Cuma, 06 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/09/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gine-Bissau: Ordu, İktidar İçin Yeni Bir Anayasa mı Yazıyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Gine-Bissau: Ordu, İktidar İçin Yeni Bir Anayasa mı Yazıyor?

Gine-Bissau'da bugün yaşananlar, Batı Afrika'daki bu küçük ülkeyi tüketen askeri darbeler silsilesinin sadece yeni bir bölümü değil, aksine siyasi sistemin kendisini yeniden inşa etme girişimi gibi görünüyor. Zira ülke, 30 Ağustos 2026’da yapılacak yeni anayasa referandumuna hazırlanırken, mesele anayasa maddelerinin değiştirilmesinden çok daha büyük gibi görünüyor; yani devletin yapısı, cumhurbaşkanının konumu, parlamentonun rolü ve ordunun siyasetteki etki sınırları üzerine verilen bir mücadele gibi görünüyor.

Gine-Bissau, Gine ve Yeşil Burun'un Bağımsızlığı için Afrika Partisi’nin önderlik ettiği uzun bir savaşın ardından 1974 yılında Portekiz’den bağımsızlığını kazandı. Ancak bağımsızlık, ordunun siyasete müdahalesine son vermedi. Zira 1980 yılında, bir askeri darbeyle Cumhurbaşkanı Luís Cabral devrildi ve “Nino” olarak bilinen João Bernardo Vieira iktidara geldi; böylece, iktidarın cumhurbaşkanlığında yoğunlaşması ve ordunun siyasi hayata müdahalesiyle karakterize edilen uzun bir dönem başladı.

Siyasi çoğulculuğun başlamasıyla birlikte ülke istikrara kavuşmadı. Zira 1998 yılındaki darbe girişiminin ardından iç savaş patlak verdi ve 1999'da Vieira'nın devrilmesiyle son buldu. Ardından 2003 yılında Başkan Kumba Yala'yı deviren yeni bir darbe gerçekleşip 2009 yılında Vieira suikasta uğrarken, 2012 yılında ise seçim sürecinin önünü kesen bir başka askerî darbe yaşandı. Ayrıca ülke, sonraki yıllarda da defalarca darbe girişimlerine ve siyasi krizlere tanık oldu.

Bu nedenle 1993 Anayasası’nın hazırlanması, devlet başkanı, başbakan ve parlamento arasında yetki paylaşımına dayanan yarı başkanlık sistemi aracılığıyla, başkanın elindeki yetkinin yoğunlaşmasını sınırlamaya yönelik bir girişim olarak ortaya çıktı. Hedef ise, ülkenin Vieira döneminde tanık olduğu aşırı merkeziyetçi yönetim modelinin geri dönmesini engellemekti.

Ancak sorun sadece metinlerde değildi; zira ordu temel bir siyasi aktör olmaya devam ederken, sivil kurumlar zayıf kalmaya devam ettiği gibi cumhurbaşkanlığı, hükümet ve parlamento arasında yetkiler mücadelesi de devam etmişti.

2025 yılının Kasım ayında, ordu yeniden ön plana çıktı; cumhurbaşkanlığı seçimlerinin oy sayımı devam ederken Cumhurbaşkanı Umaro Sissoko Embalo’yu devirdi ve seçim sürecini durdurdu; böylece ülke, Horta Inta-A Na Man’ın liderliğinde bir geçiş dönemine girdi. Araştırma kaynakları, 2025 darbesinin 1980'den bu yana başarılı olan beşinci darbe olduğunu belirtiyor.

Ancak bu kez yeni olan, ordunun geçiş dönemini yönetmekle yetinmemesi, aksine bundan sonra gelecek yönetimin kurallarını yeniden tanımlamak istiyor gibi görünmesidir.

Referanduma sunulan anayasa, devletin yapısında önemli bir dönüşümü temsil ediyor. Zira bu anayasa, başbakanı ve hükümet üyelerini atama ve görevden alma, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etme, bakanlıkları kurma veya kaldırma da dahil olmak üzere devlet başkanına hükümet üzerinde daha geniş yetkiler tanımaktadır. Ayrıca Parlamento’daki sandalye sayısını 102’den 65’e düşürürken, seçim bölgelerinin sayısını da 29’dan 12’ye indirmektedir.

Böylece Gine-Bissau, iktidarın paylaşımına dayanan yarı başkanlık modelinden yürütme yetkisinin daha fazla merkezileştiği başkanlık modeline yönelmektedir.

İşte en hassas mesele de burada yatıyor: Ordu, daha istikrarlı bir sistem mi, yoksa daha kolay kontrol edilebilir bir sistem mi inşa etmek istiyor?

Değişim yanlıları, cumhurbaşkanı ile başbakan arasındaki ikili yetkinin tekrarlanan krizlerin nedenlerinden biri olduğunu ve cumhurbaşkanına daha net yetkiler verilmesinin kurumsal çatışma durumuna son verebileceğini söyleyebilir. Ancak projenin muhalifleri, parlamentonun ve başbakanın rolünün azaltılmasının ve yetkinin yeniden cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaştırılmasının, 1993 Anayasası’nın aslen çözmeye çalıştığı sorunu yeniden ortaya çıkarabileceğini düşünüyorlar.

Yeni sistem, başkanın gücü ve konumunun başbakandan bağımsız olması açısından genel olarak Amerikan başkanlık sistemine yakın gibi görünebilir ancak Amerikan sisteminin bir kopyası da değildir. Gine-Bissau projesi ise, parlamentonun ve hükümetin varlığını sürdürdüğü ancak cumhurbaşkanlığı kurumunun belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu, son derece merkeziyetçi bir başkanlık sistemine daha yakın görünmektedir.

Yeni anayasa, seçilmiş bir parlamento kurumu aracılığıyla değil, askeri bir darbeyle iktidara gelen geçiş yönetiminin gölgesinde gündeme getirilmiştir. Muhalefet, başta Gine ve Yeşil Burun Afrika Bağımsızlık Partisi olmak üzere, referandumu boykot etme çağrısında bulunarak, anayasayı hazırlayan kurumların seçimle elde edilmiş bir meşruiyete sahip olmadığını ifade etmektedir.

Buradaki soru şudur: Ordu iktidarı devredecek mi, yoksa devretmeden önce iktidar kurallarını yeniden mi formüle edecek?

Anayasa kabul edilir ve ardından Aralık 2026’da planlanan seçimler yapılırsa, askeri otorite ülkeyi yeniden sivil yönetime devrettiğini söyleyebilir. Ancak muhalifleri, ordunun geçiş sürecini yönetmekle yetinmediğini, aynı zamanda çekildikten sonra ülkeyi yönetecek siyasi sistemi yeniden tasarladığını söyleyeceklerdir. Bu ise Bissau deneyimindeki en önemli açıdır. Zira geleneksel darbe, ordunun iktidarı ele geçirip ardından doğrudan yönetmesi anlamına gelmektedir.

Gine-Bissau’da ortaya çıkabilecek model ise; ordunun iktidarı ele geçirmesi, ardından mevcut kurumları askıya alması, yeni bir anayasa hazırlaması, cumhurbaşkanlığının yetkilerini genişletmesi ve yeni kurallar temelinde seçimlere davet etmesi gibi çok daha karmaşıktır. Yani ordunun, rejim üzerinde iz bırakmak için mutlaka cumhurbaşkanlığı sarayında kalmasına gerek yoktur. Bu süreç başarılı olursa, doğrudan askeri yönetimden, daha merkezi bir başkanlık sistemi kapsamında seçilmiş bir sivil yönetime geçişe tanık olabiliriz. İşte burada yaklaşan seçimler, tek başına referandum değil, gerçek bir sınav haline gelmektedir.

Gine-Bissau darbeler konusunda yeni bir ülke değildir; zira bağımsızlığından bu yana tekrarlanan darbeler, siyasi çatışmalar, suikastlar ve cumhurbaşkanlığı, ordu ile sivil kurumlar arasındaki rekabet döngüsünden muzdarip olan bir ülkedir.

Çünkü ordu seçimleri iptal etmek istediğini söylemiyor, aksine bunların düzenlenmesinden bahsediyor. Sivil kurumları ortadan kaldırmak istediğini söylemiyor, aksine onları yeniden şekillendirmek istiyor. Mutlaka kalıcı bir askeri yönetimin kurulmasına yönelmiyor; aksine cumhurbaşkanlığı kurumunu daha güçlü hale getirecek bir anayasanın oluşturulmasına yöneliyor.

Bu nedenle önümüzdeki haftalar ve aylar boyunca cevaplanacak soru sadece “Gine-Bissau sivil yönetime geri dönecek mi?” değildir; aksine “Hangi sivil yönetim geri dönecek?” sorusudur.

Eğer anayasa onaylanır, özgür ve rekabetçi seçimler yapılır ve ordu iktidarı seçilmiş cumhurbaşkanına devrederse, Bissau, yetki dağılımının daha net olduğu ve -teorik olarak- cumhurbaşkanı ile başbakan arasındaki çatışmayı aşma kapasitesi daha yüksek olan yeni bir başkanlık cumhuriyeti kurma yolunda olabilir. Ancak yeni yetkiler, muhalefeti dışlamak, parlamentoyu küçültmek ve askeri kurumun perde arkasındaki etkisini sürdürmek için bir araç haline gelirse, ülke eski sorunun yeni bir versiyonuyla karşı karşıya kalabilir: Yani iktidarın devletin zirvesinde yoğunlaşması ve siyasetin başarısız olduğu durumlarda ordunun nihai karar mercii olarak kalması gibi.

1993 Anayasası ile cumhurbaşkanlığındaki yetki yoğunlaşmasını sınırlamaya çalışılan bir ülke, üçten fazla on yıllık darbeler ve krizlerin ardından bugün, yeniden daha güçlü bir cumhurbaşkanlığı kurmaya yolunda ilerliyor olabilir. Bugün Gine-Bissau'yu Batı Afrika'da takip edilmeyi hak eden en önemli siyasi deneyimlerden biri haline getiren bir soru.

Yani burada, Bissau’nun uzun vadeli bir askeri rejime ya da ordunun etkisi altındaki aşırı merkezi siyasi bir sisteme dönüşmesinin, ülkeyi Mali, Burkina Faso ve Nijer’de tanık olunan gidişata daha da yaklaştırabileceğine dikkat çekiyoruz. Nitekim üç ülke de Fransız bağımlılığından tamamen uzaklaştı; zira Mali'de 2021 yılında iktidar içinde ikinci darbe gerçekleşmiş, Burkina Faso'da 2022 yılında Yüzbaşı İbrahim Traoré iktidara geldiği bir darbe olmuş ve Nijer'de ise 2023 yılında Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'u deviren ve General Abdurahman Tiani'yi iktidara getiren bir darbe yaşanmıştır. Bu üç ülke artık sadece “ECOWAS’ı (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) ve Batı’yı reddediyoruz” demekle kalmamış, aksine kendilerine özgü alternatif bir bölgesel çerçeve oluşturmaya da başlamıştır; bu gelişme, bu üç ülkenin deneyimini Bissau açısından önemli bir hale getirmektedir. İktidara gelen bu askeri rejimler, egemenliği geri kazanma ve güvenliği sağlama sloganları taşımaktadır.

Bissau'nun önemi gücünde değil, konumundadır; zira o, Atlantik, Sahel, ECOWAS ve Afrika'daki nüfuz için uluslararası rekabet olmak üzere dört güzergâhın kesişiminde yer alan küçük bir devlettir.

Özellikle Afrika’dakiler olmak üzere tüm İslam ülkeleri, bugün uluslararası çatışmanın hedefinde olup, Afrika’nın daha önce yaşadığı durumdan farklı yeni bir aşamaya girmektedir. Bu nedenle bu bölgedeki ve genel olarak da Afrika’daki Müslümanları, bir zamanlar beldelerini yöneten ve onun gölgesinde izzet ve güvenlik içinde yaşadıkları İslam’ın yeniden hüküm sürmesi için harekete geçmeye çağırıyoruz; bu izzet ve istikrarı ise ancak şeriatın yeniden uygulanması ve Müslümanların hayati meselelerine bağlı kalmaları sağlayacaktır; hayati meselelerin başında da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Hilafet Devleti’nin kurulması gelmektedir ki, bu ise artık çok yakındır.

O halde kara kıta, onun geri dönüşünün beşiği ya da kurulmasına yardımcı olsun. Allah’ım, bunu bize bir an önce nasip et ki, İslam’ın izzetini yeniden kazanalım, kapitalizmin zulmünden ve ülkemizin zenginliklerinin yağmalamasından, ülkemize ve evlatlarımıza yönelik tahribatından kurtulalım ve Allahu Teala'nın şöyle buyurduğu gibi bir duruma geri dönelim: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız. Eğer Ehli Kitap’da (Yahudiler ve Hıristiyanlar) iman etseydi kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır, fakat çoğu fasıktır.” [Al-i İmran 110]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Amerika, Kendisinden Yardım İsteyen Suud Hanedanı Rejimini Yüzüstü Bırakıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika, Kendisinden Yardım İsteyen Suud Hanedanı Rejimini Yüzüstü Bırakıyor!

Haber:

12/09/2026 Cumartesi günü İrlanda'ya yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkanı Trump şunları söyledi: “Husiler, ABD'den Yemen'e müdahil olmamasını istediler.” Ve şunu ekledi: “Görüşmeler yaptık.. Husiler bizimle iletişime geçti ve bizimle savaşmak istemiyorlar, bizim de onlara saldırmamızı istemiyorlar.” Ve şöyle dedi: “Bölgede her şey yolunda ve harika bir şekilde ilerleyecek.” Ayrıca bin Selman ile konuştuğunu belirterek onu "arkadaş" olarak nitelendirdi.

Buna karşılık, iki bilgi sahibi kaynak Reuters'a 11/09/2026 Cuma günü, Suudi Veliaht Prensi Bin Selman'ın Husilerle mücadelede askeri yardım talep etmek üzere 10/09/2026 Perşembe günü Trump ile en az iki telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini belirtti. İki kaynak, Washington'ın nihayetinde Riyad'a şu an için doğrudan bir askeri müdahalede bulunmayı planlamadığını, ancak istihbarat paylaşımı ve hedef belirleme yoluyla yardım sağlayacağını bildirdiğini aktardı.

İsminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir Amerikalı yetkili, Washington'ın Suudi Arabistan ve Yemen hükümetiyle sürekli bir diyalog halinde olduğunu söyledi. (BBC Arabic)

Yorum:

Suudi Arabistan'ın Amerika'ya yönelik bu yardım çağrısı; kendisine bağlı güçlerin, geçtiğimiz Cuma ve Cumartesi günleri hızlı bir saldırıyla Babülmendep bölgesinin, Yemen'in Kızıldeniz'e bakan batı sahilinin ve boğazdaki bazı küçük adaların kontrolünü ele geçiren Husi güçlerine karşı koymada Güney Yemen'de başarısız olmasının ardından geldi. Bu ise, Asya ve Afrika'yı Avrupa'ya bağlayan bu önemli stratejik su yolundaki deniz trafiğinin geleceğine dair endişeleri artıran ve Suudi Arabistan'ın petrol ihracatını tehdit eden ani ve dramatik bir adım olmuştur.

Her zamanki gibi Amerika, kendisine milyarlarca Dolar ödemesine rağmen müttefiklerini yüzüstü bıraktı ve onları korumak için müdahale etmedi; bu da Amerika’nın tabiileri için iyi bir ders niteliğinde olup şunu iyice kavramaları gerekir; Amerika’ya güvenmek, onları çöküşten de, kaçınılmaz yenilgiden de kurtaramayacaktır.

Bu yapay rejimler, özellikle Körfez bölgesindekiler, sonlarının yaklaştığını ve yok oluşlarının eşiğine geldiklerini, İslam ümmetinin artık onları çevreleyen çok sayıdaki tehlikeden korumayacağını, ideolojik İslami alternatifin onların yerini almaya hazır olduğunu ve Müslüman halkların, efendilerinin onları terk etmesiyle eşikte görünen çöküşlerine üzülmediğini anlamalıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Güvenlik Konseyi ve Küresel Finans Sisteminin, Islah Edilmeleri Değil Gömülmeleri Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Güvenlik Konseyi ve Küresel Finans Sisteminin, Islah Edilmeleri Değil Gömülmeleri Gerekir

Haber:

Tunus’un Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği Çarşamba günü, Birleşmiş Milletler Şartı’na açıkça aykırı bir şekilde çatışmaların ve silahlı saldırıların tırmanmasıyla birlikte mevcut uluslararası durumun tanık olduğu ciddi dengesizlikler ve uluslararası hukukun gücünün askeri gücün yayılması karşısında zayıfladığı ve bunun da uluslararası barış ve güvenliği sarsacağı uyarısında bulunmuştur.

Temsilcilik; karar alma mercilerinde Güney ülkelerinin, özellikle de Afrika ülkelerinin daha fazla temsil edildiği yeni bir uluslararası düzenin inşasına çağrıda bulunarak, umulan rolünü yerine getirmekten aciz kalan BM Güvenlik Konseyi'nin reform edilmesinin hızlandırılması talebini yineledi. Ayrıca kalkınmaya gerçek anlamda finansman sağlanmasını ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını garanti altına alacak şekilde, küresel finans sisteminin daha adil ve kapsayıcı hale getirilmesi çağrısında bulundu. (Radio Mosaique)

Yorum:

Osmanlı Hilafet Devleti’ni yıkmada ve İslam beldelerini cılız, darmadağınık devletçiklere ve parçalara bölmede başarılı olmalarının ardından Haçlı Batı; Afrika ve Asya’daki İslam beldeleri üzerindeki sömürgeciliğini pekiştirmek ve güçlendirmek amacıyla detaylı ve dakik kanunlara sahip uluslararası bir kurum ve örgüt tesis etmiştir; bu kurum ilk olarak Milletler Cemiyeti adını almıştı ancak İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle başarısızlığa uğramış ve ortadan kalkmıştır; ancak bu savaşın ardından Birleşmiş Milletler ve ondan kaynaklanan Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşlar şeklinde yeni ve sağlam bir yapıyla ortaya çıkmıştır; nitekim Güvenlik Konseyi sayesinde büyük devletler, dünyanın polisi haline gelmiş ve ne zaman ve nasıl isterlerse, devletlerin ve dünyanın işlerine müdahale etme hakkına sahip olmuşlardır!

1648 Vestfalya Antlaşması’ndan sonra ortaya çıkışından, son şekli olan Birleşmiş Milletler kurumuna kadar bu uluslararası hukuk; dünya devletlerinin güvenliğini ve emniyetini korumak, iddia ettikleri gibi devletlere yardım etmek, propagandasını yaptıkları gibi hakkı tesis edip zulümleri defetmek ya da yalan ve iftirayla iddia ettikleri gibi ekonomik krizleri engellemek için değil, sadece sömürgeci büyük devletlerin çıkarlarına hizmet etmek ve onların dünyadaki çıkarlarını pekiştirmek için var olmuş bir hukuktan başka bir şey değildir; bu uluslararası hukukun meşruiyeti adı altında dünyada geride bıraktığı savaşlar, ekonomik krizler, insanlığa karşı işlenen suçlar ve soykırımlar, onun ne derece iğrenç olduğunun en büyük kanıtıdır.

Bu nedenle bugünkü uluslararası durumu, kendisini bu uluslararası sistemin ve kurumlarının kanunlarından, yasalarından, yalanlarından ve ikiyüzlülüğünden kurtaracak bir sistem aramaktadır; zira sömürgecilik, bu sistemin kapitalist ideolojisinin ayrılmaz bir parçası olmakla kalmayıp, onun fikrini hayata geçirmenin de bir yoludur; bu yüzden bu sorunu köklü bir şekilde çözmenin tek yolu, kapitalist ideolojiye direnmek ve onu ortadan kaldırmaktır; dolayısıyla onu ıslah etmek ve onarmak yerine, ortadan kaldırmak ve yok etmek için çaba sarf edilmesi gerekir.

Aynı sözler, bugün egemen olan ve faizi temel dayanağı haline getiren küresel finans sistemi için de geçerlidir; zira Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi sömürgeci finans kurumları, dünyanın ceplerine uzanan kollar olarak onların paralarını yağmalamakta ve altın ve gümüş standardının yerine zorunlu para sistemi standardını getirerek, insanların emeklerini ve terlerini yiyip bitiren bir para sistemi benimsemiştir; bu da servetin dünya nüfusunun %1’inin elinde yığılmasına ve geri kalan dünyanın da yoksulluk, açlık ve kölelik altında ezilmeye devam etmesine katkıda bulunmuştur.

Günümüz dünyasının içinde bulunduğu savaşlar, suçlar, zulüm, haksızlık ve halkların köleleştirilmesinden kurtulmasının tek yolu, İslam ümmetinin bir asırdan fazla süren uykusundan uyanmasından geçmektedir. Böylece İslam akidesi, hayatın tüm alanlarını düzenleyen hüküm ve kanunların kendisinden kaynaklandığı fikri kaide olacak ve dünyayı bu zalim uluslararası sistemden ve haksız kanunlarından kurtarmak için bir hidayet risaleti taşıyacaktır. Dolayısıyla uluslararası hukukun varlığı doğru değildir, dahası onun pratikte var olması da mümkün değildir; çünkü tüm devletler üzerinde otorite sahibi olacak küresel bir devletin olması caiz değildir; aksine olması gereken şey, devletler arasında yapılan anlaşmalar ve bu anlaşmalar ile ilgili olarak kabul edilen örfler ve insan toplulukları arasındaki savaş ve barış ilişkileridir. Buna göre uluslararası bir topluluğun var olması gerekir ve bu topluluğun sadece idari bir hukuku olabilir ve onun ameli de uluslararası örfleri ve bunlara aykırı davranışları incelemek olmalıdır. Uluslararası anlaşmalara ilişkin örfler de bunların akdedilmesi, yürütülebilmesi, feshedilmesi ve benzeri hususlar bakımından bu çerçevenin kapsamına girmektedir.

Küresel mali sisteme gelince; altın ve gümüş standardı tüm paralar, menkul kıymetler ve bunlara bağlı unsurlar için bir ölçü olması gerekir. Bu sistemde faizli finans kurumlarının ülkelerin ekonomilerini kontrol etmesine izin verilmez; yani bu sistemde faize ve hayali para piyasalarına bir yer olmadığı gibi insanlara haklarını verir ve onlara da zulmetmez.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا۟ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌEy insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurat 13]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Necmeddin Şuaybin

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 13/09/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

13/09/2026

* Çin ile beş Orta Asya devleti arasındaki ticaret 100 milyar doları aştı; bu da bölgenin artan ekonomik önemini vurguladı; South China Morning Post (SCMP) 7 Eylül'de Astana'da Çin Konferansı: Orta Asya 2026 için politika yapıcıları, iş liderleri, yatırımcılar ve yenilikçileri bir araya getirdi.

SCMP ve Astana Uluslararası Finans Merkezi (AIFC) tarafından ortak düzenlenen konferans, sermaye, kaynaklar ve dijital İpek Yolu'na odaklandı ve Büyük Çin ile Orta Asya arasındaki derinleşen ekonomik, teknolojik ve sermaye bağlantılarını inceledi. Bu etkinlik, Hong Kong Genel Müdürü John Lee'nin Haziran ayında bölgeye yaptığı resmi ziyaretin ardından, Hong Kong medya kuruluşunun bu ölçekte bir etkinliği Orta Asya'ya ilk kez getirdiği olay oldu.

Konferans, sermaye yolları ve çift listelemeleri, akıllı madencilik ve enerji geçişi, dijital İpek Yolu ile sağlık ve yetenek gelişimini inceledi. Hong Kong Genel Müdürü John Lee, şehrin Çin ile küresel pazarlar arasında bir köprü rolünü vurguladı. "Hong Kong, piyasaları birbirine bağlayan, sürdürülebilir büyümeyi finanse eden ve kesintisiz sınır ötesi ticareti sağlayan güvenilir ortağın olarak hazır," dedi. Eski Hong Kong Genel Müdürü CY Leung, Orta Asya'yı "kilit bir BRI [Kuşak ve Yol Girişimi] bölgesi" olarak, Kazakistan'ı ise "kilit bir BRI ülkesi" olarak tanımladı ve konferansın Hong Kong, yani "süper bağlayıcı" aracılığıyla daha geniş ekonomik iş birliği fırsatlarını belirleyebileceğini söyledi. (astanatimes.com, 11/09/2026)

Kazakistan, yüzölçümü bakımından Orta Asya’nın en büyük ülkesi olup, en büyük petrol ve uranyum rezervlerine sahiptir ve Çin'den Avrupa'ya giden ulaşım yollarının %70'i onun üzerinden geçmektedir.

Kazakistan, mineraller ve doğal kaynaklar açısından da Orta Asya’nın en zengin ülkelerinden biridir. Sahip olduğu muazzam rezervler onu, dünyanın en önemli enerji ve mineral üreticilerinden biri haline getirmiştir.

Çin mutlak ekonomik güce güvenmektedir; zira Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin, karayolları, demiryolları, iç limanlar, enerji, madenler ve telekomünikasyon alanlarında birinci yatırımcı haline gelmiştir.

Nitekim Pekin'in en önemli araçları şunlardır:

- Finansal bağımlılık yaratan devasa krediler.

- Petrol, gaz ve uranyum alanlarında stratejik yatırımlar.

- Kültür, eğitim hibeleri ve ticari nüfuz yoluyla yumuşak baskı.

Dolayısıyla Çin’in en önemli özelliği, sessiz bir şekilde hareket etmek, derinlemesine çalışmak ve bölgenin ekonomik yapısını içeriden değiştirmektir.

Ekonomik gelişmesiyle Orta Asya’yı tehdit eden Çin, özellikle Amerika’nın İran ile olan çıkmazını da fırsat bilerek, özellikle ekonomik açıdan yeni bir konuma yükselme niyetindedir. Bunun en önemli kanıtlarından biri, Amerikan “C5+1” formülünün Çin versiyonu olan “Orta Asya-Çin” zirvesini düzenlemesidir. Nitekim Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 19 Mayıs’ta Çin’in Xi’an kentinde düzenlenen ilk “Orta Asya ve Çin” zirvesinde bir konuşma yaparak Pekin’in Orta Asya’ya yönelik iddialı planlarını açıklamıştı. Dolayısıyla SCMP ve Astana Uluslararası Finans Merkezi (AIFC) tarafından ortak düzenlenen konferansın bu minvalde anlaşılması gerekir. Orta Asya ülkelerinin başındaki yöneticiler ise; ülkemizi korumak, geliştirmek ve geleceğe sahip çıkmak yerine, servetlerimizi yağmalayan, halkımızı, özellikle de gençlerimizi köleleştiren, onları ahlaksızlık ve yolsuzluk bataklığına sokmak isteyen sömürgeci kafirlere ülkenin kapılarını açıyorlar. Dahası onlar, her alanda geri kalmışlığa hizmet ediyorlar. Bunun karşılığında hizmet ettiklerinden bekledikleri tek şey, tahtlarında uzun süre kalmak ve servet kazanmaktır. Allah onları kahretsin; ne kadar da kötü hüküm veriyorlar.

* Azerbaycan'daki ABD Büyükelçiliği personeli, bugün 11 Eylül 2001'deki terör saldırıları ve sonrasında hayatını kaybeden yaklaşık 3.000 kişiyi anmak için toplandı.

"Birlikte, saldırının kurbanlarını ve ailelerini, kabul edilemez tehlikelerle cesurca yüzleşen ilk müdahale ekiplerini ve o trajik günden sonra hayatı sonsuza dek değişen herkesi andık.

Ayrıca, saldırılardan sonra Azerbaycan da dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinin Amerika Birleşik Devletleri ile dayanışma gösterdiğini hatırladık. ABD ve Azerbaycan askerleri, Afganistan'da koalisyon güçlerinin bir parçası olarak omuz omuza hizmet verdi. Azerbaycan'a küresel terörle mücadelemize ortak katkısı için minnettarız.

Yirmi beş yıl önce, teröristler Amerika'nın yaşam tarzını tehdit etmek amacıyla Amerika Birleşik Devletleri'ne saldırdı. Karanlıktan dışarı çıktığında, Amerikan karakterinin sonsuz gerçeği tüm dünyanın görebileceği şekilde parladı. Ve inandıkları şey için ayağa kalkacak cesaretleri yoktu, inandıkları için de durmadılar. (www.baki-xeber.com, 11/09/2026).

Azerbaycan'daki ABD Büyükelçiliği personelinin, 11 Eylül 2001'deki terör saldırıları ve sonrasında hayatını kaybeden yaklaşık 3.000 kişiyi anmak için yaptığı toplantıda; ABD ve Azerbaycan askerlerinin, Afganistan'da koalisyon güçlerinin bir parçası olarak omuz omuza hizmet verdiğini ve Azerbaycan'a küresel terörle mücadelelerine ortak katkısı için minnettar olduklarını hatırlatarak Azerbaycan’a övgüler yağdırması boşuna değildir. Çünkü dönemin Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD'ye taziyelerini ve dayanışmasını ileten, "Terörle Mücadele Koalisyonu"na ilk destek veren liderlerden biri olmuştur.

Ayrıca Azerbaycan, ABD ve koalisyon güçlerine hava sahasını açmış ve Afganistan'daki uluslararası koalisyon güçleri kapsamında Azerbaycan askerleri Amerikan askerleriyle yan yana görev yapmıştır.

Yine Azerbaycan, başta Amerika olmak üzere sömürgeci kafir Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve düşmanlıklarına destek vermek adına iç güvenlik önlemlerini artırarak radikal dini gruplara yönelik operasyonlar gerçekleştirmiştir.

Azerbaycan’ın küfrün başı Amerika’ya verdiği destek yukarıda geçenlerle sınırlı kalmamış; aksine Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik savaşında da Amerika ve Yahudi varlığına hiç utanmadan açıkça destek vermiştir. Zira Gazze'deki çatışmalar sürecinde Azerbaycan, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Yahudi varlığının petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40-46'sını karşılamaya, askeri ve istihbarat ortaklığını derinleştirmeye devam etmiştir. Ayrıca Azerbaycan ham petrolü, Baku-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı aracılığıyla Türkiye'nin Ceyhan limanına ulaştırılmakta ve buradan tankerlerle Yahudi varlığına sevk edilmiştir. Yine Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, “İsrail” açıklarındaki Akdeniz'in en büyük doğal gaz sahalarından biri olan Tamar gaz sahasında %10 oranında hisse satın alarak ortaklık anlaşmasını 2025 yılı ortalarında resmi olarak tamamlamıştır. Daha da kötüsü 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı operasyonun ilk haftasında Azerbaycan, Filistinli grupların gerçekleştirdiği gösteriler sırasında Aksa Tufanı operasyonunu kınayarak Yahudi varlığına desteğini açıklamıştır. Azerbaycan dahil İslam ülkelerinin başındaki ajan yöneticilerin, sömürgeci kafirlere destek vermeleri Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere büyük bir ihanettir. Dahası bir kişinin, başkasının dünyası için ahiretini heba etmesi ahmaklıktan başka bir şey değildir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası (ahiret) için çalışan kişidir. Aciz kişi ise nefsini heva ve hevesine tâbi kılan, sonra da Allah'tan (bağışlanma ve cennet) temenni eden kişidir.” [İbn Mace rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

İsveç: Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

  • Kategori İsveç
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / İsveç:
Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

İsveç’teki Müslümanlara hitap eden bir dizi kayıt, İsveç’te yapılacak yaklaşan parlamento seçimlerine katılmanın risklerini ve bunun Müslümanların İsveç toplumuna entegrasyonuna nasıl yol açtığını ele alıyor.

isvec

Müslümanlar, Korkunun Eylemlerini Belirlemesine İzin Vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi’nin Giriş Konuşması
Perşembe, 21 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 3 Eylül 2026 M.

isvec

Müslümanlar dinlerinden ödün vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi
Pazartesi, 25 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 7 Eylül 2026 M.

- Peygamberimiz ﷺ’in siyasi faaliyetlerdeki üslubu! -
Üstad Yusuf Ebu Haşim
Perşembe, 28 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 10 Eylül 2026 M.

isvec

İlgili Bağlantılar:

Hizb-ut Tahrir İsveç Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Facebok Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Instagram Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç YouTube Sayfası

Devamını oku...

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

Haber:

Suriye'de, hükümetin müzikli eğlence konserleri düzenlemesi konusundaki tartışmalar büyüyor.

Yorum:

Suriye halkının birçok kesimi ve geniş çevreleri, Kültür Bakanlığı tarafından temsil edilen Suriye otoritesinin müzik ve şarkı konserleri, ihtilat (kadı-erkek karışık) ve dans gösterileri düzenlemesine karşı itirazlarını artırırken, bu otorite, Kültür Bakanı şahsında, bu ayın 17’sinde yapılması planlanan bir kutlamayı gerçekleştirme konusunda ısrar ediyor! Daha önce de buna benzer kutlamalar düzenlenmişti.

Kültür Bakanı’nın, çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen bu töreni gerçekleştirme konusundaki ısrarı oldukça tuhaf görünmektedir; zira üzerine dayandığı mantık, -yani iddia ettiği gibi toplumun isteklerini temsil etmesi- bile reddedilip alay konusu olmuştur; çünkü bu kararın yol açtığı genel hoşnutsuzluk ve protesto, çok sayıda tanınmış yüz ve aktörler tarafından dile getirilmiştir; hatta otoritenin içinden, dahası bizzat Kültür Bakanlığı’nın içinden bile, bu kararın, ülkedeki, özellikle de toplumda İslami bir yaşam sürmeyi arzulayan dindar Müslüman çoğunluğun yaşadığı Şam’daki genel ruh haline tamamen ters düştüğünü kanıtlamıştır.

Peki Kültür Bakanı'nın bu tutumunun ve onun arkasındaki siyasi otoritenin ardındaki sır nedir?

Basitçe söylemek gerekirse, Suriye’deki iktidar ekibi devletin laik imajını öne çıkarmaya karar vermiş durumda olup, Suriye’de, ülke halkının doğasını dikkate almayan, onların işlerini gözetmeyen, hatta isteklerini ya da iddia ettiği gibi bazı kesimlerinin isteklerini bile dile getirmeyen eylemler gerçekleştirmeyi kasten sürdürmektedir; ancak bu faaliyetlerle dışarıya, sözde uluslararası topluma mesajlar göndermekte ve tiran Beşar’ın devrilmesinden önce devrimin liderliğini elinde tutarken arkasına sığındığı köktendincilik ve İslamcı yönelim suçlamalarından kendini aklamaya çalışmaktadır.

Buna göre Suriye yöneticileri, uluslararası ve bölgesel sistemlerden iyi hal belgesi almayı istemektedirler; bu nedenle şeriata aykırı harekete karşı tutumlarında, benimsedikleri Batı siyasi düşüncesine göre tarafsızlık ve genel özgürlüklerin korunması tutumunun da ötesine geçmektedirler; dolayısıyla bu faaliyetlere göz yummak ve onları korumakla yetinmemekte, hatta bunların oluşturulmasını bizzat kendileri üstlenmektedirler! Şam yönetimi, bu kutlamaların yapılmasına karar vermekte, bunları bizzat kendisi düzenleyip organize etmektedir. Böylelikle Suriye Kültür Bakanlığı, yönetimin sadece izin vermek ve korumakla yetinmeyip, bizzat kendisinin organizatörlüğüyle bozgunculuk, yozlaşma ve sefahat etkinlikleri düzenleyen Suudi Arabistan’ın Eğlence Kurumu’nu taklit etmektedir.

Sonra Kültür Bakanı, herhangi bir ülkede Kültür Bakanlığı’nın görevinin, o ülke halkının farklı isteklerini, eğilimlerini ve tutkularını yansıtmak olduğunu söyleyerek yalan söylemekte ve insanları aldatmaktadır. Zira herhangi bir ülkedeki Kültür Bakanlığı’nın görevi, devletin kendisi için seçtiği kültürel ve medeniyet kimliğini öne çıkarmaktır. Ayrıca hakikatinde devlet, kendisine dayandığı toplumun kültürünü uygulayan ve işlerini gözeten bir varlıktır; aynı zamanda bu toplumun seçtiği, kök salmasını, yaygınlaşmasını ve diğer insanlara da taşınmasını istediği yaşam tarzını temsil etmektedir. Peki Suriye’nin yöneticileri devletleri için hangi kimliği seçmiştir?

Basitçe bir ülkedeki iktidar, dışarıdaki bir devletin iradesini uyguluyorsa, toplum ve onun medeniyet kimliğiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yaşam tarzını yaymaya çalışan kültür, eğitim ve medya çevreleri de dahil olmak üzere bu iradenin arzularını yerine getirmek için bütün kurumlarını seferber eder; bu da devletin kararları üzerinde hâkimiyet kuran yabancının dayattığı bir yaşam tarzıdır. Bundan dolayı Suriye’nin mevcut politikası, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Hilafet Devleti’nin yıkıntıları üzerine ortaya çıkan siyasi, ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarındaki bağımlılığın yanı sıra Batı medeniyetine yönelik kültürel, medeniyet ve anayasal bağımlılık politikasının devamından başka bir şey değildir.

Kısacası Suriye halkı bugün büyük bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyadır; dikkat edin bu, siyasi uygulamalarında İslam’dan yüz çeviren, Şam Devrimi’nin pusulasının yönünü saptıran ve onu sömürgeci kafire teslim eden iktidar ekibinin elini tutmaktır. Zira onlar, İslami hayatı yeniden başlatmak başta olmak üzere devrimin hedeflerini gerçekleştirmeye devam etme sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar; bu da İslam akidesine dayanan ve anayasa ile yasalarında sadece Allahu Teala'nın şeriatını esas alan devleti kurmakla mümkündür. Dolayısıyla tiran rejimin devrilmesinin, devrimin sonu ve amacı olarak kabul edilmesi caiz olmaz; ancak bunun, suçlu laik ajan rejimden, egemenliğin Allahu Teala'nın şeriatına ve otoritenin de sadece ümmete ait olduğu İslami bir sisteme geçiş yolunda atılan bir adım olması gerekir.

Allahu Teala'nın Rasulü Musa Aleyhisselam'ın lisanı üzerinden söylediği şu kavlinde Suriye halkı ve hepimiz için bir ibret vardır: عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ(Musa), «Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar» dedi.” [Araf 129]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

Haber:

Fransa'daki aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi'nin lideri ve 2027 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri adayı Marine Le Pen, kamusal alanlarda başörtüsü takılmasını yasaklama yönündeki girişimlerini yeniden gündeme getirdi. Seçimleri kazanması halinde, bu yasağı “radikal İslam”la mücadele yasasına dahil etmeyi planlıyor ki böylece kamusal alanlarda başörtüsü takmak suç sayılacak. Ulusal Birlik Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy, 30 Ağustos’ta BFM haber kanalında yaptığı açıklamada, partisinin -iktidara gelmesi durumunda- kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulamayı planladığını belirtmiş ve İslami başörtüsünün Fransa’nın uzun süredir savunduğu değerlerle çelişen bir ideolojiyi temsil ettiğini ifade etmişti. Parti, bu tutumunun, “İslamcı ideoloji” olarak nitelendirdiği olguyla mücadele ve Fransız laik modelini savunma yönündeki daha geniş çaplı çabaların bir parçası olduğunu açıkladı.

Yorum:

Müslüman bir kadının İslami kıyafetini hedef alan saldırıların istismar edilmesi ve İslam korkusunun (İslamofobi), toplumdaki ırkçı ve yabancı düşmanı kesimlerin desteğini kazanmak için seçim araçları olarak propagandasının yapılması, Fransa'da veya diğer laik devletlerde yeni bir durum değildir; aksine aslında bu, bu ülkelerdeki siyasi hayatın dokusunun ayrılmaz bir parçası ve alışılmış bir durumdur. Zira geçen yıl, Macron döneminde başbakanlık görevini yürüten Gabriel Attal, 15 yaşın altındaki kızların kamusal alanlarda başörtüsü takmasını yasaklamayı önermiş ve bunun “cinsiyet eşitliğini ve çocukların korunmasını ciddi şekilde zedelediğini” belirtmişti. Yine 2012 yılında, dönemin Eğitim Bakanı Luc Chatel tarafından yayınlanan bir genelge, başörtüsü takan annelerin okul gezilerine katılmalarının engellenmesi çağrısında bulunmuştu. Mevcut Fransız yasaları uyarınca ve devletin laiklik ilkeleri temelinde, okullar ve hastaneler de dahil olmak üzere devlet binalarında kamu görevlilerinin başörtüsü takması yasaklandığı gibi ayrıca 2004 yılından bu yana okullarda başörtüsü takılması da yasaklanmıştı. Avusturya’da ise, okullarda 14 yaşın altındaki kız çocuklarının başörtüsü takmasını yasaklayan yasa, bu yılın Eylül ayında yürürlüğe girmiştir.

Buna göre Ulusal Birlik Partisi’nin seçim kampanyalarında başörtüsünü siyasi bir araç olarak kullanması ve kamusal hayatta başörtüsü takılmasının yasaklanmasına çağrıda bulunması, sadece aşırı sağcı bir partiden yapılan aşırı açıklamaları temsil etmiyor; aksine bu adımları meşrulaştırmak için devletin laiklik ideolojisi gerekçe gösterilerek başörtüsü veya peçe yasağının getirilmesi ya da buna destek verilmesi de dahil olmak üzere İslam karşıtı söylem ve önlemlerin, Fransa’daki farklı siyasi yelpazelere mensup partiler tarafından oy kazanmak için bir araç olarak kullanılmasını temsil etmektedir. İslam karşıtı bu politikalar sadece Fransa ve Avusturya ile sınırlı değildir; zira başörtüsü ve peçenin yasaklandığına dair örnekleri, Belçika, Danimarka, İsviçre, Hollanda, Tacikistan, Özbekistan ve Kazakistan gibi diğer laik ülkelerde de görmekteyiz ki örnekler sadece bunlarla da sınırlı değildir.

Bu mesele, “İslamofobi”nin propagandasının yapılmasına ve İslami inançların şeytanlaştırılmasına izin veren, bunu da bağnaz, ırkçı ve yabancı düşmanı seçmenleri kendi tarafına çekmek için kabul edilebilir bir seçim aracı olarak kullanan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir. Dolayısıyla bu, Müslüman kadınların damgalanmasına, marjinalleştirilmesine ve herhangi bir sonuçla karşılaşmadan ayrımcılığa maruz kalmasına izin veren bir sistemle, yani Müslüman kadınları ve kız çocuklarını korumanın gerekliliğinden söz ederken ancak aynı zamanda onların giyim tarzını aşırılıkla ilişkilendiren ve bu da onlara yönelik şiddetin tırmanmasına yol açan sistemle ilgili bir meseledir. Yine bu, özgürlük ve cinsiyet eşitliği sloganlarını benimseyen, bununla birlikte Müslüman kadınları temel dini inançlarını ve görüşlerini uygulama haklarından mahrum bırakan, kız çocuklarını ve kadınları uygun eğitimden veya iş imkânlarından mahrum bıraktıkları için diğer ülkelere saldıran, ancak aynı zamanda kız çocuklarını ve kadınları kendi okullarından, üniversitelerinden ve çeşitli mesleklerden dışlayan ikiyüzlü laik rejimdir. Yine bu, kadını cinselleştirmeye, onu salt bir meta haline getirmeye ve güzellik, moda, eğlence ve pornografi endüstrilerinde sömürülmesine izin verirken, mütevazı giysiler giyen ve haysiyetlerini koruyan kadınları suçlu sayan ahlaksız laik rejimin meselesidir. Son olarak bu, bir parça kumaştan dolayı kendini tehdit altında hisseden, tüm vatandaşlarına eşit haklar ve saygı göstermekten aciz kalan, yönetimi altındaki tüm halkların dini inançlarını kucaklamak için mücadele eden, değerleri, ilkeleri ve hakları değişebilir ve öngörülemez bir nitelikte olan, ayrıca siyasi çıkarlara göre pazarlığa ve feda edilmeye boyun eğen zayıf laik rejim meselesidir.

Aynı zamanda bu mesele, toplumu yönetmek için gerekli yeterlilikten yoksun olan ve aynı şekilde faşizmin yeraltında büyümesine ve kötüleşmesine zemin hazırlayan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir; şüphesiz ki tüm bunlar, insanlık ve milletler için alternatif bir sistem üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

İslam nizamına göre devlet, Müslüman ve gayrimüslim tüm vatandaşlarının, canları, malları, onurları ve inançlarının korunması da dahil olmak üzere ayrım gözetmeksizin aynı vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” [Nisa 58] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: أَلَا مَنْ ظَلَمَ مُعَاهِداً أَوْ انْتَقَصَهُ أَوْ كَلَّفَهُ فَوْقَ طَاقَتِهِ أَوْ أَخَذَ مِنْهُ شَيْئًا بِغَيْرِ طِيبِ نَفْسٍ فَأَنَا حَجِيجُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ Dikkatli olun. Kim bir zimmiye zulmederse yahut onu(n hakkını) kısarsa, veya ona gücünün yetmeyeceği bir vergi yüklerse, ya da gönülsüz olarak ondan bir şey alırsa, kıyamet gününde onun hasmı benim.” Bu nedenle Amerikalı yazar ve tarihçi Will Durant şöyle yazmıştır: “Emevî Hilafeti döneminde, -Hristiyanlar, Zerdüştler, Yahudiler ve Sâbiîler- gibi zimmet ehli, günümüzde dahi Hristiyan devletlerde bir benzerini görmediğimiz ölçüde bir hoşgörüden yararlanıyorlardı; zira dini ritüellerini özgürce uygulayabiliyorlar, mabetleri ve kiliseleri korunuyordu; ayrıca kendi özerkliklerinden de yararlanıyorlardı; zira âlimlerinin ve kadılarının gözetimi altında kendi dinî ritüellerine tabi oluyorlardı.” Zayıflıkları, önyargıları ve tutarsızlıklarıyla birlikte insanların zihinlerinin salgıladığı sistemler ve kanunlar ile kainatın yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala'nın indirdiği sistem arasındaki temel fark işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

Profesör Wael Hallaq, "İslam Hukukuna Giriş" adlı kitabında, sömürgeci Batı’nın yükselişi ile şeriatın İslam beldelerinde toplumsal bir sistem olarak parçalanması arasındaki tarihsel ilişkiyi izlemektedir. Batılı güçlerin Osmanlı Hilafetine siyasi ve ekonomik müdahaleyi meşrulaştırmak için kullandıkları stratejilerden biri, eşitliği ve medenileştirme mesajını güçlendirme kisvesi altında küçük dini etnik grupların durumunu kullanmaktı.

Özellikle Fransa, İngiltere ve Avusturya olmak üzere Batılı güçler, Osmanlı Hilafetine; gayrimüslim küçük etnik gruplara Batılı yönetim mefhumlarına göre belirlenmiş resmi yasal haklar tanıması için baskı yapmıştır. Zira bu grupların, Müslüman tebaanın durumu ile eşit bir statü ve koruma talep ettiklerini iddia ettiler. Bu iddialar, Batılı güçlerin kendilerini insani "davaların savunucusu" olarak tasvir etmeleriyle birlikte ortaya atıldı. Zira Osmanlı hukuk sisteminin (şeriat) modern sistemden, düzenden ve hukuktan yoksun olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla müdahalelerini, Osmanlı Hilafetini "Avrupa kültürü, bilimi ve sermayesi" ile uyumlu hale getirmek için gerekli bir çaba olarak gerekçelendirdiler.

Böylece Batılı güçler, Osmanlı Hilafeti altındaki Hristiyanlar ve Yahudiler için özgürlükleri savundular. Nitekim Osmanlı Hilafeti, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı gibi büyük reformları hayata geçirmek için baskılara maruz kaldı. Bu fermanlar, dinlerine bakılmaksızın tüm tebaaya resmî eşitlik tanımıştı; bu ise Osmanlı'nın iç politikasının bir sonucu değil, büyük ölçüde Avrupa'nın dayatması olan bir uygulamaydı. Söz konusu reformlar, demokrasiye yönelik gerçek bir ilgiyle çok da bağlantılı değildi; aksine Avrupa’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarına aracılık etmek için çalışacak bir nüfus kesimi yetiştirmeye yönelik bir stratejiden ibaretti. Ayrıca bu fermanlar, özellikle de Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Osmanlı pazarlarını Avrupa'nın istismarına açmış; bu da Osmanlı Hilafetini fiilen Batı sanayisi için bir ham madde tedarikçisine dönüştürmüştü.

Profesör Wael Hallaq, kitabının 99. sayfasında şöyle diyor: “1853-1856 Kırım Savaşları’nın sona ermesiyle birlikte Osmanlılar, hem siyasi olarak (Ruslara karşı askeri destekleri nedeniyle) hem de mali olarak (İngilizlerin İstanbul’a sağladığı büyük krediler nedeniyle) Fransa ve İngiltere’ye daha fazla borçlandılar. Bu borçlar İstanbul üzerinde ağır bir tahakküm baskısına dönüşmüş olup, bu da 1856 Islahat Fermanı ile somutlaşan başka tavizler silsilesine yol açmıştır. 1839 tarihli ve Osmanlı devletinin önde gelen devlet adamları tarafından hazırlanan öncekinin aksine 1856 Fermanı, Fransa, İngiltere ve Avusturya büyükelçileriyle yapılan yoğun istişarelerin ardından formüle edilmiş, İslam'ın hükümlerinden daha da uzaklaşılmış ve Kur’an veya şeriattan bir kez bile bahsedilmemişti. Örneğin Avrupa tarzı temsilî bir hükümete ve Müslüman olmayan küçük etnik gruplara (tekrar Batılı yönetim mefhumlarıyla tanımlanmış şekilde) Hilafetteki Müslüman tebaayla eşit düzeyde resmî haklar tanınmasına odaklanılmıştır.”

Bu, Batılı bir gücün veya yöneticinin dış politikasını küçük etnik gruplara duyduğu ilgiyi ifade ederek meşrulaştırdığı tarihteki ilk örnek olmamıştır. Aynı stratejiyi Papa II. Urbanus’un Birinci Haçlı Seferi çağrısında da görmekteyiz. Zira belirttiği nedenlerden biri, Doğu Hristiyanlarının İslami yönetimin altında maruz kaldıkları iddia edilen zulümdü. Nitekim tarihi incelersek, Batılı güçlerin bu stratejiyi defalarca kullandığını görürüz. Öyle ki modern çağda bu strateji, Amerika'nın dış politikasının temel taşlarından biri hâline gelmiştir.

Prof. Candice Lukasik, “Şehitler ve Göçmenler” adlı kitabında, ABD dış politikasında “ezilen azınlık” kavramının, emperyalist genişlemeyi meşrulaştırmak ve “Soğuk Savaş sonrası Hristiyanlık ile İslam arasındaki medeniyetler çatışmasını” çerçevelemek için nasıl kullanıldığına dair ayrıntılı bir inceleme sunmaktadır. Bu fikir, ABD’nin ulusal güvenlik politikasının dönüşümünü ve misyonerliğin komünizmden İslam’a odaklanmasını kolaylaştırmıştır. İncil anlatıları daha önce Sovyet yönetimi altındaki Hristiyanlara odaklanırken, Soğuk Savaş'ın sona ermesi haritaların yeniden çizilmesine olanak sağlamış ve artık odaklanma "10/40 Penceresi"ne (ekvatorun 10 derece ile 40 derece kuzeyi arasındaki, Orta Doğu'yu ve Asya'nın büyük bölümünü kapsayan coğrafi bölgeye atıfla bulunularak) kaymıştır; böylece İslam, milyarlarca insanı "köleleştiren" toplumsal bir sistem olarak tasvir edilmiştir. Bu yeni dünya düzeni Amerika’yı, özellikle radikal İslam’ın gölgesindeki diğerlerini despotluktan kurtarmakla görevli bir kurtarıcı güç olarak konumlandırmıştır.

Bu fikir, 1998 tarihli ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Yasası (IRFA) ile resmi olarak pekiştirilmiştir. Bu yasa, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Uluslararası Dini Özgürlük Ofisi'ni kurmuş ve Orta Doğu'daki Hristiyan aktivistlerden, muhafazakâr siyasetçilerden ve Hudson Enstitüsü ile Freedom House gibi düşünce kuruluşlarındaki meslektaşlardan oluşan bir koalisyon tarafından da desteklenmiştir. Yasa, Amerika’nın din özgürlüğünü diğer ülkeleri azarlamak için bir ölçüt olarak kullanmasına izin vermiş olsa da, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi stratejik müttefiklere muafiyetler tanımıştır.

Bununla birlikte, bu "ezilen azınlık" fikrinin kullanımı yalnızca küçük dini etnik gruplar için geçerli değildir. Profesör Joseph Massad, “Liberalizmde İslam” adlı kitabında, Batı liberalizminin İslam beldelerinde eşcinselleri kurtarma misyonunu, küçük dinî etnik gruplar (ve Afganistan'ın durumunda gördüğümüz gibi kadınlar) için kullanılan kalıplarla aynı şekilde nasıl kullandığını ortaya koymaktadır. Bu kurtarma fikri, ABD hükümetinin politikasında kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Örneğin Obama yönetiminin 2011’deki açıklaması, ABD’nin dış yardımlarını, devletin Batı’nın “cinsel haklar” anlayışına bağlılığı ve belirli cinsel kimliklerin korunmasıyla ilişkilendirmişti. Nitekim cinsel haklar, Küresel Güney’e müdahale etmek için bir bahane olarak kullanılmıştır.

Tüm bu durumlar, küçük etnik grupların korunması çağrısına eşlik eden daha geniş jeopolitik ve ekonomik hedeflerin yattığını gösteren iyi düşünülmüş bir stratejiyi ortaya koymaktadır. Dahası bunlar, Batı’nın “kurtarma” ve “özgürleştirme” iddialarının sadece stratejik çıkarlara hizmet ettiğini ortaya koyarak, uluslararası politikanın ikiyüzlü doğasını ifşa etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halil Musab – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER