Salı, 15 Şaban 1447 | 2026/02/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD'nin İran'a Karşı Gerilimi Tırmandırması: Savaş Mantığı Değil, Bir Hegemonya Söylemidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD'nin İran'a Karşı Gerilimi Tırmandırması: Savaş Mantığı Değil, Bir Hegemonya Söylemidir

ABD'nin İran'a karşı benimsediği tehdit ve yıldırma dili geçici ve istisnai bir durum değildir; aksine dünyayı yönetme konusunda Amerikan politikasının yapısal bir parçasıdır ve bu politika, iradeyi güç yoluyla dayatmaya ve korkuyu bir savunma aracı değil, bir kontrol aracı olarak kullanmaya dayanmaktadır.

ABD'nin gerilimi tırmandırması, İran tehlikesi bağlamında değil, liderliğini yaptığı uluslararası sistemi koruma bağlamında okunmalıdır. Zira Amerika’nın mantığında çatışmalar, çözümlerle değil, aksine gerilimi sürdürmekle yönetilmektedir; çünkü devam eden tehdit, Amerika Birleşik Devletleri'ne müdahale etme meşruiyeti vermekte, askeri konuşlandırmayı haklı çıkarmakta ve ülkelerin kararları üzerinde vesayet hakkını güçlendirmektedir.

Bu nedenle, İran'a karşı sert söylem işlevsel bir gereklilik haline gelmiştir; zira Amerikan mantığına göre düşman, ortadan kaldırılması gereken bir hedef değil, aksine kullanılması gereken bir araçtır.

İran hiçbir zaman Amerika için varoluşsal bir düşman olmamıştır, aksine kullanılabilir bir düşman olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Amerika'ya düşmanlık sloganları atan bir rejimin varlığı, ona Körfez ülkelerine güvenlik açısından şantaj yapma ve bağımsız bir bölgesel gücün oluşmasını engelleyerek Orta Doğu'yu sürekli bir korku içinde tutma imkanı vermektedir. Buna göre İran rejiminin düşmesi Amerikan projesine hizmet etmez; çünkü düşmanın düşmesi, gerekçenin düşmesi anlamına gelmektedir.

Bundan dolayı herhangi bir anlaşmayı dayatmadan önce gerginliğin tırmandırılması gerekli olan bir aşamadır; böylece anlaşma, özgür bir egemenlik seçimi değil, bir baskı sonucu olmaktadır.

Savaşa gelince; ABD'nin kendisinden fayda sağladığı dengenin kırılması anlamına gelmektedir; zira yıkım, İran'ın bir “korkuluk” olma görevini düşürebilir ve bölgeyi kontrol edilemez bir kaosa sokabilir. Bu nedenle Amerika, devirme olmaksızın yıpratma ve çözüm olmaksızın cezalandırma politikasını benimsemiştir.

Amerika'nın sert söylemi, İran'a yönelik olduğu kadar, özellikle Körfez ülkeleri olmak üzere tüm bölgeye yönelik olup böylece kendi şemsiyesi dışında güvenliğin olmadığını, kendi izni olmadan egemen bir kararın alınamayacağını ve kendi çıkarlarına hizmet edilmesi dışında bir denge kurulamayacağını söylemektedir.Böylelikle tehdit, toplu bir disiplin söylemine dönüşmektedir.

Amerika'nın İran'a karşı gerginliği tırmandırması, bir korku ifadesi değil, aksine hegemonyayı sürdürme arzusundan kaynaklanmaktadır; bu ise savaşın başlangıcı değil, aksine zorlayıcı müzakere aracı olduğu gibi bölgeyi yeniden kontrol etmek aracı olup, dayatılan dünya düzeninden sapan herkesin devrilmeyeceği, aksine cezalandırılacağı mesajını vermektedir. Dolayısıyla ABD, güçlü ya da zayıf bir İran istemiyor, aksine kendi istediği şekilde sınırlandırılmış bir İran istiyor.

Amerika'nın İran ve bölgeye yönelik politikasının en tehlikeli yönü, aleni olarak söylenilen tehdit ve uyarılar değil, aksine Ortadoğu'nun bağımsız bir aktör değil de bir nüfuz alanı olarak kalmasını sağlamak için çatışmaların yeniden yapılandırılmasının gizlice yönetilmesidir. Amerika, bölgenin güvenliğini değil, aksine bölgenin kırılganlığının sürmesini istiyor; bu yüzden krizleri çözmeye çalışmıyor, aksine krizleri kontrol altında tutmaya çalışıyor.

İster gerginlik diline aldanmak olsun isterse yatıştırma söylemine güvenmek olsun, her ikisi de ölümcül bir hatadır; çünkü her iki yön de aynı zihniyetten kaynaklanmaktadır ki o da hegemonya zihniyetidir. Zira tehdidin tonu yükseldiğinde, bölge bağımlılığa doğru itilir; tehdidin tonu düştüğünde ise egemenlik pahasına anlaşmalar yapılır.

Bundan dolayı bölge ülkelerinin ve halklarının görevi, siyasi ve fikri olarak uyanık olmak ve Amerika'nın sadece nüfuzunu sürdürmek için kendine düşmanlar yarattığını ve sadece başkalarının iradesini kısıtlamak için anlaşmalar yaptığını idrak eden bir bilinç inşa etmektir.

Gerçek kurtuluş, burada bir tehdidi ortadan kaldırmakla veya orada bir anlaşma imzalamakla başlamaz; aksine şantaj denklemini kırmak ve bölgenin güvenliğinin ithal edilemeyeceğini, egemenliğin bahşedilmediğini ve kararını yabancı güçlere teslim eden birinin milletlerin oyununda bir oyuncu olarak değil bir piyon olarak kalmaya devam edeceğini idrak etmekle başlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Nefret ve Kitlesel Kendine Zarar Verme Politikaları ve Tıp Fakültesi’nin Kapatılmasının Analizi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nefret ve Kitlesel Kendine Zarar Verme Politikaları ve Tıp Fakültesi’nin Kapatılmasının Analizi

Haber:

Hindistan, kayıtlı öğrencilerin çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Keşmir'deki bir tıp fakültesini kapattı. Rashtriya Bajrang Dal ve Shri Mata Vaishnu Devi Sangarsh Komitesi de dahil olmak üzere Hindu gruplar, Bharatiya Janata Partisi ile birlikte kutlama yaptı. Jammu ve Keşmir Başbakanı Omar Abdullah, “Ülkenin diğer bölgelerinde insanlar tıp fakültelerinin açılması için mücadele ederken, burada ise bunların kapatılması için mücadele ettiler” dedi. (Ajanslar)

Yorum:

Hindutva grupları tarafından yönlendirilen ve körüklenen bu kolektif kendine zarar vermenin ardındaki hastalıklı zihniyetler, mevcut Hindutva sistemi altında bürokratik, yargısal ve medya daireleri aracılığıyla kurumsallaşmış bir nefret yapısı yaratan çoğunluğun yönetimi mefhumuna dayanmaktadır. Nitekim bu nefret, insanların temel haklarını talep etmelerini engellemektedir. Bu nefret saplantısının bedeli, kendine zarar veren bir zihniyete dönüşmesi olmuştur. Ayrıca bu nefretin boyutları Müslümanların ötesine uzanmaktadır.Dışlama ve nefretle ilgili bu yapısal takıntının kökleri, temel fikri İslam'a karşı savaşa odaklanan sömürgeci kapitalizme kadar uzanmaktadır. En kolay bir hedef olan Keşmir, bu nefretin birçok tezahürünü sergilemektedir.

Bu konunun anlaşılmasını sağlayacak ana eksenler aşağıdaki şekildedir:

1- Çoğunluğun yönetimi adına liyakatin inkar edilmesi:Shri Mata Vaishno Devi Tıp Mükemmeliyet Enstitüsü'nün tanınmasının iptali, sadece idari bir karar değildir, aksine dışlayıcı bir politikanın açık bir örneğidir.2025-2026 yılı tıp programının açılış döneminde, öğrenciler başarıya dayalı merkezi bir kabul sistemi aracılığıyla kabul edilmiş ve mevcut 50 kontenjanın 42'si, çoğunluğu Keşmirli olan Müslüman öğrenciler tarafından doldurulmuştur; dolayısıyla bu, liyakate dayalı bir başarı olarak kutlanması gerekiyordu ancak mevcut Hindu çevre bunu, Hindu bir kuruluş tarafından finanse edilen bir kuruma diğerlerinin sızması olarak değerlendirmiştir.Yönetim, son Delhi patlamasını kolay bir gerekçe olarak istismar ederek durumu daha da tırmandırmıştır; zira bazı Müslüman doktorların olayla bağlantılı olduğu iddiaları abartılarak olay, tüm Keşmirli Müslüman öğrencilere yönelik toplu şüpheyi meşrulaştırmak ve onları güvenlik tehditleri olarak damgalamak için kullanılmıştır.Yoğun siyasi baskıların ardından, Ulusal Tıp Komitesi, protestoların tırmanmasından birkaç gün sonra, çoğunluğun hakim eğilimini yatıştırmak için fakültenin tanınmasını geri çekmiştir.

2- Mutsuzluğun ve kendine zarar vermenin kutlanması:Belki de bu olayın en rahatsız edici yönü, halkın tepkisi olmuştur. Zira kapanmanın ardından, Sangharsh Samiti grubunun üyelerinin, zafer olarak gördükleri bu olayı kutlamak için tatlı dağıtıp dans ettiklerine tanık olunmuştur.Bu durum, nefretin egemen olduğu kaybedilmiş bir oyun gibi, ciddi bir kolektif psikolojik bozuklukla somutlaşmıştır. Nitekim onlar, sadece bölgelerindeki sağlık altyapısının yıkılmasını kutladılar ve bölgelerindeki dünya çapında bir tıp fakültesinin kaybını alkışladılar; çünkü bu fakültenin devam etmesi, Müslüman öğrencilerin orada kalması anlamına gelecekti. Bu, Müslümanları fırsatlardan mahrum bırakmanın verdiği zevkin, hastaneler ve üniversiteler gibi temel kurumları kaybetmenin üzüntüsünden daha ağır bastığı tehlikeli kolektif bir zihniyeti ortaya koymaktadır.Bu ise çoğunluğun, bir başkasının evlerinde barınmasına izin vermektense kendi evlerini yakmayı tercih ettiği bir intihar zihniyetidir!

3- Bürokrasi, yargı ve medya arasındaki gizli anlaşma:Bu olay bir istisna değildir, aksine Hindutva sistemindeki kurumsallaşmış nefret yapısının bir parçasıdır ve Müslümanlara yönelik düşmanlık çeşitli Hint kurumlarına yayılmıştır.Mahkemeler, Babri Mescidi davasında adaletten ziyade efsaneyi tercih etmesinde ve Gangubai ile Şah İdcah'daki kazı operasyonlarında İslam mirasını yok etmeyi amaçlamasında ortaya çıktığı gibi çoğunluğun iradesinin bir aracı haline gelmiştir. Ayrıca idareler, kitlesel cezalandırma olarak yasal prosedürler olmaksızın Müslümanların evlerini ve dükkanlarını yıkmak için "buldozer adaleti" olarak bilinen yöntemi kullanmaktadır.Rejim yanlısı medya ise, sürekli yayınlar yapmakta ve Müslümanları sızan kişiler, cihadı seven destekçiler veya toprak gaspçıları olarak nitelendirerek Müslümanları şeytanlaştırma söylemini abartma görevini üstlenmiştir;böylece bu tür eylemleri haklı gösteren ve Müslümanları, özellikle de Keşmirli Müslümanları insanlıklarından soyutlayan bir kamuoyu oluşturulmaktadır ki böylece de insanlar, onların eğitimden mahrum bırakılmasını ulusal güvenliği korumaya yönelik bir adım olarak görmektedir!

4- Temel ihtiyaçlara karşı körlük: Müslümanları disipline etme saplantısı, kitlelerin gerçek sefaletlerini görmelerini engellemektedir. Hükümet üniversiteleri kapatmak ve camileri yıkmak için kaynaklar harcarken, temel hizmetler çökmeye başlamıştır. Zira 2025 yılında Hindistan, Küresel Açlık Endeksi'nde 25,8’e ulaşan tehlikeli bir derecedeki düşük bir puanla 102. sırada yer almıştır. 172 milyondan fazla insan yetersiz beslenmemin acısını çekmekte ve çocuklar arasında görülen zayıflama oranları endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Bu nefret, yoksul çoğunluğu mezhepçi fanatizm ve dini üstünlük gibi sahte kalorilerle besleyerek onları gerçek açlıklarından uzaklaştıran psikolojik bir uyuşturucu olarak çalışmaktadır.

5- Kendine zarar verme psikolojisinin gelişmesi:Tıp enstitüsünün kapanışının kutlanması, intihar eğilimli bir zihniyetin olgunlaşmasını temsil etmektedir.Çoğunluk, sadece Müslümanlara zarar vereceğini düşündükleri politikaları desteklemek üzere programlanmıştır; oysa nefret uğruna liyakati feda eden bir sistemin, eninde sonunda herkesin aleyhine çökeceğini idrak edememektedirler.

6- Kolay bir hedef olarak Keşmir: İşgal altındaki Keşmir, bu nefretin temel laboratuvarı olmaya devam etmektedir.Rejim için, onlarca yıldır kullanılan ulusal güvenlik gerekçesiyle suçları haklı çıkarmak kolaydır.Zira Hindutva nefret sistemi, Keşmirli öğrencileri hiçbir kanıt olmadan teröristler veya vatan hainleri olarak damgalamak yoluyla Müslümanların dışlanmasını meşrulaştırmaktadır.Fakültenin kapatılması, Keşmirli Müslümanların mesleki olarak ilerlemesini engellemek ve onların boyun eğdirilmiş ve ezilenler olarak kalmalarını sağlamak için stratejik bir araçtır.

7- Sömürgeci kapitalizmin yayılması ve İslam'a karşı savaş:Hindutva yönetimi altındaki Hinduların Müslümanlara karşı düşmanlığının tarihsel kökenleri olsa da, Modi'nin siyasi sistemi tamamen Hindu değil, küresel kapitalizmin bir uzantısıdır.Tıpkı İngilizlerin böl ve yönet politikasını kullandığı gibi, mevcut rejim de kitleleri bölerek Batılı güçlerin ve kapitalist elitlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Buradaki nefret, insanın insana kulluğunu reddeden karşıt fikri bir sistem olarak İslam'a yönelik.Hindutva projesi, İslam'ı ve Hilafeti yıkan aynı sömürgeci hedefi tekrarlamaktadır; zira İslam kimliğini, hegemonya ve sömürüye dayalı sisteme yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir.

8- Müslümanların ötesine uzanan nefretin boyutları:Müslümanlar birincil hedef olsa da, bu nefret ateşi diğerlerini de tüketmektedir. Homojen bir Hindu Rashtra'ya doğru itme,misyonerliği yasaklayan yasalar ve kiliselere yönelik saldırılar yoluyla Hristiyanları hedef alırken, aynı zamanda tırmanan ihlaller ve azalan yasal korumalar yoluyla Hinduların Dalitler ve alt kastlarını da hedef almaktadır.Müslümanlardan nefret eden sınıfçı ve faşist sistem, aynı şekilde Dalitlerden de nefret ederek tüm ötekileştirilmiş grupların onurunu tehdit etmektedir.

9- Toplumsal adaletin yolu İslam: Laik demokrasinin ve milliyetçi tiranlığın başarısızlığı, beşeri sistemlerin doğası gereği adaleti sağlamaktan aciz olduğunu kanıtlamıştır. Zira bunlar her zaman kabilecelik ve tiranlık eğilimlerine açıktır. Gerçek adaleti sadece İslam sunmaktadır. Zira Hilafetin gölgesinde haklar, çoğunluğun arzularına veya seçim sonuçlarına terk edilmez; aksine şeriat, Müslümanlar ve gayrimüslimlerden oluşan tüm tebaanın hayatının, malının ve onurunun korunmasını garanti etmektedir.Bu nedenle, Keşmir krizinin ve Hindistan'ın parçalanmasının çözümü kısmi reformlar değildir; aksine sömürgeci sınırlarını söküp atacak, sömürgeci kapitalizme son verecek ve insanları adalet ve tevhit sancağı altında birleştirecek Raşidi Hilafetin kurulmasıdır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا۟ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurat 13]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Yunus - Hindistan

Devamını oku...

BAE'nin Çağrıda Bulunduğu Barış, Batı Ülkelerinin ve Yahudi Varlığının Çıkarlarını Zarar Görmekten Korumak İçindir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

BAE'nin Çağrıda Bulunduğu Barış, Batı Ülkelerinin ve Yahudi Varlığının Çıkarlarını Zarar Görmekten Korumak İçindir

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanı Yvette Cooper ile yaptığı telefon görüşmesinde, iki ülke arasındaki ikili ilişkileri ve ekonomik ortaklığı ve ikili ilişkileri geliştirmenin yollarını ele aldı. Orta Doğu'daki gelişmeler ve bölgesel ve küresel düzeyde barışın tesis edilmesi, güvenliğin ve istikrarın sağlanması için yapılan çabaların desteklenmesinin önemi de dahil olmak üzere ortak ilgi alanına giren bir dizi bölgesel ve uluslararası konuyu da ele aldı.BAE Dışişleri Bakanlığı Cuma günü, Rusya, Ukrayna ve ABD arasında Abu Dabi'de görüşmelerin başladığını ve bunun, Moskova ve Kiev arasında, Başkan Trump'ın yaklaşık 4 yıldır süren savaşı sona erdirmek için önerdiği planla ilgili doğrudan ilk açık müzakereler olduğunu açıkladı.BAE Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “görüşmelerin Abu Dabi'de başladığı ve görüşmelerin, diyaloğu teşvik etmeye ve krize siyasi çözümler bulmaya yönelik çabalar çerçevesinde iki gün sürmesinin planlandığı” ifade edildi. (El Gad TV, 26/01/2026)

Yorum:

BAE yöneticileri, sürekli olarak bölgede barışın sağlanmasının gerekliliğinden bahsediyorlar.Ancak Gazze, Batı Şeria, Sudan, Yemen ve Suriye'de yaşanan her şey onların bu belirsiz sloganları, ne yazık ki Müslüman ülkelerdeki sömürgeci kafirlerin çıkarlarını korumak, bu ülkelerde özellikle efendileri İngiltere'nin nüfuzunu güçlendirmek ve gaspçı Yahudi varlığını korumak için çağrıda bulundukları barış türünü örtbas etmek amacıyla attıklarını teyit etmektedir. Yani bu, kapitalist sistemin ve uluslararası ve yerel laik sistemin yerine İslam nizamının geçmesini engellemek için olan Batı’nın ve çıkarlarının barışıdır.

Nitekim bizler hala Yahudi varlığını kurtarmak, onun propagandasını yapmak ve halklar tarafından kabul edilebilir bir hale getirmek için normalleşmeyi pazarlamaya çalışanları hatırlıyoruz; ancak Allah'a hamd olsun bu girişimler başarısız olmuştur. Bu da BAE yöneticilerini, Trump'ın, yeni adlandırmaların yapıldığı ve bölgedeki Batı'nın ajan yöneticileri ve casusları tarafından korunan işgalden ibaret olan Gazze'de ilan ettiği sözde “Barış Kurulu'na” katılmak için çalışmaya sevk etmiştir.

BAE'nin yöneticileri, sadece mübarek Filistin topraklarının halkına karşı komplo kurmakla yetinmediler, aksine komplolarını çeşitli İslam ülkelerine de genişleterek efendileri İngiltere'ye hizmet etmek için Müslümanlara karşı suikastlar düzenlemek üzere paralı askerler topladılar.İslam ümmetinin durumu bu haldeyken, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş gibi siyasi ve askeri dosyalar konusunda onlardan ne beklenebilir ki?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Hakkı Söylediği İçin Hapse Atıldı ve Hak Yayıldı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hakkı Söylediği İçin Hapse Atıldı ve Hak Yayıldı
Peki Amerika’ya Ölüm Diyen Akıl Sahipleri Nerede?!!

Bazı kişilerin Filistin davasının ticaretini yaptığı ve "Amerika ve İsrail'e düşmanlık" adı altında dünyayı boş gürültüyle doldurduğu bir zamanda, artık ihanet edenler, normalleşenler veya toprakları satanlar değil, hakkı haykıranlar ve hainleri ifşa edenler hapse atılıyor!

Hizb-ut Tahrir gençlerinden Saddam el-Makdari, Sana hükümetinin kontrolü altındaki Nakil el-İbil-Taiz’de tutuklandı. Saddam el-Makdari, bir suç işlediği için değil, aksine Trump'ı ve hain anlaşmasını ifşa ettiği, Gazze'yi yüzüstü bırakan ve Gazze halkının kanının ticaretini yapan hain yöneticilerin sahteliğini ifşa eden bir beyan dağıttığı için tutuklanmıştır. Bundan daha da şaşırtıcı olanı ise, onu tutuklayanların, gece gündüz "Amerika'ya ölüm" ve "İsrail'e ölüm" diye haykıran aynı kişiler olmasıdır; bu ise apaçık bir çelişki ve utanç verici bir çifte standarttır! Gazze'nin yanında duran ve normalleşenlerin ihanetini ifşa eden birinin hapse atılması akıl işi mi Allah aşkına?! Ey kendilerini Kur'an Yürüyüşü olarak adlandıranlar, buna razı mı oluyorsunuz, yoksa pusulanızı mı kaybettiniz de, çıkarcılar, İslam'a ve Müslümanlara karşı kin besleyip nefret edenler ümmetin başına musallat olmuş bir kırbaç haline geldikleri halde oturup onları mı izliyor musunuz?!

Ancak Allah, bu tutuklamanın, hakkın yayılması için bir sebep olmasını diledi; zira hak yayıldı, insanlar yayınlanan beyanı toplantılarda dolaştırmaya, beyanın içeriğini araştırmaya ve bilinçlenme hızla artırmaya başladı, baskıcı eylem fikir ve davet için bir itici güce dönüştü, mahkum azmin sembolü haline geldi ve onu hapse atanlara karşı kin besleyen bir kamuoyu oluştu.

Burada, dinleri konusunda endişelenen, bu yüzden mağaraya sığınan, sonra geri döndüklerinde, insanların muvahhit müminler olduklarını ve yeryüzünden batılın kaldırıldığını gören Ashab-ı Kehf’in kıssasını hatırlıyoruz. Bizim de umduğumuz ve inandığımız şey şudur; bugün davet taşıyıcılarının çektikleri sıkıntılar, büyük bir zaferin yolunu açması ve bilinç tohumlarının ümmet içerisinde büyük meyveler vermesidir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَداً * ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَداً * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُم بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىBunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.)Sonra da iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edip değerlendireceğini ortaya koyalım diye onları uyandırdık.Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış (yiğit) gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık.” [Kehf 11-13]Evet, hak yeniden dirilecek ve hak ehli, tebliğ etmelerinin ve hakkın batıla üstün gelmesinin ardından korku içinde değil başları dimdik bir şekilde hapisten çıkacaklardır.

Mahkumlara yönelik mesajımız: Ey Allah'ın bu şerefe layık gördüğü kişiler, sakın üzülmeyin; çünkü Allah da biliyor ve insanlar da biliyor ki samimi tavırlar asla boşa gitmez; zira sizin söndüğünü sandığınız şey, yeni bir alevlenmenin başlangıcıdır; çünkü sizin sebatınız sayesinde insanlar hakkı okumuş ve münafık olanı samimi olandan ayırmışlardır.

Ümmete yönelik mesajımız: Hapishanelerden korkmayın, aksine hakka karşı sessiz kalmaktan, hakka ve hak ehline yardım etmemekten korkun! Zira hak sözü söylemenin bedeli tutuklanmak ise sessiz kalmanın bedeli de zillet ve aşağılanmadır. Bizler eminiz ki; bugün hakkın ve hak ehlinin hapsedilmesi konusunda yaşananlar, hak olan bir devletin ortaya çıkması için bir zemin olacaktır; bu hak olan devlet ise, İslam sancağını dalgalandıracak, Filistin’i kurtaracak ve Allah’ın düşmanlarını sloganlarla değil gerçek anlamda korkutacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir; bizim mesajımız hak ehlinde hapsolmayacaktır. Haydi o zaman hakkı arayın ve hak ehlinin öğrenin.  Bakın Hizb-ut Tahrir, köklü bir çözüm ve hayati bir dava taşımakta, küfür fikirleriyle mücadele etmekte ve sömürgeci kafirleri düşmanlarımız olarak görmektedir; o halde neden onun gençlerini hapse atıyorsunuz? Sakın partiyi ve davetini gece gündüz çarpıtmaya çalışan medyaya aldanmayın; çünkü hak açık, batıl ise karışıktır. وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌAllah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen

Devamını oku...

Lindsey Graham, İslam ve Müslümanlara Yönelik Savaşının Dini Bir Savaş Olduğunu Vurguluyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Lindsey Graham, İslam ve Müslümanlara Yönelik Savaşının Dini Bir Savaş Olduğunu Vurguluyor

Haber:

29/01/2026 Perşembe günü, Arabic 21 web sitesi, ABD Senatörü Lindsey Graham'ın Washington Watch programına katıldığında yaptığı açıklamayı Facebook'ta yayınladı ve Graham, açıklamasında şunları söyledi: “Bu bir din savaşıdır; İslam'dan olan ve herkesin kendi iradelerine boyun eğmesini isteyen kişiler var; onların hepsi dinlerinin sarhoşu olmuşlar ve Allah adına öldüreceklerdir; bu çok tehlikeli bir şeydir.”

Yorum:

Bu, Senatör Graham'ın din savaşıyla ilgili ilk açıklaması değildir; zira daha önce de, yani 20/01/2026'da Tel Aviv'de Yahudilerle çevriliyken Müslümanlara hitaben şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bu bir din savaşıdır; sonunda kim galip gelecek?Allah’ın kendilerine emretmesinden dolayı tüm Yahudileri öldürmek isteyen aşırılıkçılar var… Onlar, İslam’ı arındırmak ve ılımlılığı reddetmek istiyorlar…Bu son derece önemlidir… Şu anda karşı karşıya olduğumuz şey, Orta Doğu'nun gelecekteki bin yıllık seyrini belirleyecek çok önemli bir andır.”

Bu arada bizim cildimizden olan bazı evlatlarımızın ve ümmetimizin şeyhleri ve alimlerinin, onlardan bahsetmekten bile utanırlarken onların (evlatlarımız, ümmetin şeyhleri ve alimleri), onlara karşı iki yüzlü davrandıklarını ve onlara karşı cihat etmeyi emreden nassların anlamlarını tevil ettiklerini görürsünüz; oysa bizimle onlar arasındaki savaş bizzat bir din savaşıdır.Zira bunu, Allah Subhanehu ve Teala'nın Kitabı ve onun Kerim Nebi'si Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti teyit etmektedir;dolayısıyla Yahudilerin İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığı bugün başlamamıştır, aksine nefislerinde olan kıskançlıktan dolayı Allah Nebi'si Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i gönderdiğinden beri başlamıştır; bu nedenle Allah, onlar hakkında şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]Bununla birlikte İbn-i Havale'nin meşhur hadisinde geçtiği gibi Kudüs Daru'l İslam'ın merkezi ve Allah'ın izniyle gelecek olan Hilafetin de merkezi olacaktır; yani Kudüs sadece Filistin halkı tarafından değil Müslümanlar tarafından kurtarılacaktır.Ayrıca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacağına dair hadisi de aynı şekilde bilinmekte ve meşhurdur; ancak zalim yöneticilerin şeyhlerden oluşan borazanlarının ve sultanların paralı askerlerinin, bundan bahsetmekten utandıklarını, hatta Yahudilerle din savaşı konusunda uyarıda bulunduklarını görmektesiniz!

Nitekim biz onlara (Allah’ın düşmanları) dar vatancılık, kokuşmuş milliyetçilik ve kör bayraklarla karşılık verirken, onlar ise bize Filistin halkını öldürmeyi, yakmayı ve yerlerinden etmeyi emreden tahrif olmuş Tevrat'larıyla karşılık verdikleri sürece Yahudilerle yüzleşmek, onlara galip gelmek ve Mescid-i Aksa ve mübarek Filistin topraklarının geri kalanını kurtarmak gerçekleşmeyecektir; nitekim bu gerçekleşmiş ve yenilgi, her çatışmada Arapların müttefiki olmuştur.Eğer Müslümanlar Yahudilere galip gelmek ve onların köklerini kurutmak istiyorlarsa, tek yapmaları gereken düşünce yollarını değiştirmektir;zira bizim Yahudilerle olan sorunumuz sınırlar ya da 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin kurulması değildir; aksine bizim sorunumuz, tüm Filistin'i kurtarmak ve onu İslam ve Müslümanların havzasına geri döndürmektir; bu da Müslümanların hazırlık üzerine hazırlık yapmalarını, liderliği ve sancağı birleştirmelerini ve orduları seferber etmelerini gerektirmektedir. İşte o zaman Allah Subhanehu bize yardım edecektir; zira şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

Amerika Saldırısını Nasıl Gerçekleştirebiliyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika Saldırısını Nasıl Gerçekleştirebiliyor?!

Haber:

Amerika, İran'ın nükleer ve füze programı ile ilgili anlaşmanın imzalanması konusunda kendi şartlarına boyun eğmezse onu saldırı başlatmakla tehdit ederek, İran'ın çevresine kuvvetlerini seferber ediyor.Nitekim kısa süre önce de Venezuela çevresine güçlerini seferber ederek, ülkenin Cumhurbaşkanı Maduro ve eşini kaçırmış, onları Amerika'ya götürmüş ve ülkeye kendi şartlarını dayatmaya başlamıştır. Peki bunu nasıl yapabiliyor? Yani Amerika, yenilmez bir ülke midir? Yoksa onun bunu yapması veya onun nasıl yenileceği konusunda bir sır mı var?

Yorum:

Amerika'nın bunu tek başına yapamayacağı açıktır; ancak bunu iki şekilde yapabilir; yani ya diğer ülkeler ve güçlerle ittifaklar kurarak ya da diğer ülkelerin sessiz kalıp Amerika'nın istediğini yapmaya terk etmesiyle bunu yapıyor.

Amerika‘nın beldemize yaptığı ilk doğrudan askeri müdahalesi 1991'de Irak'ta gerçekleşmiştir; nitekim Amerika, Kuveyt'i kurtarmak bahanesiyle bölge ülkeleri, Avrupa ülkeleri ve diğerleri olmak üzere yaklaşık 32 ülkeyle ittifak kurarak bunu yapmıştır.

Sonra 1992'de Somali'ye saldırı başlatmış ve Mısır, Türkiye ve Pakistan onunla ittifak kurarken, diğer ülkeler ise ona karşı sessiz kalmıştır.

Ardından 2001'de Afganistan'a saldırıp işgal etmiştir; nitekim bu sırada NATO ülkelerini yanına almış ve Pakistan ile Orta Asya ülkeleri ona tüm imkanları sağlamış ve Amerikan güçlerinin topraklarından geçmesine veya topraklarında üs kurmasına izin vermiştir.

Sonra 2003 yılında İngiltere ve Avustralya ile ittifak halinde Irak'a saldırıp işgal etmiş ve bu saldırıyı, dünya ülkelerinden 36 ülke desteklemiştir.

Sonra 2014 yılında 60 ülkenin olduğu bir koalisyonla Suriye'ye saldırmış ve Erdoğanlı Türkiye, Irak'a yönelik saldırısı sırasında olduğu gibi ve NATO üyesi olarak Afganistan'a yönelik saldırısına katıldığı gibi, üslerini Amerika’ya açmıştır. Ayrıca Katar da her durumda üslerini ona açmıştır.

Büyük veya küçük ülkeler ise, ya Amerika’ya karşı sessiz kalmışlar ya da en fazla kınamakla yetinmişlerdir. Örneğin Rusya ve Çin, her ikisi de büyük güçler olmalarına veya Amerika'nın harekete geçmesi durumunda onu durdurabilecek imkanlara sahip olmalarına rağmen sessiz kalmışlar veya kınamışlardır.

Hiçbir ülke Amerika’ya karşı çıkmamış veya onun karşısında durmamıştır; bu yüzden Amerika her ülkede tek başına hareket etmekte ve birçok ülke de sıra kendilerine gelene kadar onu desteklemektedir.

Nitekim İran, birçok yetkilisinin lisanı üzerinden, istihbaratları ve işgale direnmemeleri ve mücahitlerle savaşmak için örgütler kurmalarını talep ettiği yandaşları yoluyla Afganistan ve Irak'ın işgalinde ve işgalin istikrarının sağlanmasında Amerika’ya yardımcı olduğunu itiraf etmiştir; nitekim bunun için daha sonra Süleymani liderliğinde Halk Seferberlik Güçleri ve Kudüs Gücü'nü kurmuş ve Sistani gibi ileri gelenleri Amerika ile savaşmanın caiz olmadığına dair bir fetva yayınlamış ve aynı şekilde Amerika'nın iki ülkede kurduğu hükümetlere siyasi destek sağlamıştır. Nitekim Suriye’de de Amerika’ya yardım etmiştir; zira Amerika'nın ajanı Beşar Esad'a karşı ayaklanan Suriye halkıyla savaşmıştır. Bununla birlikte Lübnan’daki partisini ve Irak, Afganistan ve Pakistan’dan yandaşlarını da getirmiştir. Bu ülkedeki rolleri sona erince, Amerika onları buradan çıkarmıştır.   

Şimdi ise kendi elleriyle yaptıklarından dolayı durum aleyhine dönmüştür; zira Amerika İran’ı hedef alarak nükleer program, füze sanayisi ve rejime karşı yapılan halk protestoları konusunda kendi şartlarına boyun eğmesini talep etmektedir. İran cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana Amerika'nın yörüngesinde dönme politikası bilinmekte olup yukarıda bahsettiğimiz olaylar bunu kanıtlamaktadır. Yani İran, belli bir dönemde "Büyük Şeytan" olarak tanımladığı Amerika ile ittifak kurarak Amerika tarafından güvende olacağını, bu Şeytan'ın ona zarar vermeyeceğini ve böylece bölgedeki Amerika'nın çıkarlarını gerçekleştirmek yoluyla kendi çıkarlarını da gerçekleştirebileceğini sanıyordu! Ancak bu şeytan, tabiilerine, ajanlarına, dostlarına, ortaklarına ve etrafında dönen diğerlerine karşı sessiz kalmamaktadır. Zira Amerika’nın çıkarları gerektirdiği takdirde onlara saldırmaya ve onları yardımsız bırakmaya veya onları terk etmeye hazırdır; çünkü o, "Önce Amerika" sloganını benimsemektedir. 

Amerika, Grönland'ın kendisine verilmemesi durumunda, Avrupa ülkelerini tehdit etmeye başlamış, Ukrayna'yı Rusya'nın elinde acı çekmeye terk etmiş ve Avrupa ülkelerini Ukrayna'ya yardım etme sorumluluğunu üstlenmeye zorlamıştır. Ayrıca Pakistan'da Pervez Müşerref, Navaz Şerif ve İmran Han, Endonezya'da Suharto, Mısır'da Hüsnü Mübarek, Sudan'da Ömer El Beşir ve Suriye'de Beşar Esad gibi kendisine büyük hizmetler sunan ajanlarını da terk emiştir...

Amerika'yı yenmenin sırrı, diğer ülkelerin Amerika ile ittifak kurmamasında, Amerika'nın saldırganlığı ve zorbalığı karşısında sessiz kalmamakta, kararlılık ve ciddiyetle ona karşı koymakta, Amerika'nın hiçbir üssüne izin vermemekte, Amerika için hiçbir yolu kolaylaştırmamakta ve Amerika'yı, sadece kendi toprakları üzerinde egemenliği ve hakimiyeti olan herhangi bir ülke gibi bir ülke olarak görmekte yatmaktadır.

Şimdiye kadar bu ülkelerin bu görevi üstleneceğine dair hiçbir umut ışığı görülmemektedir; tek umut, Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafettir;zira Hilafet Amerika'ya meydan okuyacak, tüm ülkelerin onu tek başına bırakmalarını, onunla ittifak kurmamalarını, kendi topraklarından, sularından veya hava sahasından onun geçişine izin vermemelerini ve onun için üs kurmamalarını sağlayacaktır; bu yüzden Hilafet, kamuoyunu Amerika’ya karşı kışkırtacak, tüm ülkelerle iletişime geçecek ve onları buna ikna edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Rüzgar Eken Fırtına Biçer

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rüzgar Eken Fırtına Biçer

Haber:

Amerikan Dış Politika Konseyi kıdemli üyesi Lawrence Haas,Sky News Arabia'ya verdiği röportajda Amerikan vizyonunu ve Washington'ın pozisyonlarını belirleyen kırmızı çizgileri açıkladı.

ABD ve İran arasındaki gerilime ilişkin temkinli bir okumada bulundu ve askeri müdahalelerin yakın zamanda gerçekleşeceğinden emin olmadığını vurguladı. (Sky News Arabia)

Yorum:

İran'a yönelik ilk saldırılar, Yahudi varlığının İran'ın nükleer silahlarından duyduğu korku nedeniyle başlamıştır; bu nedenle Amerika, Yahudi varlığına İran'a saldırması için yeşil ışık yakmış ve İran'ı zayıflatmak, bölgesel etkisini azaltmak ve onu coğrafi sınırları içinde bir ülke yapmak amacıyla Yahudileri endişelendiren tehdidi ortadan kaldırmak için İran'ın nükleer silah tesislerine yönelik saldırılara katılmıştır.Bakın işte şimdi de Amerika, İran'ın nükleer silahlarla ilgili taleplerine yanıt vermemesi halinde saldırı düzenleyebileceği yönündeki niyetini ve tehditlerini gizlemiyor ve “İran rejimine karşı iç protestolara katılan muhaliflerin öldürülmesinden” dolayı İran üzerindeki baskıyı daha da artırıyor; zira Amerika, İran'ın izole olmasını ve planladığı gibi bölgede herhangi bir genişleme hedefinin olmamasını istiyor.

Amerika tabiileri ve ajanları kullanmakta, onlardan çıkarları sona erdiğinde ise onları hiç umursamamakta, eğer kendisine icabet etmezlerse rollerini sona erdirmek amacıyla onların karşısına duracak başka ajanlara emretmektedir; bu arada ne bunlar ne de diğerleri çarkın döndüğünü ve sıranın kendilerine gelebileceğini hiç düşünmemektedirler!Peki bu ajan ve kuyruk olan yöneticiler, Amerika'nın sadece kendi çıkarlarına hizmet eden şeyleri önemsediğini bilmiyorlar mı?Ayrıca onlar, Amerika’nın peşinden gitseler de sadece Amerika'nın emirlerini yerine getirdiklerinde kendilerinden razı olacağını, aksi takdirde çarkın kendi aleyhlerine döneceğini bilmiyorlar mı?!

Küfrün ve şerrin başı Amerika, daha önceki kavimlerin zannettiği gibi Allah'ı aciz bırakacağını zannettiği gibi Allahu Teala'nın sünnetlerinden muaf olacağını zannediyor. أَفَأَمِنُوا مَكْرَ اللهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ Allah’ın tuzağından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan bir topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından emin olamaz.” [Araf 99] Firavun hani nerede; Ad, Romalılar ve Moğallar hani nerede? Oysa o kavimlerden her biri, yeryüzünde ebedi kalacaklarını sanmışlar ve Allahu Teala’nın tuzağını unutmuşlardı: وَأُمْلِي لَهُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِينٌOnlara mühlet veriyorum. (Ama) bilin ki Benim cezalandırmam çok çetindir!” [Araf 183]

Ama siz ey Müslümanlar ve ey ordular: Kafirler, sizleri milletler arasında izzetli kılan Hilafet Devleti olan devletinizi yıkmak için çalıştılar ve ülkenizdeki çıkarlarını korumak ve kendisiyle izzetli olduğunuz devletinizin geri dönmesini engellemek için başınıza bu yöneticileri diktiler; bu yöneticiler de paralarınızı ve servetlerinizi yağmalasın diye düşmanınıza ülkenin kapılarını ardına kadar açtılar ve düşmanınızın gözlerinizin önünde din kardeşlerinizi öldürmesine destek oldular! Başınıza gelenlere ve bu yöneticilerin yaptıklarına karşı sessiz kalmanız artık yetmez mi: فَذَاقَتْ وَبَالَ أَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ أَمْرِهَا خُسْراًBöylece yaptıklarının cezasını tattılar ve işlerinin sonu tam bir hüsran oldu.” [Talak 9]Çok geç olmadan işlerinizi neden düzeltmiyorsunuz; size ne oluyor? Atalarınız kanlarıyla izzet ve şeref yazmadılar mı? Neden onlar gibi olmuyorsunuz?!Rabbinizin emirlerine uyarak cennete girmekten mi korkuyorsunuz?! Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı gelmekten dolayı cehenneme girmekten korkmuyor musunuz: أَفَلَا تَعْقِلُونَHala akıl erdiremiyor musunuz.” [En’am 32] Allah size yardım etmeyi vaat etmiştir ve sizler Rabbinizin emrini yerine getirirseniz O’nun vaadi gerçekleşecektir. إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ Muhakkak ki Resullerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edeceği o günde yardım ederiz.” [Mümin 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...

El-Burhan'ın Türkiye Ziyareti, İktidarını Pekiştirmeye ve Amerika'nın Planını Uygulamaya Yönelik Bir Görevlendirmedir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

El-Burhan'ın Türkiye Ziyareti, İktidarını Pekiştirmeye ve Amerika'nın Planını Uygulamaya Yönelik Bir Görevlendirmedir

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Üstad İbrahim Müşerref’in Kaleminden

Sudan Geçiş Dönemi Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ın Türkiye'ye yaptığı son ziyaret, siyasi çevrelerde geniş çaplı bir tartışma başlattı; bazıları bu ziyareti bölgesel işbirliği ve desteğin güçlendirilmesi yönünde atılmış bir adım olarak görürken, bazıları ise savaşın gidişatı ve Sudan'da kötüleşen kriz üzerinde sınırlı etkisi olan bir protokol hamlesi olarak değerlendirmektedir. (El Cezire Net)

El-Burhan'ın Türkiye ziyareti, Sudan ordusu, Hızlı Destek Kuvvetleri ve müttefikleri Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in askeri operasyonları askıya aldığına, Kordofan bölgesinde zaman zaman vurkaç saldırılarının yaşanmasının yanı sıra çatışmayı sona erdirmek için 12 Eylül'de Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Amerika’dan oluşan Amerikan “Dörtlü”nün sunduğu yol haritasını kabul etmesi için Sudan hükümetine yönelik uluslararası baskıya tanık olunan bir zamana denk gelmiştir. Zira Hartum, Hızlı Destek Kuvvetleri'ne verdiği destek nedeniyle Abu Dabi'nin katılımını reddetme konusunda ısrar etmektedir. Ayrıca Hızlı Destek Kuvvetleri ile herhangi bir ateşkes kabul edilmemesi yönünde de iç baskı söz konusudur.

El-Burhan'ın on gün içinde üçüncü durağı olan Türkiye'nin başkenti Ankara, aynı ayın 15 ve 18'inde el-Burhan’ın Riyad ve Kahire'yi ziyaret etmesinin ardından 25 Aralık'ta gerçekleşmiş olup bu yurtdışı turu, Hartum üzerindeki artan dış baskı ve ülkenin batısı ile doğusunu birbirine bağlayan Kordofan bölgesindeki ordunun sahadan geri çekilmesi ortamında gerçekleşmiştir. Kayda değerdir ki Türkiye, Sudan'a güvenlik ve savunma alanlarında kapsamlı destek ve yardım sağlamaya durdurmamıştır. Zira bu konuda iki ülke arasında anlaşmalar mevcuttur.

Toplantının ardından Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Türkiye ile Sudan arasında ticaret ve tarımdan savunma sanayii ve madencilik alanlarına kadar birçok alanda işbirliğinin güçlendirileceğini açıklayan bir bildiri yayınladı. Açıklamada, Türkiye'nin, daha fazla insani yardımlar sağlamak yoluyla insani krizle karşı karşıya olan Sudan halkının ihtiyaçlarını karşılamaya devam edeceğine dikkat çekilmiştir.

Resepsiyon merasimine Türkiye tarafından, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın ve Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün'ün katıldığı gözlemlenmiştir.

Geçiş Dönemi Egemenlik Konseyi Başkanı'na Dışişleri Bakan Vekili Muaviye Osman Halid, Genel İstihbarat Servisi Başkanı Korgeneral Ahmed İbrahim Mufaddal ve Savunma Sanayii Genel Müdürü Korgeneral Mirgani İdris eşlik etmiştir.

Karşılama merasiminin ardından, iki ülkenin liderleri ikili bir toplantı gerçekleştirmiş olup akabinde iki ülke heyetleri arasında bir çalışma yemeği düzenlenmiştir (El Cezire, Anadolu Ajansı); burada el-Burhan, Sudan ve Türkiye'nin daha önce mutabakat ve işbirliği memorandumu imzaladığını ancak bunların uygulanmasının yavaş olduğunu belirterek, mevcut ziyaretinin birçok alanda işbirliğinin güçlendirilmesini güvence altına alan mekanizmalar oluşturduğuna işaret etti. Türkiye'nin dünya çapında birçok krizde barışın sağlanmasında üstlendiği rol ışığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Sudan krizine çözüm bulunmasına yardımcı olmasını talep ettiğini belirtti. El-Burhan, ziyaretinin hedeflerinden birinin, değerli bir model olarak gördüğü Türkiye'nin “Terörsüz Türkiye” projesi çerçevesindeki deneyiminden istifade etmek olduğunu vurguladı.

Ekonomi bağlamında el-Burhan, Sudanlı yetkililerin Türk işadamlarının Sudan'a girişini kolaylaştırmak için vize şartlarının kaldırılması konusunda istişarelerde bulunduğunu belirterek, ülkesinin bir sonraki aşamada yeniden yapılanma, altyapı rehabilitasyonu ve enerji sektörü alanlarında Türkiye'nin yeteneklerine ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

El-Burhan, Sudan'daki savaşı durdurma çabalarına ilişkin olarak, savaşı durdurmak için çabalar ve girişimlerden bahsedildiğini, ancak "milis" (Hızlı Destek Kuvvetleri) olarak tanımladığı grupların ve bunların arkasındaki kişilerin varlığının bunun gerçekleşmesini engellediğini belirterek, bu kuvvetlere silahlarını bırakmaları çağrısında bulundu.

Sudan Egemenlik Konseyi'nin “başlangıcından beri savaşı sona erdirmeye çalıştığı ve öne sürülen tüm girişimleri kabul ettiği ancak karşı tarafın reddettiği” eklemesinde bulunarak, savaşın bugün sona erdirilmesinin mümkün olduğunu, ancak Sudan'ın taleplerinin, başta Hızlı Destek Kuvvetleri'nin silahsızlandırılması, belirli yerlerde toplanması, ardından da işlerinin gözden geçirilmesi olmak üzere 2023 Cidde Anlaşması'ndan bu yana değişmediğine dikkat çekmiştir.

El-Burhan, çözümün “Sudanlılar arasında” olması gerektiği gibi siyasi çözümden önce askeri durumun çözülmesi gerektiğini vurgulayarak, çözümlerin birleştirilmesinden bahsedenlerin Hızlı Destek Kuvvetleri'nin varlığının devamından çıkarları olduğunu ifade etti.

Aynı bağlamda el-Burhan, Sudan'ın Suudi Arabistan, Mısır ve son zamanlarda ABD yönetiminin niyetlerine ve Sudan'ın içinde bulunduğu çıkmazın çözülmesine ve çözümün gelecekte sürdürülebilirliğinin sağlanmasına katkıda bulunma yeteneklerine güvendiğini söyledi.

Son olarak el-Burhan, ABD Başkanı Trump'a şu çağrıda bulundu: "Başkan Trump bu yıl barış adamı olmak istiyorsa, Sudan meselesine bakmalı ve bunu çözmelidir. Ona şunu söylüyoruz: Bunu yapabilirsiniz. (TRT Arabi)

Görünen o ki Burhan'ın Ankara ziyareti, -ara vermeden- Amerika'nın sağmal ineği Suudi Arabistan ve Trump'ın gözde diktatörü Mısır Devlet Başkanı Sisi'yi ziyaretinin bir uzantısıdır. Riyad ziyareti siyasi meşruiyetin ve müzakere yolunun kapısını temsil ederken, Kahire ise güvenlik ve egemenliğin derinliğini temsil etmektedir; Suriye ve Lübnan'da bölgesel bir aktör olan Ankara ise Amerika'ya Burhan için ek bir hareket alanı sağlamakta ve ona Sudan halkının geçmiş yenilgileri unutmasını ve şu anda askeri operasyonları durdurmasını sağlayacak bir koz vermektedir. Yani el-Burhan, iki hükümet ve iki orduyla Libya senaryosunu oynayarak Amerika'nın Darfur'u bölme planını uygulamaktadır. İşte bu yüzden askeri operasyonlar durdurulmuştur. Zira insanlara savaşın devam ettiği yanılsamasını verecek eylemler gerekiyordu ki böylece insanlar, Burhan'ın etrafında kenetlensin ve popülaritesini kaybetmesin.

Bu yönetici kılıklı kişiler, siyasi çalışmaya benzeyen mekik diplomasisi yürütüyorlar, ancak siyasi çalışmadan ve devlet adamı vasfından çok uzak kişilerdir; çünkü onlar, kâfir Batı'ya hizmet eden işlevsel devletlerdeki ajanlardır. Çünkü devlet adamı, ümmetinin işlerini gözetir ve yalan ve aldatma nedir bilmez, aksine peygamberlerin yaptıklarını yapar. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأنْبِيَاءُ، كُلَّما هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وإنَّه لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قالوا: فَما تَأْمُرُنَا؟ قالَ: فُوا ببَيْعَةِ الأوَّلِ، فَالأوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فإنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْİsrailoğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefat edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk biatınıza sadakat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 582. Sayı - 14/01/2026

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER