Perşembe, 11 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kokuşmuş ve Çürümüş Kapitalizmden Yeni Bir Astronomik Rakam: Dünyada 1,2 Milyar İnsan Yoksul!

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın insanlığa bahşettiği en büyük nimetlerden biri, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i büyük İslam Risâlet’iyle; hidayet, rahmet ve nur mesajıyla göndermiş olmasıdır. Bu Risâlet fakir ve zengin için bir rahmet, zayıf ve güçlü için bir adalet olmuştur. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ “Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” [İbrahim 1] İslam’ın hayat sahasında yaklaşık 13 asır boyunca uygulandığı dönemlerde tüm insanlık bu rahmeti bizzat tecrübe etmiştir. Geçen yüzyılın başlarında İslam devleti yıkılıp İslam yönetimden uzaklaştırılınca ve bir süre komünizm ve kapitalizm hüküm sürüp ardından kapitalizm insanlıkla tek başına baş başa kalınca kapitalizm insanlığı bitkin düşürmüş, ona geçim sıkıntısını ve hayatın darlığını tattırmıştır.

Dün, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından Pazartesi günü açıklanan “Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi”, dünyadaki fakir sayısının 1,2 milyar kişiye ulaştığını kaydetmiştir. Açıklanan bu rakam, 8 milyarlık dünya nüfusunun sekizde birinden fazlasına tekabül etmektedir. Kaldı ki Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen mevcut resmî uluslararası yoksulluk sınırının kişi başına günlük yalnızca 3 dolar olduğu da unutulmamalıdır. Birleşmiş Milletler kuruluşu ile Oxford Yoksulluk ve İnsani Gelişme Girişimi (OPHI) adlı araştırma merkezi, 2026 yılına ait yıllık raporlarında aşırı yoksulluk içinde yaşayanların sayısının bir önceki yıla göre 51,5 milyon kişi arttığını tespit etmiştir. Bu iki kuruluşa göre bu artış, son 16 yılda kaydedilen bu türden ilk artıştır.

Yani küresel üretimin muazzam ölçüde artmasına ve dünya ekonomilerinin büyümesine rağmen bunun faydası halklara, özellikle de fakir ve zayıf kesimlere yansımamıştır. Bütün ileri teknoloji ve hızla ilerleyen ekonomik gelişme, onların açlıklarını gidermeye yetmemiştir. Karınlarını doyuramamış; yiyecek, giyecek, barınma, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi hayatın en temel ihtiyaçlarını dahi onlara sağlayamamıştır!

Bu nedenle, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanı Alexander De Croo yaptığı açıklamada şu itirafta bulunmak zorunda kalmıştır: “Yoksulluk oranlarındaki bu artış, bütün dünya için bir alarm zili olmalıdır... Bu rakamların arkasında açlık, okul terki, içme suyuna veya elektriğe erişememe gibi sorunların oluşturduğu kısır döngüyle mücadele eden 1,2 milyar insan bulunmaktadır.”

Bütün insanlık, içerisinde fakirlere ve zayıflara yer bulunmayan kapitalizmin ateşiyle kavrulmuştur. Dahası kapitalizm, servetin kötü dağılımı, bozuk teorileri ve yöneticilerin yozlaşması nedeniyle bizzat fakirleri üretmekte ve onların sayısını artırmaktadır. Ekonomik problem, İslam’ın gördüğü şekliyle üretimde değil, dağılımdadır. Kapitalizm ise bütün ağırlığını üretime vermiş ve bu konuda büyük ilerleme kaydetmiş; fakat dağılımı, faydalı olduğunu zannettiği hâlde gerçekte öyle olmayan çeşitli mekanizma ve teorilere, örneğin fiyat mekanizmasına bırakmıştır. Yukarıdaki istatistikler ve yaşanan gerçeklik bunun şahididir.

Batı’nın övündüğü kapitalizm, milyarlarca serveti toplumların ve halkların geri kalanının aleyhine olarak büyük sermaye sahiplerinin ve mali sermayenin devlerinin elinde biriktiren sistemin ta kendisidir. İslam ise bunun aksine, hükümleriyle servetin parçalanarak toplum içerisinde dolaşmasını sağlamaya ve yalnızca küçük bir zenginler grubunun elinde kalmasını önlemeye büyük önem vermiştir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ “Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir).” [Haşr 7] İslam, malın piyasadan çekilip yalnızca biriktirilmesini ve böylece zenginlerin dışındaki insanların ondan faydalanmasının engellenmesini de haram kılmıştır. Bu bağlamda Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” [Tevbe 34] İslam ayrıca devlete fakir ve zayıfların ihtiyaçlarını karşılama ve onların işlerini gözetme sorumluluğunu yüklemiştir. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

أَنَا أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ، فَمَنْ تُوُفِّيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فَتَرَكَ دَيْناً فَعَلَيَّ قَضَاؤُهُ، وَمَنْ تَرَكَ مَالاً فَلِوَرَثَتِهِ، وَمَنْ تَرَكَ كَلّاً فَإِلَيْنَا “Ben müminlere kendi nefislerinden daha yakınım. Müminlerden biri ölür de borç bırakırsa onu ödemek bana aittir. Mal bırakırsa o, mirasçılarınındır. Bakıma muhtaç kimseler bırakırsa onların sorumluluğu bize aittir.” Bunun dışında İslam’ın ekonomik sistemi inşa etmek ve insanların işlerini gözetmek hususunda getirdiği daha pek çok hüküm ve düzenleme de bulunmaktadır.

İnsanlık; kendisini Kapitalizmin bedbahtlığından ve mevcut yönetim sistemlerinin yozlaşmasından kurtaracak, yüce İslam’ın rahmet ve hayrını yeniden insanlığa kazandıracak olan Raşidi Hilafet Devleti’nin geri dönüşüne ne kadar da muhtaçtır! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Devamını oku...

Husilerden Hizb-ut Tahrir Gençlerine Yönelik Yeni Gözaltılar, Bu Gençlerin Kâfirlerin İslam’a ve Müslümanlara Yönelik Planlarını İfşa Etmekten Başka Hiçbir Suçu Yok!

Husilere bağlı güvenlik birimleri, 13 Ekim 2026 Salı günü öğleden sonra Amran şehrinde Muhammed er-Rubûî ile kardeşi Necib’i çalıştıkları iş yerinden gözaltına aldılar ve bu gözaltının “üst düzey makamlardan gelen talimatlar” doğrultusunda gerçekleştirildiğini iddia ettiler. Muhammed’in yaptığı ve onların uykularını kaçıran iş ise, Hizb-ut Tahrir Emiri, âlim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın 27 Eylül 2026 tarihinde yayımladığı “Yemen’deki Askerî Gelişmelerin Boyutları” başlıklı soru-cevap metnini ve Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti Medya Bürosunun yayımladığı “Ey Yemen Halkı! Kanınız Birbirinizi Öldürmek İçin Değil, Beytülmakdis’in Kapılarında Yahudilerle Savaşırken Akmalıdır Peki Aklıselim Sahipleri Nerede?!” başlıklı basın açıklamasını yayımlamasıdır. Yayınlanan soru-cevap, Yemen üzerindeki uluslararası çatışmayı deşifre etmiş ve şu ifadelerle son bulmuştu: “Böylece Yemen’de İngiliz-Amerikan çatışmasının son derece şiddetli biçimde devam ettiğini, ancak bunun bölgesel ve yerel araçlar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Yemen halkı ise bu çatışmanın yakıtı haline getirilmiş ve onlarca yıldır bu çatışmadan dolayı büyük acılar çekmekte, ağır bedeller ödemektedirler. Bu aparatların önceliği halkın menfaatleri değil, kendi şahsi çıkarlarıdır. Bu nedenle Yemen’in kurtuluşu, ancak birbirleriyle mücadele eden sömürgeci devletlerin ülkede kalmasına ve nüfuzlarını yaymasına imkân sağlayan bu araçlardan kurtulmakla mümkündür. Bu kurtuluş ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla gerçekleşebilir. Hilafet, Allah’ın bir vaadi:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır” [Ahmed] Bu itibarla biz, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in

الْإِيمَانُ يَمَانٍ هَا هُنَا “İman yemenîdir, işte buradadır” [Buhari] diye övdüğü Yemen halkını, güçlü ve aziz olan Allah’ın vaadini ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek ve böylece her iki cihanda da kurtuluşa erişmek için hep birlikte çalışmak üzere Hizb-ut Tahrir’e yardım etmeye çağırıyoruz; ki en büyük kurtuluş işte budur.”

Bu gözaltılar, Hizb-ut Tahrir’in dava erlerine karşı işlenmiş büyük bir cürüm ve ağır bir zulümdür. Hatta uyguladıkları beşerî kanunlara dahi aykırıdır. Zira ortada sorgulamayı gerektirecek bir suç ya da resmi bir tutuklama izni yoktur. Bu gözaltılar, baskı ve zorba rejimlerinin alışılagelmiş bir yöntemidir. Burada Husilere, daha dün benzer uygulamalardan kendilerinin şikâyet ettiklerini hatırlatıyoruz. Kendileri de önceki yönetimin başında bulunanlar döneminde keyfî tutuklamalara maruz kalmışlar, günlerce ve aylarca cezaevlerinde tutulmuşlardır. Bizler beşerî sistemlerin uygulanmasını değil, İslam’ın hükmünün uygulanmasını talep ediyoruz; zira İslam’da asıl olan “beraat-ı zimmet”tir (kişi suçluluğu ispatlanana kadar masumdur). Bütün bunlar ümmete, Müslüman beldelerindeki mevcut yöneticilere biçilen rolün Allah’ın şeriatını uygulamak ve ümmeti tek bir devlet altında birleştirmek olmadığını bir kez daha kanıtlamaktadır.

Husiler kendilerini “Ensarullah” olarak adlandırmalarına, “Kur’anî Yürüyüş” iddiasında bulunmalarına, Yahudi varlığına yönelik —onu ortadan kaldırmayan ve suçlarını durdurmayan— füze saldırıları düzenleyip bununla uzun uzadıya övünmelerine ve Filistin’i gasp eden Yahudi varlığıyla savaşmak istediklerini söylemelerine rağmen Muhammed er-Rubuî kardeşimizi kendilerine karşı kışkırtıcılık yapanlar kategorisine koymuşlardır! Oysa onun yaptığı tek şey; Yahudi varlığını Müslüman beldelerine yerleştiren, onu koruyan, İslam’a ve Müslümanlara düşman olan Batılı sömürgeci devletlerin planlarını açığa çıkarmaktır. Bu sömürgeci devletler, Müslüman ordularını asıl görevleri olan Yahudi varlığının kökünü kazımaktan alıkoymak ve onların enerjisini Ümmeti zayıflatan iç çatışmalarda heba etmek için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Bu ucube varlıkla ilişkilerini normalleştiren ve normalleşme yolunda ilerleyen rejimleri ise söylemeye bile gerek yoktur; onların en iyi durumda olanı bile kâfir Batı’nın hakemliğine başvurmakta ve onun yönettiği müzakere masalarında boyun eğmektedirler Hal böyleyken ey Husiler, sömürgeci devletlerin planlarını ifşa etmeyi ve bunları Yemen halkına açıklamayı nasıl olur da kendinize yönelik bir kışkırtma kapsamında değerlendirebilirsiniz?!.

Yayımladığımız “Ey Yemen Halkı! Kanınız Birbirinizi Öldürmek İçin Değil, Beytülmakdis’in Kapılarında Yahudilerle Savaşırken Akmalıdır” başlıklı bildiride, Müslümanların birbirleriyle savaşmasının haram olduğuna ilişkin şer’î hüküm açıklanmış, cephelerde kan dökülmesinin durdurulması istenmiş ve iman ehlinin aklıselim sahiplerine bir çağrıda bulunulmuştur. Hizb-ut Tahrir’in Yemen’deki çatışmaları durdurma çabası sadece 2014’ten beri değil, eski rejimin Saada’da Husilere karşı açtığı altı savaş döneminden beri devam etmektedir. Önceki Yemen rejiminin ordusunun Saada’da Husilere karşı yürüttüğü altı savaş döneminden bu yana Hizb, Müslüman kanının korunması gerektiğini ve bu kanın Beytülmakdis’in kapılarında dökülmesi gerektiğini savunmuştur. Nasıl savunmasın ki? Nitekim Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ المُسْلِمُونَ اليَهُودَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ اليَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الحَجَرُ وَالشَّجَرِ: يَا مُسْلِمُ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي تَعَالَ فَاقْتُلْهُ؛ إِلَّا الغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ اليَهُودِ “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” [Müslim] Husiler, şer’î delillerin ortaya konulmasını kendilerine yönelik bir kışkırtma mı sayıyorlar? Allah’a yemin olsun ki asıl felaket budur!

Husi grubu içindeki akıl sahipleri nerede?! Kâfir Batı’ya düşmanlık sloganları atarken, nasıl olur da kâfirlerle ve onların kapitalist ideolojisiyle mücadele eden, onu ortadan kaldırmak ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışan kimseleri gözaltına alabiliyorsunuz?! Yoksa attığınız sloganlar yalnızca insanları yanıltmak ve onların bağlılığını kazanmak için mi?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتاً عِندَ اللهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” [Saff 2-3] Bizim düşmanımız kâfir Batı ve bugün Müslüman beldelerini yöneten beşerî sistemlerdir. Hizb gençlerini gözaltına almakla, İslam’ın uygulanması için çalışanlara karşı yürütülen savaşta kâfirlerin safında yer aldığınızın farkında değil misiniz? İslam’ı uyguladığınızı mı düşünüyorsunuz? Aklınızı başınıza alın, Hizb-ut Tahrir’in söylediklerini dinleyin ve günah hususunda gurura kapılmayın.

Cezaevleri Hizb-ut Tahrir gençlerini asla korkutamaz; bilakis onları daha da güçlendirir. Hizb, kurulduğu 1953 yılından beri kararlılıkla yoluna devam etmektedir. Ne sömürgeci kâfirlerin ne de onların piyonu olan yöneticilerin baskıları bu yürüyüşü durdurabilmiştir. Bilakis Hizb’in daveti, Washington ve Londra’daki kâfirlerin ve onların sapkın yollarını takip eden kimselerin uykularını kaçırır hâle gelmiştir.

Genel olarak Yemen halkına, özel olarak ise Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in iman ehli olarak vasfettiği Yemenli kabilelere sesleniyoruz: Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayın! Medine-i Münevvere’deki Ensar’dan olan selefleriniz; Esad bin Zürâre, Üseyd bin Hudayr, Sa’d bin Muaz ve Sa’d bin Ubâde gibi olun. İslam’a ve Müslümanlara yardım etmek ve ikinci Râşidî Hilafet Devleti’ni kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddi biçimde bir çalışma içerisine girin. Hizb, halkına asla yalan söylemeyen bir öncüdür. Hilafet Allah’ın bir vaadi, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir.

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ “Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” [Mümin 51]

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” O ucube varlığı İsra ve Miraç toprağı olan mübarek topraklardan söküp atmanın yolu budur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Filistin Yönetimi, Maaş Kesintileri ve Seyahat Yasaklarıyla Halkın Haklarını Gasp Ediyor!

Sanki Filistin Yönetiminin içindeki yolsuzluklar, insanların mallarını haksız yere yemesi, yönettiği Filistin bölgelerini ve buralardaki imkânları yozlaşmış ve yozlaştırıcı adamlarının çiftliği ve otlağı hâline getirmesi yetmiyormuş gibi; sanki görevlerin büyük bölümünü kendisini pohpohlayan ve batılını alkışlayanlara tahsis etmesi yetmiyormuş gibi; sanki işe alımları güvenlik birimlerinin onayına bağlaması yetmiyormuş gibi, şimdi daha da ileri giderek Filistin halkına karşı bir dizi keyfî uygulamaya ve kanunsuz zorbalıklarına girişmiştir. Filistin yönetimi güvenlik birimlerinin kararıyla bazı kişilere seyahat yasağı getirmiş, üstelik bunun kanuna aykırı olmasına aldırmamıştır! Yönetimin rızasını almamak, onu övmemek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, yönetimi yolsuzluklarından dolayı eleştirmek veya siyasi aidiyetlerinin yönetim ile güvenlik servislerinin hoşuna gitmemek dışında hiçbir günahı olmayan birçok memurun maaşını da kesmiştir!

Hizb-ut Tahrir / Mübarek Toprak Filistin heyetleri; aralarında El-Halil, Nablus ve Beytüllahim valilerinin de bulunduğu bir dizi yetkiliyi ziyaret ederek onları sorumluluklarını yerine getirmeye çağırmış, valilere halkın üzerindeki bu zulmün bir an önce kaldırılması, kesilen maaşların iade edilmesi ve hukuksuz seyahat yasaklarına son verilmesi gerektiğini vurgulamışlardır.

Valiler ise farklı tepkiler vermişlerdir. Nablus Valisi; önce bu durumu inkâr etmiş, ancak heyet bunun genel bir uygulama olduğunu kanıtlarıyla ortaya koyunca ve maaş kesintilerinin arkasında tamamen güvenlik birimlerinin siyasi kararları olduğunu ifşa edince, geri adım atmak zorunda kalmıştır. Vali yardımcısı araya girerek, “Görevini yerine getiren bir çalışanın maaşını almasının engellenmesi caiz değildir.” dese de ne validen ne de yardımcısından zulmü kaldıracak tek bir somut adım dahi atıldığı görülmemiştir!

El-Halil Valisi ise meseleyi takip edeceğini ve sorunu çözmek için çalışacağını vaat etmiş ve hatta “Keşke bütün sorunlar tırmanmadan çözülebilse.” diyerek konuyu sakin biçimde çözmek istediğini ifade etmiştir. Heyet cevap almak için tekrar gittiğinde, vali özel kalemi aracılığıyla konuyu “ilgili mercilere” ilettiklerini ama cevap alamadıklarını bildirmiştir! Sanki Vali, hiçbir otoritesi ve yetkisi yokmuş gibi davranmıştır! Vali sanki haklar bölünebilirmiş gibi maaş kesintileri dosyasının çözülmesinin kolay, fakat seyahat yasağı meselesinin çözülmesinin zor olduğunu söylemiştir. Görünen o ki güvenlik birimlerinin keyfî tahakkümü, artık Filistin Yönetiminin kendi kanunlarının ve valinin dahi üzerinde değişmez bir kader hâline gelmiş gibi! Valinin yardımcısının kolay olduğunu iddia ettiği maaş kesintisi sorununun çözümüne dair yapılan görüşmelere ve verilen sözlere rağmen, sorun şimdiye kadar çözülmemiştir, kaldı ki çözülmesi de neredeyse sıfıra yakındır!

Daha da vahim ve acı olan ise Beytüllahim Valisinin tutumudur. Başlangıçta talebi desteklemiş ve çözüm sözü vermiş ancak heyet kendisine tekrar gittiğinde verdiği sözden dönmüş, sorumluluktan kaçmış ve “Gidin, güvenlik birimleriyle görüşün!” demiştir. Bu ise valinin, bu uygulamaların arkasında güvenlik birimlerinin bulunduğunu kabul ettiği anlamına gelir! Hatta heyetten güvenlik birimlerine gitmesini istemesi, bir nevi bu durumu kabullendiğini de gösterir.

Valilerle yapılan bu görüşmeler; önce söz verip sonra ipe un seren, güvenlik birimlerinin zorbalığı karşısında sorumluluktan kaçan aciz bir yönetimin resmidir.

Tüm bunlar, Filistin Yönetimi’nin bir hukukunun olmadığını; aksine güvenlik birimleri eliyle dayatılan bir haydutluk ve zorbalık kanununun hüküm sürdüğünü kanıtlamaktadır. Filistin Yönetimi, Müslüman beldelerinde azgınlaşmış polis ve istihbarat rejimlerinin izinden gitmektedir.

Tüm bunlar şu soruyu akıllara getirmektedir: Yönetimin, insanların maaşlarını kesmek ve onlara seyahat yasağı getirmekteki amacı nedir? Bu, gaspçı varlığın ülke halkına uyguladığı baskının aynısı değil mi? İnsanları susturmak ve onurlu bir hayat sürme umutlarını yok etmek için uygulanan yöntemin aynısı değil mi? Filistin Yönetimi bu davranışıyla —kendi kuruntusuna göre— insanları ülkeyi terk etmeye zorlayarak, Yahudi varlığının halkı göçe zorlama siyasetiyle aynı doğrultuda hareket etmiyor mu? Yoksa Filistin Yönetimi, Yahudi varlığının gemisine binip onun adına avcılık yapma noktasında aradığı fırsatı mı bulmuştur?!

Biz, Hizb-ut Tahrir gençlerinin ve onlarla birlikte Filistin halkının bu zulme asla sessiz kalmayacaklarını, İnsanların mallarının gözlerinin önünde haksız yere yenmesini asla kabul etmeyeceklerini söylüyoruz. Bu paralar, yönetimin çalışanlara bahşettiği bir lütuf değildir. Bu maaşlar ne yöneticilerin cebinden ne de güvenlik birimlerinin kasasından çıkmaktadır; aksine tahakküm kurdukları Filistin halkının bizzat kendi paralarıdır. Seyahat izni de yönetimin halka bahşettiği bir lütuf değildir. İnsanları seyahat etmekten alıkoymak, onlara karşı bir saldırıdır ve düşmanın ekmeğine yağ sürmektir. Hizbin gençlerine ve hakka sımsıkı sarılan Filistin halkına yönelik bu gasp, hesapsız ve soruşturmasız kalmayacaktır. Haklar sahiplerine iade edilene ve yönetim ile güvenlik güçleri halkın üzerindeki güvenlik baskısını kaldırıncaya zalime “sen zalimsin” denmeye devam edilecektir.

Filistin Yönetimi ve güvenlik birimleri artık bu azgınlıklarından vazgeçmelidir! Bilmelidirler ki zulüm, karanlıklardır. Kendilerini Ümmetin öfkesinden güvende sanan nice rejimler, bugün tarihin çöplüğündedir. Sanki dün hiç var olmamış gibiler. Bu nedenle Filistin Yönetimi ve güvenlik birimleri için en hayırlısı, hesaplarını yeniden gözden geçirmek ve pişmanlığın fayda vermeyeceği gün gelmeden önce doğru yola dönmektir.

Devamını oku...

Çin ve Rusya Müslüman Düşmanı İki Devlettir; O İki Devletten Sakının!

Son günlerde Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA) toplantısı, bir kez daha başta Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi olmak üzere Çinli ve Rus yetkililerin “Afganistan topraklarından kaynaklanan terör tehdidi” olarak nitelendirdikleri durum karşısında derin endişelerini dile getirmelerine sahne oldu. Diğer taraftan Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narışkin’in Kabil’e gerçekleştirdiği ve mevcut Afgan hükümetinin istihbarat yetkilileriyle bir araya geldiği eşi benzeri görülmemiş ani ziyaret de bölgesel ve küresel güçlerin Afganistan’a yönelik yeni bir güvenlik ve istihbarat faaliyeti yürüttüğünün bir göstergesidir.

Ticaretin, transit geçişlerin, ekonomik iş birliğinin ve maden çıkarma faaliyetlerinin genişletilmesine ilişkin bütün söylemlere rağmen bölgesel ve uluslararası güçlerin gerçek önceliği hiçbir zaman Afganistan’ın ekonomik refahı veya halkının esenliği olmamıştır. Bilakis onların temel kaygısı; güvenlik kontrolünü sağlamak, istihbarat alanında nüfuz etmek ve bölgede şekillenebilecek ilkesel herhangi bir siyasi veya İslami dönüşümün önüne geçmektir. Çünkü böylesi bir dönüşüm, bu güçlerin korumaya çalıştıkları sömürgeci düzeni tehdit edecektir.

Taliban’ın Afganistan’da yeniden yönetime gelmesiyle birlikte bu korku, bölge genelinde ve bölgenin dışında keskin biçimde artmıştır. Sömürgeci güçler, bugün yanıltıcı “terörle mücadele” sloganı altında şunları hedeflemektedirler: Birincisi: Afganistan yöneticilerini ülke sınırları içerisine hapsetmek, onları İslami projeden uzaklaştırmak ve aşamalı biçimde laik ulus-devlet sistemine entegre etmek. İkincisi: Afgan hükümetini, kendi çıkarlarını tehdit eden ve bölgede İslam esasına dayalı bir değişim gerçekleştirme potansiyeline sahip İslami grupları bastırmak ve etkisiz hâle getirmek için kullanmak.

Nitekim Çin temsilcisi son CICA toplantısında, “Talibanlı yetkililerin terörist gruplara karşı somut tedbirler alması gerektiğini.” söylemiştir. Putin de Hilafet’in yeniden kurulması fikrini defalarca bir tehdit ve terör olarak nitelendirmiş ve kendisini, bununla mücadele etmeye adamış biri olarak lanse etmiştir.

Bölgesel toplantılar, diplomatik temaslar, tehditler ve teşvikler ile Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı’nın Kabil’e gerçekleştirdiği bu son ziyaret işte bu bağlamda değerlendirilmelidir. Moskova, İslami uyanış kıvılcımının Afganistan’dan Orta Asya’ya ve oradan da bizzat Rusya’ya sıçramamasını güvence altına almak amacıyla istihbarat iş birliğini, bilgi paylaşımını ve askeri-teknik anlaşmaları genişletmenin çabası ve gayreti içerisindedir.

Rusya ve Çin, Orta Asya’daki işbirlikçi ve baskıcı yöneticilerin korunması ve İslami grupların bastırılması konusunda Pakistan ve Amerika ile hemen hemen aynı tutumu paylaşmaktadır. Dolayısıyla Afganistan ile Pakistan arasındaki sınır çatışmalarına müdahil olsalar veya arabuluculuk yapsalar bile Rusya veya Çin’in genel hedefleri, özünde Pakistan ve Amerika’nın hedeflerinden pek farklı olmayacaktır.

Kuşkusuz Afganistan ile Pakistan arasındaki gerilim ve çatışma, Amerika’nın bölgedeki sömürgeci stratejisinin bir ürünüdür. Rusya ve Çin de Afganistan yöneticileri üzerinde baskı oluşturdukları ve İslami uyanışın kontrol altında tutulmasına yardımcı oldukları için bu politikayı desteklemektedirler. Rusya’nın kendine özgü çıkarları olabilir. Ancak sözde “küresel teröre karşı savaşın” başlangıcından bu yana, sürekli biçimde Amerika’nın çıkarlarıyla uyumlu bir tutum sergilemiştir.

İslami bakış açısına göre Rusya ve Çin, düşman ve işgalci iki devlet olarak değerlendirilmektedir. Rusya’nın yakın tarihteki cürümleri ve karanlık geçmişi -Çeçenistan, Kafkasya ve Dağıstan Müslümanlarını katletmesinden 1980’lerdeki Afganistan işgaline ve nihayet mazlum Suriye halkını vahşice bombalamasına kadar- Çin’in Doğu Türkistan Müslümanlarına yönelik süregelen zulmüyle aynı mahiyettedir. Uygurların bastırılması, camilerin yıkılması, geniş çaplı gözetleme ve casusluk faaliyetleri, İslami ibadetlere ve dini ritüellere getirilen kısıtlamalar; bu iki işgalci gücün İslam Ümmetine duyduğu derin nefretin açık kanıtlarıdır.

İslam Şeriatı’nın açık hükümlerine göre, düşman kâfir devletlerle siyasi ve güvenlik ilişkileri kurmak, askerî anlaşmalar imzalamak ve özellikle İslami gruplara karşı —bu gruplar hatalı olsalar dahi— bu devletlerden askerî veya istihbarî yardım istemek caiz değildir. Ayrıca bu tür aldatıcı güçlere dayanmak, Afganistan’ın ve İslam ümmetinin geleceği açısından vahim ve hatta köleleştirici sonuçlar barındırmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu, Afganistan’ın ve İslam ümmetinin sorunlarının gerçek ve köklü çözümünün, Allah Subhânehu ve Teala’ya bütünüyle teslim olmakta ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için aralıksız çalışmakta yattığını ilan eder. Zira Müslümanların izzetini yeniden kazandırabilecek, gerçek güvenliği sağlayabilecek ve ister Doğu’dan ister Batı’dan gelsin işgalci ve sömürgeci güçlerin pençesinden İslam beldelerini kurtarabilecek yegâne güç Hilafettir.

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

Devamını oku...

“Şüphesiz bunda, akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” [Zümer 21]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِأُولِي الْأَلْبَابِ

“Şüphesiz bunda, akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” [Zümer 21]

İran’daki yönetim sistemi, İslam beldelerindeki mevcut rejimlerin halini yansıtan ibretlik bir modeldir. Sömürgeciye bağlılık ve ona hizmet etme meselesi, bu sistemlerin liderleri ve üst kademeleriyle bağlantılıdır. Ordu, kurumlar ve ehlü’l-hal ve’l-akd (etki ve yetki sahipleri) gibi devletin diğer kilit noktaları ve gerçek güç merkezleri ise o ilk saflardan karakter olarak tamamen farklıdır. Bu lider kadrolar, devleti bazen Müslüman beldelerinin çoğunda olduğu gibi doğrudan sömürgeciye tâbi işbirlikçi bir devlet, bazen de savaş öncesindeki İran örneğinde olduğu gibi sömürgecinin yörüngesinde dönen bir devlet olarak tutmakla görevlidir.

Nitekim ABD Başkanı Trump, Washington’un İran’la yaşanan son çatışmada önde gelen İranlı liderleri hedef almakta aşırıya kaçmış olabileceğini söylemiş ve bunun İran içerisinde kimin müzakere etmeye ve karar almaya yetkili olduğunu belirlemeyi zorlaştırdığını kabul etmiştir. Trump, Ohio eyaletinin Youngstown kentinde Cumhuriyetçi Parti’nin seçim mitinginde yaptığı konuşmada, Amerika’nın İran liderliğini hedef alırken “belki de fazla ileri gittiğini” söylemiş ve gerilimin daha erken aşamalarında durmasının daha iyi olacağını ifade etmiştir. Trump, “En azından liderlerini bırakmalıydım çünkü kimlerle müzakere ediyoruz bilmiyorum.” ifadesini kullanmıştır.

Trump’ın açıkça dile getirdiği husus budur. Ancak açıkça dile getirmediği gerçek ise, ülkenin Amerika’nın yörüngesinde dönmesini kabul eden ve bunun karşılığında ülkenin bazı çıkarlarının gözetilmesi şartıyla Şam’da, Irak’ta, Afganistan’da ve Körfez’de Amerika’ya hizmet sunan lider kadroları ortadan kaldırmış olmasından pişman olmasıdır. Trump, bunlardan sonra gelecek kadroların İran’ın tamamen Amerika’ya tâbi ve boyun eğmiş bir devlet hâline gelmesini kabul edeceklerini sanıyordu. Ancak düzenlenen o “ilk şok” saldırısının ardından; Trump’ın iddia ettiğinin aksine, sistemin tüm kademelerinin çökmediğini; aksine Amerika’nın yörüngesinden çıkmaya ve sömürgeci boyunduruğundan kurtulmaya çalışan yeni bir liderlik vizyonunun sahneye çıktığını görünce şaşkına uğramıştır. Amerika’nın bugün içinde bulunduğu bocalamanın, istikrarsızlığın ve meseleyi hala kendi lehine sonuçlandıramamasının asıl sebebi işte budur.

Bunda, değişim için çalışan herkes açısından bir ders; Müslüman beldelerindeki güç merkezleri konusunda ümidini kaybedenler açısından ise bir umut vardır. Defalarca vurguladığımız üzere; Ümmetin asıl musibeti, yönetimde ve orduda dizginleri elinde tutan o en ön saftaki işbirlikçi kadrolardadır. O ilk safların gerisinde ise Ümmet, tüm gücüyle, ihlaslı evlatlarıyla ve barındırdığı hayırla dimdik ayakta durmaktadır. Bu samimi güçlerin ihtiyacı olan tek şey; halkına asla yalan söylemeyen bir lider olan, Müslüman beldelerini sömürgeciliğin zincirlerinden ve pençelerinden kurtaracak yegâne vizyona sahip olan Hizb-ut Tahrir’e birazcık cesaretle nusret vermektir. Ancak bu şekilde yeniden dünyayı yöneten, müstekbir ve zalim güçleri dize getiren aziz ve kerim bir ümmet haline gelebiliriz.

Haydi ey Müslüman ordularının subay ve genelkurmay başkanları! İslam’a ve Müslümanlara nusret verin; kendinizi, ailenizi ve beldelerinizi bu ajan ve tabi rejimlerden, bu zillet ve utanç yöneticilerinden kurtarın!

Devamını oku...

Gazze'den Suriye'ye ve Yemen'e Kadar Soru Aynı: Ümmetin Kararı Nerede?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Gazze'den Suriye'ye ve Yemen'e Kadar Soru Aynı: Ümmetin Kararı Nerede?!

Bazı sorular kitaplarda yazmaz; bunları her gün gerçeklik bize dayatır. Bölgemiz savaşlar, anlaşmalar, ittifaklar ve müzakerelerle dolup taştıkça, tek bir soru ısrarla gündeme gelir: Bu coğrafyaya, bu zenginliklere, bu ordulara ve bu muazzam nüfusa sahip bir ümmet, pek çok meselesinde nasıl olur da başkalarının kararlarını beklemek zorunda kalır?

Cevap siyaset, ekonomi ve güç dengeleri arasında dağılmış gibi görünebilir; ancak her olayı münferit bir şekilde okumak yerine olayları bir araya getirdiğimizde tablo daha net bir hale gelecektir.

Haberleri açıp Gazze'yi okuyoruz; ardından Suriye'ye, oradan Yemen'e, sonra da Irak'a geçiyoruz; sanki aynı bölgede yer almaktan başka hiçbir ortak noktası olmayan müstakil meselelerle karşı karşıyaymışız ve her ülkenin kendi krizi, her krizin kendi müzakereleri, her dosyanın müdahil olan devletleri ve onun etrafında hareket eden ittifakları varmış gibi. Ayrıntıların yoğunluğuyla birlikte, en önemli şu soruyu sormayı unutabiliriz: Tek bir ümmet neden haber bültenlerinde onlarca dosya olarak karşımıza çıkıyor?

Gazze'de insanlar hâlâ, durdurulmasının anahtarları yalnızca Filistin'in elinde olmayan bir savaşın etkilerini yaşamaya devam etmekte olup yeniden imar, yardımlar ve siyasi düzenlemeler meseleleri ise artık uluslararası ve bölgesel uzlaşılara bağlı bir hale gelmiştir. Suriye'de dış çıkarlar, tablonun şekillenmesinde hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Yemen'de ise Kızıldeniz'in güvenliği her sarsıldığında Babülmendep Boğazı yeniden gündeme gelmektedir; çünkü bu geçit ticaretlerini ve çıkarlarını etkilediği için ülkeler harekete geçmektedirler. Aynı zamanda bölgedeki ülkeler yeni güvenlik anlaşmaları ve ittifaklar aramaktadır.

Olaylar farklılaşsa da hepsinin peşini bırakmayan tek bir soru vardır: Bütün bu güce sahip olan bir ümmet, nasıl oluyor da her meselede sanki başkalarını bekliyormuş gibi görünebiliyor?!

Sorun, Müslümanların ülkelerin güç nedenlerinden yoksun olması değildir; aksine tam tersidir. Çünkü ordular, servetler, enerji kaynakları, deniz geçitleri, uçsuz bucaksız topraklar ve yüz milyonlarca insan vardır... Ancak bu kapasiteler devletler, sınırlar, kararlar ve çıkarlar arasında dağılmış durumdadır; öyle ki bir Müslüman, kardeşinin başına gelenleri artık "başka bir devletin meselesi" olarak görür bir hale gelmiştir; oysa Kur'an, ümmeti bize, bu şekilde sunmamıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ “İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92] Burada İslami kimliğin anlamı, yalnızca isimden, duygudan ve aidiyetten çok daha derin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yani İslami kimlik, Gazze için üzülmemiz, Suriye için acı çekmemiz, Yemen için dua etmemiz, sonra da dönüp bunların her birine diğerinden ayrı bir halkın meselesi olarak bakmamız değildir.

Kimlik, aslında olaylara bakış açımızı şekillendirmektedir; yani Filistin, Suriye, Yemen, Türkiye ve Irak'taki Müslümanlar; tesadüfen aynı dinin altında birleşmiş halklar değildir; aksine onlar, İslam'ın akidesini bağlarının temeli kıldığı tek bir ümmetin parçalarıdır. Bu nedenle onların meseleleri parçalandığında, bilincimizin de onlarla birlikte parçalanmaması gerekir. İşte üzerinde düşünülmeye değer çelişki de buradadır: Dünya, petrolüne, pazarlarına, geçitlerine ve konumuna ihtiyaç duyduğunda Müslümanların ülkelerine tek çıkarlar olarak bakarken; bizler ise mesele onların gücü ve kararlarıyla ilgili olduğunda onlara birbirinden ayrı adalar gözüyle bakmayı alışkanlık edindik.

Babülmendep, yalnızca Yemen önemli olduğu için dünya açısından önemli bir hâle gelmemektedir. Suriye'nin konumu etrafında güçlerin rekabet etmesi, sadece Suriye'nin bir iç meselesi olduğu için değildir. Filistin de hiçbir zaman harita üzerinde küçük bir sınır meselesinden ibaret olmamıştır. Zira bu beldeler; siyasi kararları birleştiği takdirde kendilerini küresel ölçekte etkili kılacak tüm güç unsurlarına sahip olan tek bir alanın içinde yer almaktadır.

Bu nedenle bugün İslami kimlik hakkında konuşmak, ne fikri bir lüks ne de geçmiş hakkında konuşmaktır. Aksine bu, siyasetin tam kalbinde yer alan bir sorudur: Biz kimiz? Eğer bizler tek bir ümmetsek, o halde gücümüzü, zenginliklerimizi ve meselelerimizi nasıl anlamalıyız? Peki nasıl oldu da ümmetin birliği bazıları için uzak bir hayal gibi görünür hale gelirken, onun onlarca varlığa bölünmesi nasıl doğal bir durum haline geldi?!

Haritaya o kadar alıştık ki neredeyse ümmeti unutuyorduk. Bu nedenle İslami kimliğin yeniden kazanılması, yeni bir slogan belirlemekle değil, kendimize ve dünyaya baktığımız ölçüyü yeniden kazanmakla başlar: yani Müslümanların meselelerini tek bir ümmetin meseleleri olarak görmek ve gücün yalnızca sahip olduğumuz şeylerin çokluğunda değil, onları bir araya getiren elde, onları harekete geçiren kararda ve onların yönünü belirleyen ideolojide olduğunu anlamakla başlar. İşte o zaman soru değişir!

Gazze için dünyanın ne yapacağını, Suriye için devletlerin neye karar vereceğini, Yemen krizinin nasıl yönetileceğini sormaya devam etmemiz yerine, ümmeti asıl kaygılandırması gereken soru şu olur: Ümmet kendi kararını almaya ne zaman geri dönecek?

Allah’ın kendisine hayatını tanzim eden bir ideoloji indirdiği ve onu, كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” [Al-i İmran 110] kıldığı ümmete, gücünün dağınık olarak kalmaya devam etmesi, zenginliklerinin parçalanması ve meselelerinin bir uluslararası masadan diğerine taşınması yakışmaz. İşte burada İslam Devleti’nin yeniden kurulması, artık geçmişte kalmış tarihe duyulan bir özlem ya da krizler her şiddetlendiğinde hakkında konuştuğumuz teorik bir fikir olmaktan çıkar; aksine ümmetin otoritesini ve karar birliğini yeniden tesis etme ve İslam'ı işlerinde uygulama çabasına dönüşür.

Bu yüzden okuduğumuz her haberden sonra zihnimizde taşımamız gereken soru yalnızca şu olmamalıdır: Müslümanların başına neler geliyor? Aksine soru şu olmalıdır: Ümmetin bu halde kalmaması için ne yapıyoruz?

Parçalanma bir gerçeklikse de bir kader değildir; İslam'ın otoritesi bir süreliğine yok olmuşsa da bu, onun yokluğunu kabul etmemiz anlamına gelmez. Nitekim sorumluluk, Müslümanları İslam üzere birleştiren, onların işlerini İslam ile gözeten ve onun risaletini dünyaya taşıyan devleti kurmak için bilinçli ve ciddi bir şekilde çalışmakla başlar. Zira ümmet, övüneceği bir tarihten ve sahip olmayı temenni ettiği bir güçten yoksun değildir; aksine ihtiyaç olan şey, ümmetin gücünün İslam’ın otoritesi altında birleşmesi ve kararın yeniden kendisine ait olması için çalışmaktır. Bu ise Allah için hiç de uzak değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Yoksulluğu Sadece İslami Ekonomik Sistem Ortadan Kaldırabilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yoksulluğu Sadece İslami Ekonomik Sistem Ortadan Kaldırabilir

Haber:

12 Ekim'de, New York'taki Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yayımlanan rakamlar, Pakistan nüfusunun yüzde 38.3'ünün, yani nüfusunun üçte birinden fazlasının çok boyutlu yoksulluk çektiğini ortaya koymuştur. Ulusal Meclis Başkanı Sardar Ayaz Sadiq, 16 Ekim'de düzenlenen Uluslararası Yoksulluğun Ortadan Kaldırılması Günü vesilesiyle yayımladığı mesajında, kapsamlı yasal düzenlemelere ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, sosyal adaletin sağlanması ve eşit fırsatların sunulması yönündeki ulusal taahhüdün yenilenmesine duyulan ihtiyacı vurguladı. (El Fecr Gazetesi)

Yorum:

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın bu raporu yayımlamasından bu yana, Pakistan'da insanların ekonomik koşulları hakkında çok fazla tartışma yaşanmaktadır. Asım-Şahbaz rejimi başarıyı kendine mal etmekte ve 2022 yılında önceki İmran-Bajva rejiminin yerini aldığında Pakistan'ı eli kulağındaki iflastan kurtarmakla övünmektedir. Rejim ayrıca, döviz rezervleri, bütçe açığı, enflasyon oranı, faiz oranı ve cari açık gibi temel makroekonomik göstergelerin önemli ölçüde iyileştiğini, bu nedenle uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Pakistan'ın kredi notunu yükselttiğini belirterek Pakistan'ı ekonomik kalkınma yoluna soktuğunu vurgulamaktadır.

Makroekonomik göstergelerin iyileştiği ve uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Pakistan'ın notunu yükselttiği konusunda şüphe yoktur; ancak aşırı yoksulluğun son iki yılda arttığı da bir gerçektir. Zira Pakistan 2025-2026 Ekonomi Anketi'ne göre genel yoksulluk oranı, 2018-2019 yıllarındaki %21.9'a kıyasla %28.9'a yükselmiş ve yaklaşık 70 milyon kişi yoksulluk sınırının altında kalmıştır. Düşük-orta gelirli ülkeler kategorisi için günlük 4,20 dolar (yaklaşık 1200 rupi) olarak belirlenen üst yoksulluk sınırına göre, Pakistanlıların yaklaşık %44,7'si (107 milyondan fazla insan) yoksulluk içinde yaşayanlar sınıfına girmektedir.

İşin aslı, bu makroekonomik göstergeler insanların gerçek ekonomik durumunu ortaya koymamaktadır. Zira Pakistan Rupisi 2022 yılının başından bu yana ABD doları karşısında yaklaşık % 57.6 ila % 60 oranında değer kaybetmiştir. Yani Dolar, Ocak 2022'de yaklaşık 176.75 Rupi seviyesinden işlem görüyordu. Şu anda ise Dolar, yaklaşık 278.65 ila 280 Rupi arasında işlem görmektedir. Böylece yalnızca Rupinin değer kaybetmesi nedeniyle para biriminin satın alma gücü yüzde 60 oranında azalmıştır. Rupinin değer kaybetmesinin yanı sıra, genel satış vergisi, petrol ürünlerine uygulanan vergi ve yüksek elektrik fiyatları gibi gerileyici vergiler, tüm malların fiyatlarını öyle bir düzeye çıkardı ki, halkın büyük bir kesimi çocuklarını okula göndermek ile gıda satın almak arasında seçim yapmaya mecbur kalmıştır. Bu yüzden Pakistan, gıda güvenliği ve açlıkla ilgili ciddi bir zorlukla karşı karşıyadır; çünkü 2026 yılı Küresel Açlık Endeksinde 122 ülke arasında 106. sırada yer almaktadır. Uluslararası insani yardım kuruluşu "Açlığa Karşı Eylem", Pakistan'da 10.6 milyon kişinin insani yardıma ihtiyaç duyacağını tahmin etmektedir.

Gerçek şu ki, Uluslararası Para Fonu'nun yönlendirdiği ekonomi politikaları, Pakistan'ı hiçbir şekilde ekonomik ilerlemeye yaklaştırmamakta, aksine onu kapsamlı bir yıkıma sürüklemektedir. Mevcut Asım-Şahbaz rejimi, ekonomik alanda da katı devlet politikasını kullanmış ve Uluslararası Para Fonu'nun politikalarını acımasızca uygulamıştır ancak katı devlet, bu alanda da başarısız olmuştur.

Pakistan'ın Hilafetin gölgesinde İslami ekonomik sisteme ihtiyacı vardır. Kapitalist sistemin gölgesinde ne kapsamlı yasalar ne de ekonomi politikası yoksulluğu ortadan kaldırabilir; çünkü kapitalizm, kaynakların kıt olması nedeniyle yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağına inanmaktadır. Yoksulluk meselesini anlayan ve her bir birey için gıda, barınma ile giyim ihtiyacının karşılanmasını, ayrıca insanlara sağlık, eğitim ve ulaşım imkanlarının ücretsiz olarak sunulmasını vacip kılan nassıyla yoksulluğu sona erdirmeyi devlete zorunlu kılan sadece İslam'dır. İslam; yoksullara, borçlulara, gelire, genel satışa veya mallar üzerine herhangi bir vergi yüklemez; böylece mal fiyatları düşük kalırken, insanların harcama yapmak için ellerinde daha fazla para kalması sağlanmış olur. İslam, elektrik ve gazı kamu mülkiyeti olarak kabul eder; bu sayede bunların fiyatları düşük olarak kalarak sanayi ve tarım ürünlerinin üretim maliyetini düşürür ve yerli malların hem yerel hem de uluslararası pazarlarda rekabet gücünü artırır. Ayrıca İslam; altının ve gümüşün, değerini kaybetmeyen nakit (para) olmasını farz kılmıştır; çünkü hiçbir devlet, yalnız Pakistan'da değil tüm dünyada genel fiyat enflasyonunun tek nedeni olan itibari para sisteminde olduğu gibi, dilediği zaman altını ve gümüşü üretemez.

Dinimize ve ideolojimize; yani yegâne hakiki ve kapsamlı hayat nizamı olan İslam'a geri dönmeliyiz. Mesele ister Pakistan ister tüm dünyayla ilgili olsun; yoksulluk ancak Hilafetin gölgesinde İslami ekonomik sistemin uygulanmasıyla ortadan kaldırılabilir. Bu vurgu temelsiz değildir; zira dünya, Hilafetin gölgesi altında Müslümanların altın çağını tanımış ve o dönemde insanlar yüzyıllar boyunca dünyadaki en yüksek yaşam standardıyla yaşamışlardır. Allah Subhanehu ve Teala’nın emirlerini bir kez daha uygularsak, o gün yeniden tekrarlanabilir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 96]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Şahzad - Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER