Cuma, 24 Safer 1448 | 2026/08/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Netanyahu’nun ABD Ziyareti… Nedenleri ve Sonuçları!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Netanyahu’nun ABD Ziyareti… Nedenleri ve Sonuçları!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu, 27/7/2026 günü, Yahudi varlığının ve işlediği suçların en şiddetli destekçilerinden biri olarak kabul edilen ABD'li Senatör Lindsey Graham'ın cenaze törenine katılmak üzere ABD'yi ziyaret etti. Ertesi gün, Başkan Trump ile bir araya geldi; bu, Trump’ın 2025 yılının başında ABD yönetimini devralmasından bu yana gerçekleşen sekizinci görüşmesiydi; zira ikisini birbirine bağlayan yakın ve şerir ilişkiler bulunmaktadır.

Nitekim Netanyahu hem kendisinden hem de Demokrat Parti’nin rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’sinden destek aldı; her ne kadar her iki parti de İslam beldelerinin kalbinde yer alan Amerika’nın ileri karakolu ve bölgedeki çıkarlarını korumak için görevlendirilmiş kuduz köpeği olan Yahudi varlığını sınırsız bir şekilde destekleme konusunda rekabet etmiş olsalar da.

Bu nedenle eski Demokrat Başkan Biden, 18/10/2023 tarihinde Yahudi varlığını ziyaret ederek Gazze’ye yönelik saldırısını desteklemiş ve “İsrail olmasaydı, onu kurmak için çalışırdık” demişti.

Yahudi liderler Amerika’nın hedeflerinin farkındadırlar; ancak onlar, bu desteği kendi varlıklarını güçlendirmek, bölge üzerindeki hakimiyetini genişletmek, “Büyük İsrail”i kurmak ve varlığıyla kendi varlıklarının olamayacağı Hilafetin kurulmasını engellemek için kullanmaya çalışmaktadırlar ki böylece Amerika’nın desteğine ihtiyaç duymasınlar ve bağımsızlıklarını elde edebilsinler; nitekim Netanyahu, bunu çeşitli vesilelerle birçok açıklamalarda dile getirmiştir.

Netanyahu, Trump'ın kendisine olan güvenini ve onunla olan ilişkisini kullanmaya çalışmakta ve kendisini Amerika'nın politikalarına müdahale eden veya onun başkanını etkileyen biriymiş gibi göstermek istemektedir; nitekim Trump, Suriye konusunda Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı tutumundan dolayı bir keresinde kendisini azarlayarak şöyle demişti: “Ben Erdoğan'ı seviyorum, o da beni seviyor. Suriye'de bizim için kimsenin yapamadığını yaptı.” Türkiye’ye F-35 uçaklarını satmamasını istediğinde onu bir kez daha azarlamış ve şöyle demişti: “Kimse bana kime neyi satıp satmamamız gerektiğini söyleyemez.” 16/6/2026'da Fransa'da Katar Emiri ile düzenlediği basın toplantısında onu alenen azarlamış ve şöyle demişti: “İsrail'e, Beyrut'a yönelik saldırısının hoşuna gitmediğini ve Netanyahu'nun artık Lübnan'a karşı daha sorumlu davranması gerektiğini bildirdi. Amerika olmasaydı İsrail de olmazdı; ben olmasaydım da İsrail olmazdı.” Amerikan Axios haber sitesi, 1/6/2026 tarihinde iki Amerikalı kaynağa dayandırarak Trump'ın Netanyahu'ya şöyle söylediğini aktardı: “Sen delirmişsin. Ben olmasaydım hapiste olurdun. Kıçını ben kurtarıyorum. Artık herkes senden nefret ediyor. Bu yüzden herkes İsrail’den nefret ediyor.”

Buradan Trump'ın, Netanyahu’ya öfkeli olduğu anlaşılıyor; çünkü hiç kimsenin ona üstünlük göstermesine ya da kendisine karşılık vermesine tahammül edemiyor; her zaman kendini diğerlerinden üstün görüyor ve onlara emir yağdırıyor ve kimse kendisine emir veremez; aksi takdirde yakınlarından biri olsa bile onu ezip geçer.

Yahudi ve Amerikalı kaynaklar; Netanyahu'nun Trump ile görüşmek için iki aydır ısrar ettiğini ancak Trump'ın bunu reddettiğini, nihayetinde suç destekçisi Graham'ın ölümüyle bu fırsatın doğduğunu aktarıyor.

İbranice Maariv gazetesi 31/7/2026 tarihinde şunları bildirdi: “Netanyahu’nun ABD ziyareti, alışılagelmiş karşılama törenlerinden yoksundu; havaalanında kimse onu karşılamadı, kırmızı halı serilmedi; kameralar, gazeteciler, basın toplantısı ve fotoğraf çekimleri de yoktu. Beyaz Saray’a gece hırsız gibi girdi ve arka kapıdan çıktı. Onunla baş başa görüşmedi; aksine aralarında Netanyahu’yu eleştirenlerin de olduğu diğer yetkililerin huzurunda bir araya geldi. Washington'da, Obama dönemindeki en karanlık günlerinde bile benzeri görülmemiş bir aşağılanmaya maruz kaldı. Gazze, Lübnan ve İran dosyalarıyla bağlantılı görüş ayrılıklarının gölgesinde, aralarındaki koordinasyon geriledi. Trump’a Netanyahu’yu zayıf bir konumda gösterme fırsatları çıktı ve Trump bunların hiçbirini kaçırmadı.”

Tüm bunlar; Netanyahu'nun Amerika nezdindeki aşağılık boyutunun yanı sıra onun alçak varlığının Amerika nezdindeki boyutunu ve bunların Amerikan yöneticileri üzerindeki etkisinin ne kadar az olduğunu değerlendirmek için yeterlidir. Çünkü Amerika, sadece kendi çıkarlarını ve hegemonyasını bilir; ne Yahudilerin ne de Yahudi olmayanların, onun sömürgeci hedeflerine uygun olanlar dışında herhangi bir etkisi yoktur. Amerika'yı Yahudiler ve başkaları yönetemez; ancak onu, başkan olarak atadıkları ve başkanın halk tarafından seçildiği söylensin diye halkın seçmesini sağladıkları bir kişi aracılığıyla sermaye sahipleri yönetir ki böylece Amerika’yı kimin yönettiği gerçeğini örtbas edebilsinler ve insanları bu ülkenin özgür ve demokratik olduğu şeklinde aldatabilsinler.

Basit Müslümanları, Yahudilerin Amerika'nın kararları üzerinde egemen oldukları şeklinde kandırıyorlardı; ancak Trump, Yahudilerin hakikatini ve onların vahşi sömürgeci siyasetinin aracından başka bir şey olmadıklarını açığa çıkardı. Amerika'nın, bu politikayı İslam beldelerinde uygulamaya başlamadan önce, kendi yerli halkına karşı uyguladığı, onlardan on milyonlarcasını katlettikleri, topraklarına el koydukları ve bunu Güney Amerika ülkelerinin halklarına karşı da uyguladığı bilinmektedir ki Venezuela ve Panama bunun iki canlı örnekleridir; ayrıca Meksika’nın %55’ini işgal etmiş, Kore ve Vietnam’da da bunu uygulamış ve Yahudiler ve onların etkisi hakkında hiç söz edilmemiştir.

Netanyahu, her ne kadar İran'a karşı savaşı körüklemek için Amerika'ya gitmiş olsa, iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmasını istemeyip bunu açıkça ilan ederek gizlemese, İran rejiminin yıkılıp onun yerine kendi varlığını tehdit etmeyen, kendisinden üstün olmayan ve kendisiyle normalleşen bir rejim getirmek istese; muhalefeti teşvik edip onlarla temas kursa, hatta Şah'ın oğlunu 2023 yılında kendi varlığını ziyaret etmesi için çağırıp İran rejimine karşı çalışmak, onu iktidara getirmek ve varlıklarıyla olan ilişkileri babasının döneminde olduğu gibi eski haline geri döndürmek için güvenlik yetkilileriyle koordinasyon kurmasını sağlasa da, ancak Netanyahu'nun çapı aşağılık olarak kalmaya devam edecektir.

Görünen o ki Netanyahu bu sefer başka bir amaçla gitmiştir ki o da; Trump ile ilişkilerini düzeltmeye çalışmak ve yeniden onun desteğini kazanmaktır; zira Netanyahu, önümüzdeki Ekim ayında yapılacak Knesset seçimlerine girmenin eşiğinde olup Trump’ın kendisini azarlaması ve eskisi gibi destek vermemesi üzerine içerideki konumu sarsılmış durumdadır. Ancak Yahudi varlığının iğrenç gerçek yüzü, Gazze’de işlediği vahşi katliamlar, aç bırakma politikası ve çocukları, kadınları, hastaları ve esirleri öldürmesi nedeniyle birçok Amerikalının nazarında ortaya çıkmıştır. Hatta İran’a karşı savaşın Amerika’nın savaşı değil, Yahudi varlığının savaşı olduğunu ve Trump’ı bu savaşa itenin Netanyahu olduğunu iddia ediyorlar. Son Amerika ziyareti sırasında yapılan bir ankete göre, Amerikalıların %49’u -ki bunların arasında Trump seçmenlerinin %23’ü ve demokratların %74’ü de vardır- onun tutuklanıp yargılanmasını destekliyorlar ve Yahudi varlığını Gazze’de soykırım işlemekle suçluyorlar; bu oran, Amerika tarihinde ilk kez ortaya çıkmıştır.

BM İnsan Hakları Sözcüsü, 29/7/2026 tarihinde ülkelerden, Batı Şeria’daki Filistin halkını korumak için harekete geçmelerini talep ettiği gibi daha önce de Yahudi varlığına karşı askeri olarak harekete geçilmesini talep etmiş ve BM Şartı’nın ona Gazze’deki soykırımı durdurma hakkını verdiğini belirtmişti. Ancak Müslümanların başındaki yöneticilerde en ufak bir onur bile yoktur; aksine askeri harekete çağrı yapanlarla savaştılar ve Yahudi varlığıyla ilişkilerini sürdürdüler; dolayısıyla onlar da Netanyahu ile aynı olup onun suçlarına ortaktırlar.

Eğer bölge ülkeleri askeri harekete geçmiş olsalardı, Netanyahu ve rejimi bu yaptıklarını asla yapamazlardı. Ama bu ülkelerin yöneticileri, yoldan sapmış ve doğru yoldan uzaklaşmış kötülerdir. Dolayısıyla bu yöneticilerden ve rejimlerinden kurtulmaktan ve Yahudiler hakkında Allah'ın şeriatıyla hüküm verecek muhlisleri getirmekten başka bir kurtuluş yoktur.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-611. Sayı-05/08/2026

Devamını oku...

Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi, Zorla Dayatılan Yasalar ile Değil İslam Kardeşliği ile Olur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi, Zorla Dayatılan Yasalar ile Değil İslam Kardeşliği ile Olur

Haber:

Terörsüz Türkiye süreci kapsamında hayata geçirilecek yasal düzenleme tamamlandı. 12 maddeden oluşan çerçeve yasanın adını ve yasa tasarısındaki ayrıntıları aktardı. Çerçeve yasanın adı, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi olarak belirlendi. (04.08.2026 https://www.ntv.com.tr/)

Yorum:

Türkiye’deki kapitalist sistem ve rejim, kendi ürettiği milliyetçiliğe ve yıllarca milliyetçilik ve ulusalcılık teraneleri ile bozduğu İslam kardeşliğine 12 maddelik gibi sadece kâğıtta kalacak bir yama ile pansuman yapmaya çalışıyor, iyileştirmeye ya da tamamen çözmeye değil. Zira toplumsal dayanışma ve toplumsal bütünleşme çıkarılacak yasalar ile değil, inançla, ikna ile olur. Kaldı ki milli dayanışma ve toplumsal bütünleşme Erdoğan’ın siyasi hırsı için olacağından dolayı ebedi değil, geçici olacaktır. Yarın başka birinin siyasi hırsı için toplumsal bütünleşme ve dayanışma heba ve feda edilecektir. Dahası Kürt meselesini çözmek Erdoğan’ın elinde değildir, onu üreten İngiltere ve ondan miras alan Amerika’nın elindedir. Bugün Amerika, çıkarı için Kürt meselesine geçici pansuman yapabilir ya da aspirin verebilir ama hastalığa ebediyen iyileştirmeyecektir ki iyileştiremezdir de zaten.

Kardeşliği perçinleyecek adımlar atılması elbette güzeldir ama sırf içerideki siyasi hedefler için böylesi adımlar atılırsa güzel olmaz, güzel olmasını da bir kenara bırakalım ebedi olmaz. Kaldı ki hastalığın ve pisliğin kaynağı olan Kapitalist sistem, bu hastalığa derman olamaz. Eğer Erdoğan, siyasi hedefleri ve hırsları için değil, tıpkı Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yaptığı gibi düşmanlara karşı cepheden cepheye koşmak için iç cepheyi güçlendirmek istiyorsa, bunu hastalığın kaynağı olan kapitalizmden doğan yasalar ile değil ancak İslam ile yapabileceğini bilmelidir. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem dışarıda cihat etmek ve İslam’ı dünyaya taşımak için iç cephede Ensar ile Muhacirler arasında kardeşlik ilan etmiştir. Yabancı devlet başkanlarını Osmanlı sembolleriyle karşılayan, stadyumlara Osmanlı halifelerinin koreografisini yansıtan Erdoğan, eğer gerçekten Osmanlı Halifelerini örnek alıyorsa, bir numaralı İslam düşmanının koluna girmek, pis ve kirli ayaklarının altına kırmızı halılar sermek, şaşalı bir şekilde karşılayıp törenler düzenlemek yerine Amerika Birleşik Devletleri'ni vergiye bağlayan Osmanlı Halifesi III. Selim gibi ABD’yi vergiye bağlamalı, Filistin’i işgal eden Yahudi varlığı ile diplomatik ilişkileri sürdürmek ve masa altından ticari ilişkilere devam etmek yerine Sultan Abdülhamid gibi Filistin’i korumalıdır.

Erdoğan 12 maddelik insan yapımı yasa ile Türkiye’de dayanışma ve bütünleşmeyi tesis edebileceğini sanıyorsa yanılıyor. Yasa ile kardeşlik tesis edilemez. Yasa çıkarıldığı zaman milliyetçilik ve ulusalcılık yok mu olacak? Asla. Kaldı ki zaten öyle bir niyeti de yok. Tek amacı, siyasi hedefi ve hırsını gerçekleştirebilecek bir ortamı hazırlamaktır. Bunun yolu da şu aşamada Kürtlerin oyunu almaktan geçiyor. Yoksa Erdoğan’ın yeni mi aklına geldi Türkiye’de insanlar arasında dayanışma ve bütünleşmeyi tesis etmeyi. 24 senedir neredeydi. O zaman insanlar arasında dayanışma ve bütünleşme tesis edilmesine ihtiyaç yok muydu? O zaman yoktu da şimdi mi var? 2015’te sırf siyasi amaç uğruna anlaşma masasından kalkmadı mı?

O yüzden Türk halkı, Erdoğan’ın çıkaracağı bu yasanın toplumsal dayanışma ve bütünleşmeyle hiçbir ilgisinin olmadığını bilmelidir. Zira birincisi hastalığın başı olan kapitalizmle toplumsal dayanışma ve bütünleşme sağlanmaz. İkincisi siyasi amaç için böyle bir proje hayata geçirildiği için ömrü kısa olur. Eğer gerçekten toplumsal dayanışma ve bütünleşmenin sağlanması isteniyorsa o zaman İslam akidesi temelinde yapılmalıdır. Bunun yolu da İslam akidesini hayatın her alanında uygulayacak olan Raşidi Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Kokuşmuş Bir Rejim Cennet Vaat Ediyor ve Hayata Atılma Çağındaki Gençler İse Cehennemin Hakikatini Açığa Çıkarıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kokuşmuş Bir Rejim Cennet Vaat Ediyor ve Hayata Atılma Çağındaki Gençler İse Cehennemin Hakikatini Açığa Çıkarıyor

Haber:

Geçen Çarşamba akşamı, İspanyol ve Faslı medya kuruluşları, son birkaç gün içinde yaklaşık 1.500 Faslı göçmenin yüzerek Ceuta kentine ulaşmayı başardığını bildirdi.

Ancak kriz Perşembe günü daha da şiddetlenmiş olup çoğu genç olan büyük göçmen kalabalıkları, yüzerek ya da yürüyerek Ceuta kentine ulaştığı gibi toplam sayı da yaklaşık 60 bin göçmene ulaşmıştır.

Kurban sayısına ilişkin son güncellemede, İspanya hükümetinin Ceuta (Sebte) temsilcisi, sınırın İspanya tarafından 57 cesedin çıkarıldığını belirterek Fas tarafında da başka kurbanların bulunma olasılığına dikkat çekmiştir. Bazı kurbanların boğularak hayatını kaybettiğini, diğerlerinin ise sınır çitinin uzandığı dalgakırana tırmanmaya çalıştıkları sırada ezildiklerini açıklamıştır. Daha önceki kurbanların verileri, 34 kişinin vefatına işaret etmektedir. (El Cezire, 30/07/2026)

Yorum:

Faslı gençler, fesadın içinde boğulmuş zorba hırsızlar rejiminin ürettiği cehennemden kaçarak bir meçhule doğru denize açılmaktadır; zira bu rejim, muazzam zenginliklerine rağmen Fas topraklarını, yoksulluk, sefalet, cehalet, hastalıklar, işsizlik, ailelerin dağılması, rezilliklerin yayılması, suçun yayılması, yöneticinin zorbalığı ve yöneticinin çevresinin adaletsizliği cehennemine çevirmiştir; rejimin çöküşünün rakamsal göstergeleri de işlediği korkunç suçların şahididir. Bloomberg Ekonomi Bülteni’ne göre, 2025 yılı sonunda genç işsizlik oranı %37,2 ile tarihsel olarak en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Fas Merkez Bankası’nın 2025 yılı sonuçlarına ilişkin resmi olarak yayınlanan yıllık raporu, gençlerin istihdam krizinin devam ettiğini teyit etmektedir; zira rapora göre, şehirlerdeki bu grubun işsizlik oranının %48’in üzerine çıktığı kaydedilmiştir. Yüksek öğrenim diplomasına sahip gençlerin işsizlik oranına gelince; çalışanların çalışma koşullarının işi yasal bir köleliğe ve maskeli bir işsizliğe dönüştürüldüğüne atıfta bulunularak istatistiki bir araştırmaya göre, %61,2 gibi korkutucu bir seviyeye ulaşmıştır. Fas'taki iş gücünün beşte biri, kapitalizmin ihtiyaçları giderildikten sonra birbiri ardına acı işsizliğe terk edilen mevsimlik işçilerden ibarettir; insanların yoksulluğu ise öyle şiddetlenip çığırından çıkmıştır ki, yoksulluk bile onların yoksulluğundan şikâyet eder bir hale gelmiştir! Yardım başvurusunda bulunan yoksul aile sayısı 4 milyonu aşmış olup bu ürkütücü rakam, toplam aile sayısının %45’ini oluşturmaktadır. Köy ve şehir halkından azımsanmayacak bir sayının durumundan haberdar olunmadığı da bilinmelidir; bu da bu ülkeyi kemiren yoksulluk ve sefaletin boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu ise Fas'taki rejimin yol açtığı yıkım selinden sadece tek bir damladır!

Sahte verileri, içi boş söylemleri ve yalan terimleri bırakın artık; zira felaket, kelime oyunları ve terimlerin tılsımlarıyla gizlenemeyecek kadar çirkindir. Fas halkının kapkaranlık aşırı yoksulluğunu, Atlas ve Rif bölgelerinde, hatta içme suyundan bile mahrum olan, halkının yiyeceği kendi karnını doyuran ve elbiseleri yamalı olan mağara sakinlerinde çıplak bir gözle görülmektedir. Orada eğitim ve ilaçtan söz etmek abesle iştigal ve bir lüks sayılır. Sonra da Fas'ın büyük şehirlerinde ve metropollerinde felaketin diğer unsurları da tamamlanmaktadır; zira buralarda kutu ve sandıklar gibi yan yana dizilmiş ve yıkılmaya yüz tutmuş derme çatma viraneler vardır; buralarda senin için bitmek bilmeyen trajedi çeşitleri vardır; aç, yalınayak, üstsüz başsız, bir deri bir kemik kalmış halde başıboş dolanan ve çaresizlikleri içinde zilletle dilenen yüz binlerce muhtaç yaşlı vardır; yol kenarlarında açlıktan kıvranan yavrularını doyurabilmek için ellerindeki son kumaş parçalarını da satan yüz binlerce dul ve boşanmış kadınlar vardır; bir lokma ateş ve bir yudum katran toplayabilmek için kendi ağırlıklarının katbekat fazlası yükleri taşıyan yüz binlerce küçük çocuk vardır; dini ile dünyaları ifsat edilmiş, işsizliğin ve avareliğin pençesine itilmiş ve yersiz yurtsuz bırakılmış milyonlarca genç vardır; nitekim bu gençler, içinde bulundukları cehennemden kaçarken denizlerde yutulmasalar bile, zararlı rejimler yüzünden yollara saçılmış ve duvar diplerine sinmiş insani birer enkaz haline geldikleri gibi çöp kutularında kedi ve köpeklerle yarışarak bir lokma yiyecek kırıntısı arayan unutulmuş birer başıboş kalabalık haline gelmişlerdir!

Ömrüne yemin olsun ki, ıslah ve düzeltme çabalarıyla çözülemeyen sorun, Müslüman ülkelerdeki kokuşmuş bu meşum rejimlerdir; bunlardan kurtulmanın tek yolu, onlardan kurtulmak, habis tohumlarını kökünden söküp atmak ve içerisinde hayatımızın gerçeği ve kurtuluşumuzun yolu olan Hilafetimizin yapısını kurup temiz ve saf olan İslami hayatımızı yeniden başlatarak İslam’ın güzel tohumunu yeniden ekmektir.

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ
Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?” [Maide 50]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâcî Muhammed

Devamını oku...

Göç ve Ölüm Kafileleri İktidar Rejimlerinin Alnına Vurulmuş Bir Utanç Lekesidir

50 binden fazla Faslı Müslümanın İspanya’ya geçme ümidiyle İspanya işgali altındaki Septe (Ceuta) şehrine doğru gerçekleştirdiği göç sahneleri yürekleri burkan sahnelerdir, acı vericidir. Bu acı verici sahneler, yerleri yatak, gökyüzünü yorgan yapan ve kursaklarından geçecek bir lokma bulamayan göçmenlerin içine düştüğü zillet ve çaresizliği gözler önüne sermiştir. Günler süren ıstırap, aşağılanma ve kırılganlığın ardından 68 kişi hayatını kaybetmiş, 48 bin kişi ise geri dönmek zorunda kalmıştır.

Bu manzara, İslam dünyasındaki yöneticilerin savaşlar, katliamlar, yoksulluk ve açlıkla hayatlarını adeta bir cehenneme çevirdiği Müslümanların, onurlu bir yaşam arayışıyla Avrupa’ya doğru gerçekleştirdikleri ölüm ve göç yolculuklarını yeniden hafızalara kazımıştır. Tunus, Fas, Libya, Cezayir, Sudan, Somali, Suriye, Filistin, Lübnan, Irak ve diğer yerlerden dalga dalga gelen bu göç dalgaları uzun yıllardır tek bir gün bile durmamıştır. Nice çocuklar vardır ki cansız bedeni suyun yüzeyinde yüzmüş, sahile vurmuş veya balıklar tarafından yutulmuştur! Nice yiğit gençler çıkıp bir daha geri dönmemiştir! Ve nice kadınlar vardır ki, ezilmişlik, yoksulluk ve sokak hayatının getirdiği uzun ağlamalardan sonra gözyaşları kurumuştur!

Bunlar sadece gözleri değil, kalpleri de ağlatan manzaralardır. Bu insanların tek suçu, halkları hakkında Allah’tan korkmayan, haklarında hiçbir ahit ve yemin gözetmeyen yöneticilerin idaresi altında yaşamalarıdır. Bu yöneticiler gençleri işsiz, gelirsiz ve onursuz bırakmış; geri kalan halkın da rızkını ve geçimini zorlaştırarak insanların hayatını dayanılmaz bir hale çevirmişlerdir.

Genç nüfus, yaşlı Avrupa başta olmak üzere dünyadaki pek çok ülkenin mahrum olduğu ve sürekli planlarla, programlarla sahip olmaya çalıştığı bir beşerî zenginlik iken; bizim yöneticilerimiz, ülkeleri işsizlik, yoksulluk ve kahra boğarak bu zenginliği ve nimeti bir azaba ve cezaya dönüştürmüşlerdir. Hatta göç, ümmetin çoğu gencini uykusuz bırakan bir saplantı haline gelmiştir!

Halbuki Müslüman beldeler, Hilafet döneminde ilim, rızık ve onur arayanlar için dünyanın kıblesi ve uğrak yeri olmuştur. Çünkü o zaman bu ülkeler, Hak ve Adalet olan Rablerinin şeriatıyla yönetiliyorlardı. Sömürgeci kâfir Hilafet’i yıkıp yerine Allah’ın hükümlerini askıya alan yöneticileri iş başına getirdiğinde ise tablo tersine dönmüş; ümmet yoksulluk, zillet ve sıkıntıyla karşı karşıya kalmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124]

Bu sebeple ümmet, İslam’ı uygulamak için Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmaya ve Raşidi Halifelerin uyguladığı gibi İslâm’ı hayatın her alanında uygulamaya bugün her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Olaylar, tarih ve tecrübeler, İslam’ın kaydettiği gibi Hilafet’in, İslam Ümmetinin onurlu bir hayat sürmesinin dün olduğu gibi bugün de yegâne yolu olduğunu kanıtlamıştır. Hilafet, gençlerini bütün dünyanın bize gıpta edeceği bir servete dönüştürecek; onunla ülkemiz yine dünyanın kıblesi ve Allah’ın yeryüzündeki cenneti haline gelecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ“O ülkelerin halkı iman etseler ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.” [Araf 96]

Devamını oku...

Hükümetin Port Sudan’da Su ve Elektrik Tedarik Edememesi, Uygulanan Sistemin Başarısızlığını ve Yöneticilerin Yozlaşmışlığını Kanıtlıyor

Port Sudan şehri, sıcaklıkların 50 santigrat dereceye yükseldiği bu günlerde gerçek bir çileyle karşı karşıyadır. Sıcaklıklar halk arasında yaralanmalara ve çok sayıda bayılma vakasına yol açmıştır; buna karşın hükümetin açık bir acziyet içinde olduğu ve hiçbir etkili çözüm ya da tedbir ortaya koyamadığı görülmektedir.

Port Sudan’da ve hatta tüm Sudan’da yaşanan su ve elektrik krizi, sistemin başarısızlığı ve yöneticilerin yozlaşmışlığının bir sonucudur. Kızıldeniz Eyaleti tek başına stratejik zenginlikler ve doğal kaynaklarla doludur, ülkenin en önemli ekonomik damarı konumundadır. Ülkenin ana limanı ve fiilî idarî merkezi burada bulunmaktadır. Ayrıca Kızıldeniz ve Erbaat Barajı gibi su kaynaklarıyla çevrilidir. Buna rağmen halk, günde 18 saati aşan elektrik kesintileri ve ciddi su sıkıntısı yaşamaktadır. Oysa günümüzde enerji sorunlarına yönelik uygulanabilir ve ekonomik çözümler mevcuttur. Güçlü bir irade olsaydı enerji sorunları uygun maliyetlerle çözülebilirdi. Ancak hükümet, su dağıtım şebekelerini yenilemediği ve baştan beri halkın sorunlarını çözmeyi hedeflemediği için başarısız olmuştur.

Boğucu su krizini ve sürekli susuzluğu tedavi etmek hükümetin gündeminde yer almamaktadır; temiz içme suyu zorlukla ve yüksek fiyatlarla elde edilmektedir. Şehirdeki evler tatlı su şebekelerinden mahrumdur ve evlerdeki günlük evsel ihtiyaçlarda kullanılmak üzere deniz suyunu arıtan gelişmiş tuzlatesisleri bulunmamaktadır.

Bütün bunlar, devletin üzerine kurulduğu yönetim sisteminin tam anlamıyla başarısız olduğunu ve yöneticilerin, kendileri için istediklerini halk için istemeyen kimseler olduklarını göstermektedir. Bugün uygulanan başarısız sistem, yöneticiyi halkın hizmetkârı değil; yetki ve serveti elinde toplayan, hizmet edilen bir efendi hâline getirmektedir. Halkı yoksullaştırmakta ve onları köleleştirmektedir.

Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nde ise, yönetici ümmetin çobanı ve hizmetkârıdır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Böylesi bir İmam, ümmet susuzluk ve elektriksizlik çekerken ümmetin parasıyla evine elektrik ve su sağlanmasına asla razı gelmez. Çünkü o, kendisine hizmet edilen bir efendi değil, Rabbinin rahmetini uman ümmetin bir hizmetkârıdır. Şayet olağanüstü bir durum söz konusuysa, bunun yükünü herkes paylaşmalıdır; hatta yönetilenlerden önce yöneticiler bunun yükünü çekmelidir. Çünkü ülkeyi bu duruma sürükleyen onların ihanetleri ve başarısızlıklarıdır. Kaldı ki elektrik ve su kaynakları kamu mülkiyetine giren mallardandır. Bunların aslında bütün insanlara ya ücretsiz ya da maliyetine ulaştırılması gerekir. Çünkü bunlar toplumun ortak hakkıdır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ؛ فِي الْكَلَإِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mera, su ve ateş”

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak hükümetten hesap soruyor ve insanları gütmedeki ihmalkârlığı ve acziyetinin tehlikesi konusunda onu uyarıyor ve insanların sorunlarının çözümünün ancak, adalet ve gözetim sistemi olan yüce İslam sisteminde olduğunu vurguluyoruz. O yüzden Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulması tüm Müslümanlar üzerine farzdır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır: وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً“Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

Devamını oku...

Keşmir Yanıyor: Masum Sivillere Yönelik Vahşi Baskı, Ulus Devletin ve Laik Kapitalist Sistemin Başarısızlığını Gözler Önüne Seriyor, Ümmeti Sadece Hilafet İslami Akide Üzerinde Birleştirebilir

27 Temmuz 2026’da, aralarında Rangers ve Federal Muhafızlar ile polisin de bulunduğu devlet güçleri; silahsız Keşmirli protestoculara ateş açtı. Rawalakot’ta 50 gün süren oturma eyleminin ardından müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Muzaffarabad’a doğru uzun bir yürüyüş başlatan bu kitleye yönelik saldırıda onlarca protestocu hayatını kaybetti. Yöneticiler, halkın bu protestosunu siyasi yollarla çözmek yerine “Sert Devlet” politikasını benimsemiş ve aşırı güç kullanımına başvurmuşlardır. Bunun yanı sıra interneti kesmişlerdir, temel ihtiyaç maddeleri, yakıt ve doğal gazın girişine kasıtlı olarak engel olarak halkı kolektif cezalandırmaya tabi tutmuşlardır. Devlet ve medya aygıtı, sivil ölümlerini tamamen gizlerken, hükümet de göstericilere karşı karalama kampanyası yürütmüştür. Bu durum Keşmirli Müslümanlar ile silahlı kuvvetler arasındaki tehlikeli derin ayrışmayı daha da tırmandırarak devletin gücünü zayıflatmıştır.

Bu güvenlik ve siyasi kriz, aslında doğal olmayan laik kapitalist sistemin bir sonucudur. Bölgesel kimliğe dayalı milliyetçilik ve yapay sınırlar üzerine kurulan ulus devlet anlayışı, farklı etnik ve bölgesel toplulukları gerçek anlamda birleştiremez. Yöneticiler; Keşmirli Müslümanları kuşatma ve mermilerle toplu halde cezalandırarak insana değer vermediklerini kanıtlamışlardır. Bu durum, fikri olarak iflas etmiş bir devletin ve otoritesini “Sert Devlet” sloganı altında zorla kabul ettirmeye çalışan başarısız bir sistemin açık kanıtıdır.

Devam eden bu krizin ortasında ve halkın öfkesi tırmanırken, ilgili şer’i hükümleri ve İslam’ın ümmete sunduğu alternatif sistemi ortaya koymak zaruridir:

1- Sömürgecilerin çizdiği sınırları kimliğin temeli yapmak küfür anlayışıdır. İslam; kavmiyetçilik, milliyetçilik ve kabilecilik gibi bütün asabiyet türlerini kesin şekilde haram kılmıştır. Çünkü bunlar İslam ümmetinin birliğini parçalarlar. Bölgesel milliyetçilik, başka bir bölgesel milliyetçilikle bertaraf edilemez; zira her ikisi de aynı sahte temel üzerine kuruludur ve her ikisi de İslam’da haramdır. Programımız ulus-devlet değil, yapay sınırları ortadan kaldıran ve tüm Müslümanları tek bir sancak altında birleştiren İslam olmak zorundadır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَغْضَبُ لِعَصَبَةٍ، أَوْ يَدْعُو إِلَى عَصَبَةٍ، أَوْ يَنْصُرُ عَصَبَةً، فَقُتِلَ، فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ“Kim körü körüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gazaplanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım ederse, cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” [Müslim] Allah Subhânehu ve Teâlâ da Müslümanların birliğinin temelini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan etmektedir:

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ“Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

2- Bu kriz, yalnızca birkaç siyasetçinin veya askeri liderin başarısızlığının sonucu değildir; doğrudan seküler demokratik sistemin özündeki başarısızlığın bir sonucudur. Belucistan’dan Pencap’a kadar bu devlet, ümmetin daha önce reddettiği gayrimeşru yönetim düzenini farklı bölgelerde yargı dışı uygulamalarla ayakta tutmaya çalışmaktadır. Baskının temel nedeni, demokrasinin yasama egemenliğini insanlara vermesidir. Bu nedenle siyasi ve askeri liderlik, kendi isteklerine göre kanunlar çıkarabilmek için hileli seçimler ve diğer taktiklerle yasama meclislerini kontrol etmeye çalışmaktadır. Oysa İslam’da egemenlik yalnızca Allah’a aittir ve beşerî kanun koymak haramdır. Demokrasi ise bozuk bir elit sınıfa kendi heveslerine göre kanun yapma yetkisi vermekte ve bozgunculuğu hukuk kisvesi altında meşrulaştırmaktadır. Bu nedenle mücadelemizin hedefi yalnızca anayasal reformlar veya kişilerin değişmesi üzerine değil; demokratik kapitalist sistemin tamamen ortadan kaldırılması üzerine yoğunlaşmalıdır.

3- Bu yozlaşmış sistemi sona erdirmek için ümmet, mücadelesini Medine’de ilk İslam devletini kuran Efendimiz Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sireti üzerine inşa etmelidir. O yüzden mevcut sistemi içeriden düzeltmeye çalışmak veya rastgele şiddete başvurmak, yalnızca sıkıntıları artıracak ve yönetici elitleri daha da güçlendirecektir. Nebevi metoda göre sistemi değiştirmek açık fikri ve siyasi aşamalardan oluşur: Organizeli bir örgüt kurmak, fikri ve siyasi mücadele ile kamuoyu oluşturmak, güç ve kudret ehlinden nusret talep etmek. Daha da önemlisi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hiçbir zaman bozuk sistemi meşrulaştırmamış ve ashabına yönetici sınıfa karşı rastgele silahlı mücadele başlatmalarını emretmemiştir.

4- Tüm İslam beldelerinde yöneticiler, seküler kanunlarla yönettikleri ve Batı hegemonyasına hizmet ettikleri için gerçek bir liderlik sunmakta başarısız olmuşlardır. İslam, her Müslümana Hilafet’i kurmak için siyasi mücadele vermeyi farz kılar. Hilafet, ümmeti tek bir siyasi yapı altında birleştirecek ve onun maslahatlarını koruyacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Halifenin rolünü şöyle tanımlamıştır:

إِنَّمَاالْإِمَامُجُنَّةٌيُقَاتَلُمِنْوَرَائِهِوَيُتَّقَىبِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim]

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti’nin Keşmirli Müslümanlara, Pakistan halkına ve tüm İslam Ümmetine mesajı şudur:

A- Aydınlara ve nüfuz sahibi şahsiyetlere: Bu yapay kapitalist demokratik sistemi reddedin. Yozlaşmış yöneticilerden hesap sorun, onların “Sert Devlet” ajandasını ifşa edin ve Hilafeti kurmak için yürüttüğü fikri çatışma ve siyasi mücadelede Hizb-ut Tahrir’e destek olun.

B- Güç ve kuvvet sahiplerine: Silahlı kuvvetlerdeki samimi subaylar, kendi halkına silah doğrultan yöneticilere itaat etmekten kaçınmalıdır. Şer’î görevinizi yerine getirin ve Raşidi Hilafet’i kurması için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin. Ümmeti parçalanma ve zillet uçurumundan kurtarabilecek, onu yeniden tek bir devlet ve tek bir halife altında birleştirebilecek yegâne sistem Hilafettir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER