aciz kalanlardan kılmamasını ve bizi başka bir toplulukla değiştirmemesini temenni ediyoruz. Allahu Teala'nın dinine hizmet etmek üzere seçtiği kişilerden olmamız ne kadar şerefli bir konumdur; tarihin bizim için şifa olacağını zannederek bu fırsatı kaçırmamız ise ne büyük bir kayıp ve gaflettir!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Template Design © Joomla Templates | GavickPro. All rights reserved.