Cuma, 15 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD Borcunun 40 Trilyon Dolara Yaklaşması

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD Borcunun 40 Trilyon Dolara Yaklaşması
Küresel Finans Sistemini Çökmekle Mi Tehdit Ediyor?

ABD borcu artık yalnızca Washington'daki federal bütçeyi ilgilendiren bir iç mesele değildir, aksine küresel ekonomideki en hassas dosyalardan birine dönüşmüştür. (ABD Hazine Bakanlığı’na – federal borç verilerine göre) ABD’nin toplam federal borcunun 40 trilyon Dolara yaklaşması şu soruyu akla getiriyor: Bu borcun bedelini kim ödeyecek? Piyasalar, Washington’un bu borcu kontrol altına alma kabiliyetine olan güvenini kaybetmeye başlarsa ne olur?

ABD Hazine Bakanlığı verileri, federal borcun 40 trilyon Dolar seviyesine yaklaştığını ortaya koyarken; bu veriler, kamu tarafından taşınan borç (yani ABD hükümetinin kendi dışından borç aldığı toplam tutar) ile iç kamu borcu (yani ABD Hazine Bakanlığı tarafından ihraç edilen ve Sosyal Güvenlik İdaresi, sağlık sigortası fonları ve benzerleri gibi nakit fazlası olan çeşitli devlet fonları tarafından satın alınan tahviller) arasında ayrım yapılmaktadır. Hazine Bakanlığı, borcun kamuya ait varlıklar ile hükümet içi varlıklar arasındaki dağılımı da dahil olmak üzere, borç verilerini günlük olarak sağlamaktadır.

Bu borç tek bir krizin sonucu olarak birikmemiştir; aksine on yıllardır tekrarlanan (bütçe) açığının bir sonucudur; yani ABD hükümeti, birçok yılda gelirlerden topladığından daha fazla harcama yapmıştır. Harcama gelirleri aştığında, Hazine Bakanlığı açığı finanse etmek için tahvil ve hazine bonosu ihraç eder. Yıllar geçtikçe, bu borçlanmalar birikerek federal borcu oluşturur.

Askeri harcamalar, insani yardım programları, sağlık hizmetleri, ekonomik krizler, teşvik paketleri, sonra bizzat borcun faiz maliyetindeki artış gibi bu süreçte birçok faktör birbiriyle iç içe girmiştir.

Kongre Bütçe Ofisi'nin en son tahminleri, ABD federal bütçe açığının 2026 mali yılında yaklaşık 1,9 trilyon Dolara ulaşmasını beklerken, mali yıl sonunda kamu borcunun yaklaşık 31,75 trilyon Dolara ulaştığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca mevcut yasalar ve politikalar devam ederse, ofis, kamunun taşıdığı borç oranının 2036 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın %120’sine yükseleceğini beklemektedir. Hükümetin iç borcu ise 7,72 trilyon Dolardır.

İşte gerçek sorun da burada yatmaktadır: ABD sadece birikmiş devasa bir borçla karşı karşıya değildir, aynı zamanda eski borca yeni borç ekleyen sürekli bir yıllık açıkla da karşı karşıyadır. Sorun, borcun büyümesinin, ekonominin ve devlet gelirlerinin bunu taşıma kapasitesinden daha hızlı hale geldiğinde başlar. İşte burada faiz (riba), yalnızca bir maliyet olmaktan çıkarak sorunu daha da kötüleştiren bir faktöre dönüşür. Çünkü borç ne kadar artarsa, faiz de bir o kadar artar. Faiz ne kadar artarsa da, devlet harcamaları da bir o kadar artar. Gelirler aynı ölçüde artmazsa, açık da artar, hükümet yeni borçlanmaya ihtiyaç duyar ve böylece bir döngü oluşur.

Hazine Bakanlığı verileri, federal borç üzerindeki faiz ödemelerinin ABD bütçesinde son derece önemli bir kalem haline geldiğini ortaya koymaktadır.

ABD ekonomisi bu çıkmazdan kurtulabilir mi?

Teorik olarak evet; ancak seçeneklerin tamamı siyasi ve ekonomik açıdan maliyetli olup, Washington'ın önünde dört ana yol bulunmaktadır:

Birincisi: Harcamaların kısılması: Bu doğrudan bir seçenektir; ancak özellikle sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri ve savunma konuları söz konusu olduğunda siyasi açıdan son derece zordur.

İkincisi: Gelir ve vergilerin artırılması: Hükümet, vergiler yoluyla gelirleri artırabilir veya bazı muafiyetleri kaldırabilir; ancak bu, siyasi, ekonomik ve toplumsal direnişle karşı karşıya kalabilir.

Üçüncüsü: Daha yüksek bir ekonomik büyüme sağlamak: Bu, en az acı veren bir senaryodur; zira ekonomi, borcun büyümesinden daha hızlı büyürse, borç tamamen ödenmeden bile borcun GSYİH'ye olan oranı düşebilir.

Dördüncüsü: Enflasyon: Enflasyon bazı eski borçların reel değerini azaltabilir, ancak bu bedava bir çözüm değildir; zira faiz oranlarının yükselmesine, satın alma gücünün aşınmasına ve Dolara olan güvenin sarsılmasına yol açabilir ve bu çok tehlikelidir.

Bu nedenle gerçek çözüm, borcu ödemek için “para basmakta” değil; aksine bütçe açığını azaltmakta, harcamaları kontrol altına almakta, gelirleri artırmakta ve yeterli bir ekonomik büyüme sağlamakta yatmaktadır.

ABD'nin borcu, küresel finans sistemini tehdit etmekte ve giderek artan bir tehlikeyi temsil etmektedir; ancak bu, küresel bir çöküşün eşikte olduğu anlamına gelmemektedir. ABD, olağanüstü bir avantaja sahiptir: Zira Dolar (ki bu Dolar, ABD hükümetinin garantisiyle mal ve hizmet alımında yüksek güvene sahiptir; dolayısıyla para biriminin çökmesi sorunu, sadece güven eksikliğinden kaynaklanmamakta, aynı zamanda bu Doların sadece bir kağıt parçası olmasından, gerçek bir değer taşımamasından ve herhangi bir madene dayanmamasından da kaynaklanmaktadır), uluslararası rezervlerde ve işlemlerde ana para birimi olup, hazine tahvilleri ise küresel finans sistemindeki en önemli güvenli ve likidite varlıklarından birini temsil etmektedir.

Bu yüzden Washington çoğu ülkenin kaldıramayacağı seviyelerde borçlanabilmektedir; ancak bu aynı güç, ABD borcuna yönelik her türlü güven krizini, dünya için daha da tehlikeli bir hale getirmektedir. Eğer yatırımcılar, ABD’nin borcunun kontrol edilemez bir hızla büyüdüğüne inanmaya başlarsa, riskleri üstlenmeleri karşılığında Hazine tahvillerinden daha yüksek getiri talep edebilirler. Getirilerin yükselmesi, ABD hükümeti için borçlanma maliyetinin artması anlamına gelmektedir; ancak bu, ABD sınırlarında durmaz; zira Amerika'nın faiz oranları, dünya çapında finansman maliyetleri, piyasaları, varlıkları ve para birimlerini de etkilemektedir.

Kongre Bütçe Ofisi, borç seviyelerinin yükselmesinin mali bir kriz riskini artırabileceği ve yatırımcıların ABD hükümetinin borcu yönetme kabiliyetine olan güvenini yitirmesinin, faiz oranlarında ani artışlara ve mali ve ekonomik çalkantılara yol açabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Kriz, borç 40 veya 50 trilyon Dolar gibi sihirli bir rakama ulaştığında başlamaz; bilakis asıl tehlike, piyasaların güveni değiştiği anda başlar. Yatırımcılar, ABD’nin taahhütlerini yerine getirebileceğine inandıkları sürece, Hazine tahvillerine olan talep devam edecektir. Ancak, “borç, hükümetin onu kontrol etme kapasitesinden daha hızlı büyüyor” şeklinde bir kanı egemen olursa, o zaman yatırımcılar daha yüksek getiri talep edeceklerdir. Eğer durum, “Borca ve Dolara olan bağımlılığımızı azaltmak istiyoruz” noktasına evrilirse, o zaman piyasalar çok daha tehlikeli bir aşamaya girebilir. Burada kriz tahvil piyasasından başlayıp; ardından bankalara, finans kurumlarına, para birimlerine, hisse senetlerine ve reel ekonomiye sıçrayabilir. İşte o zaman ABD krizi küresel bir kriz olacaktır; zira ABD Hazine tahvilleri sadece yerel borçlanma araçları değildir; aynı zamanda dünya çapında bankaların bilançolarında, emeklilik fonlarında, sigorta şirketlerinde, merkez bankalarında ve hükümetlerde de yer almaktadır; ayrıca Dolar, uluslararası ticarette, rezervlerde ve finansman alanında merkezi bir konuma sahiptir.

Bu nedenle Hazine piyasasında yaşanacak ciddi bir çalkantının etkileri ABD sınırlarını aşabilir ve en tehlikeli senaryo şu şekilde olabilir: ABD tahvillerine olan güvenin kaybolması, Hazine tahvillerinin getirilerinin yükselmesi, küresel borçlanma maliyetlerinin artması, bazı varlıkların değerinin düşmesi ve finansal kurumlar üzerinde baskı oluşması, yatırım ve büyümenin gerilemesi, para birimlerinde ve küresel piyasalardaki çalkantı gibi. Ancak bu, kesin olan bir beklenti değil, olası bir kriz senaryosu olmaya devam etmektedir.

Nitekim önümüzdeki yıllar özel bir önem taşımaktadır; zira Kongre Bütçe Ofisi, borcun yükselmeye devam edeceğini öngörmektedir. Mevcut tahminlere göre, kamuya ait borç, 2036 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık %120’sine yükselecektir. Bu da bugün bütçe açığına çözüm bulmamanın, yarın Washington’ın önündeki seçenekleri çok daha zorlaştıracağı anlamına gelmektedir.

Bundan dolayı mesele artık sadece “borcun boyutuyla” ilgili bir soru değildir; aksine ABD'nin siyasi sisteminin, piyasalar onu buna zorlamadan önce acı verici kararlar alma kabiliyetiyle ilgilidir.

Tehlike iflas değildir... Aksine güven krizidir

ABD iflasını ilan etmenin eşiğinde değildir ve şu anda küresel finans sisteminin çöküşünün ne zaman gerçekleşeceğini belirlemeye olanak tanıyan göstergeler de bulunmamaktadır. Ancak asıl tehlike, artan borç, süregelen bütçe açığı ve borç servisi maliyetindeki artışın oluşturduğu uzun vadeli bir süreçte yatmaktadır.

Küresel finans sisteminin geleceğini belirleyecek soru şudur: “Dünya, daha ne zamana kadar Doları ve ABD Hazine tahvillerini en güvenli varlıklar olarak korumaya hazır bir halde kalmaya devam edecek?”

Eğer güven devam ederse, Washington borcunu uzun bir süre yönetebilir; ancak güven aşınmaya başlarsa, yaklaşık 40 trilyon Dolarlık bu borç, bir finansman aracından, etkileri tüm dünyaya yayılan bir mali bir krizin kaynağına dönüşebilir.

Bu nedenle asıl tehlike, piyasaların sabah uyanıp Amerika’nın “iflas ettiğini” görmesi değildir; aksine piyasaların Amerika’ya duyulan güvenin maliyetini kademeli olarak artırmaya başlamasıdır. İşte bu noktada, dünya herkesin korktuğu çöküş anına ulaşmadan önce bir kriz başlayabilir.

İşte bu, ortaya çıkmasından beri kendi ölüm tohumlarını taşıyan kapitalizmdir; zira bu tohumlar, artık kapitalizmin köklerini kökünden söküp atmakta ve sonları yaklaşmaktadır; ancak tek kaybeden insanlık olup, son anlarında bile bu dünya için bir felakettir.

Asıl çözüm, insanlığın işlerini gözetmek için indirilen Allah’ın şeriatıyla hükmetmeye geri dönmektir ki böylece insanlar, fıtratlarına uygun bir şekilde huzur içinde yaşayabilsinler, kendilerini bu dünyada barış içinde yaşamaları için yaratan Rablerinin çağrısına icabet etsinler ve kendilerinden razı olmuş bir şekilde Rablerine kavuşabilsinler.

Bu söz ancak İslami hayata yeniden başlatırsak, Allah’ın şeriatıyla hükmedersek ve dünyaya, evreni adalet ve nurla dolduran, insanlığa ihtişamını ve izzetini geri kazandıran bu şeriatla hükmedersek gerçekleşebilir. O halde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın; zira bu, dünyada ve ahirette bir kurtuluş olup, ancak onunla hayat huzurlu olacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى Birbirinize düşman olarak hepiniz cennetten inin. Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 123-124]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

İran; ABD’nin Ekonomik Yaptırımları Sıkılaştırma Eğiliminin Ortasında, Nükleer Silah Tehdidinde Bulunuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran; ABD’nin Ekonomik Yaptırımları Sıkılaştırma Eğiliminin Ortasında, Nükleer Silah Tehdidinde Bulunuyor

Haber:

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, Cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, Trump’ın İran’a yönelik saldırgan politikalarının dünyada nükleer silah edinme eğilimine ittiğini vurguladı; bu ise İran'ın bu yönelimi düşünebileceği ihtimaline dair dolaylı bir tehdit niteliği taşımaktadır. (El Arabi El Cedid, 23 Ağustos 2026)

Yorum:

Son zamanlarda İran'ın nükleer silahı hakkında, %60'ı aşan zenginleştirilmiş uranyum oranı ile İran'ın nükleer bombalara sahip olma olasılığı arasında gidip gelen farklı şekillerde çokça konuşulmaktadır. Nitekim ABD Başkanı daha önceki bir konuşmasında, Hürmüz Boğazı konusunun sonlandırılmasının ardından gelecek müzakerelerin, %60 veya daha fazla oranda zenginleştirilmiş uranyuma el konulmasına dair süregelen söylemleri aşarak İran'ın nükleer silahsızlandırılması üzerine odaklanacağını belirtmişti. Nitekim kendi platformu Truth Social'da "İran ile müzakereler İran'ın nükleer silahsızlandırılmasına yol açmalıdır" diye yazmıştır; bu ise %60’ın üzerindeki oranda zenginleştirilmiş uranyumun ve zenginleştirmeyle ilgili nükleer kapasitelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin dolaşımdaki söylemlerden farklılık göstermektedir. Trump’ın bu açıklamasının bir dil sürçmesi ya da kasıtsız bir hata olduğu düşünülemez; zira bu açıklama, düzeltilebilecek bir platformda yazılı olarak yayınlanmıştır. Ayrıca eski CIA istihbarat subayı Larry Johnson, İran'ın muhtemelen birkaç nükleer bombaya sahip olduğunu ve bunları herhangi bir zamanda deneysel bir patlama ile duyurabileceğini ifade etmiştir. Bu haber, İran'ın nükleer gerçekliği hakkında resmi olarak bilgilendirilen Pakistanlı kaynaklara dayanmaktadır.

Ayrıca Amerika başkanının lisanı üzerinden, Haziran 2025’te Yahudi varlığı tarafından başlatılan ve Amerika’nın son anda dahil olduğu savaşın ardından, nükleer bomba yapımına sayılı günler ya da haftalar kalmış olan İran’ın nükleer kapasitelerini ortadan kaldırdığı açıklanmıştı. Bununla birlikte Amerika, Şubat 2026’dan bu yana süren ikinci savaşında ve bu süreçte Pakistan’da yapılan müzakereler sırasında, İran’ın nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmaya ve zenginleştirilmiş uranyumunu imha etmeye yeniden odaklanmıştır. Bu da Amerika’nın önceki savaşın ardından söylediklerinin doğru olmadığı ve İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldıramadığı anlamına gelmektedir.

Ardından Muhsin Rızai'nin son açıklaması, İran'ın nükleer bombaya sahip olma olasılığını bünyesinde barındırır şekilde gelmiştir. Nitekim onun “Trump’ın İran’a yönelik saldırgan politikalarının dünyada nükleer silah edinme eğilimine ittiği" şeklindeki sözüyle bu açıklamanın uyduğu tek devlet İran'dır.

Son olarak İran, Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından düzenli ve sürekli denetimlere tabi tutulduğu 5+1 Anlaşması kurallarına bağlılığı sebebiyle 2018 yılına kadar uranyumu %3,7'den fazla zenginleştiremediğini hatırlatmak gerekir. Yani İran bu anlaşma uyarınca uranyumu nükleer bomba üretmesini sağlayacak yüksek oranlarda zenginleştirememiştir. Ardından ilk Trump yönetimi gelmiş ve 2018 yılında ABD, 5+1 Anlaşması’ndan çekilmiştir; bu da uranyum zenginleştirme faaliyetleri üzerindeki anlık denetimin kaldırılmasına yol açmıştır; nitekim Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporlarına göre 2023 yılına gelindiğinde zenginleştirme oranı %60’ın üzerine çıkmış olup bir raporda ise bu oran %84 olarak belirtilmiştir.

Bugün şu soru varlığını korumaya devam etmektedir: ABD müzakereler yoluyla İran'ı, 2018 öncesindeki durumuna geri döndürmeyi ve İran'ın elinde %4'ü aşan yüksek oranlarda zenginleştirilmiş uranyum bırakmamayı başarabilecek mi? Yoksa aylar süren amansız bir savaşın ardından, yayacağı radyasyon nedeniyle etkisi en azından İran, Irak ve Körfez ülkelerini kapsayacak nükleer bir felakete yol açabilecek şekilde İran'ın nükleer kapasitesini tamamen yok etme yoluna mı gidecek? Yahut Nükleer silahla silahlanan son devlet olan Kuzey Kore'de olduğu gibi, İran'ın nükleer silaha sahip nükleer bir devlet olduğu ilan edilecek, böylece toplar susup bombardıman uçakları iniş yapacak ve İran nükleer devletler kulübüne mi girecektir?

Sonuç olarak nükleer silahın, ABD'nin tüm dünyanın başına sardığı ve diğer devletleri de bütün insanlığı tehdit eden bu şerre sahip olmaya ittiği büyük bir felaket olduğunu hatırlatırız. Nitekim ABD, bu silaha tek başına sahip olduğu dönemde onu kullanmaktan çekinmemiştir. Zira Japonya şu ana kadar, aradan 80 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen hala iki nükleer bombayla vurulmanın acısını çekmeye devam etmektedir. Dolayısıyla nükleer şer, başta ABD olmak üzere tüm dünyada ortadan kaldırılmadığı sürece; hiçbir kısıtlama olmaksızın tam bir özgürlüğe ve mutlak bir iradeye sahip olmayı arzulayan ve uluslararası uzlaşmalardan, ilişkilerden, komplolardan ve antlaşmalardan uzak bir şekilde kendi medeniyet projesini taşıyan herhangi bir devlet için, kendisini yolunda tam bir güç, irade ve kararlılıkla yürütmeye muktedir kılacak her türlü caydırıcı silaha sahip olmaktan başka bir seçenek yoktur.

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ "De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Rasulü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir." [Tevbe 105]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Ceylani

Devamını oku...

İşgal Altındaki Müslüman Ülkeler, Onların Kurtarılması ve İslam İle Yönetilmesi Hakkındaki Şerî Hüküm

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İşgal Altındaki Müslüman Ülkeler, Onların Kurtarılması ve İslam İle Yönetilmesi Hakkındaki Şerî Hüküm

Haber:

Srinagar: Keşmir Sanayi Odaları Birliği, Ortak Elektrik Düzenleme Komisyonu tarafından yayımlanan son elektrik tarifesi kararına karşı çıkarak; söz konusu kararı, sanayi tüketicilerine temel enerji ücretlerinde yaklaşık %10'luk bir zam yüklemekle suçladı. (Ajanslar, 23 Ağustos 2026)

Yorum:

İşgal altındaki Keşmirli Müslümanlar ile Hindu devleti arasındaki anlaşmazlıklar çok boyutludur; bunlardan biri de sanayilerinden geriye kalanları felç eden elektrik fiyatlarındaki artıştır. Enerji üretimini, Tata Power, Torrent Power, Adani Power ve RP-Sanjiv Goenka grubuna bağlı Calcutta Electric Supply Corporation gibi iktidardaki Hindu elitine tabi olan özel şirketler kontrol etmektedir. Buna ek olarak Modi hükümeti, Ekim 2025'te elektrik dağıtımını özelleştirme niyetini açıklamıştır. Böylece Hint kapitalist siteminin gölgesinde özel şirketler elektrik satış fiyatlarından devasa kârlar elde ederken, Müslümanların geneli ve onların sanayileri sıkıntı çekmektedirler.

İşgal altındaki Keşmir'de yaşanan elektrik krizi, İslam ümmetinin görevinin sadece işgal altındaki toprakları kurtarmakla sınırlı olmadığını, aksine Müslümanlara haklarını eksiksiz bir şekilde verecek olan şeriatın kapsamlı bir şekilde uygulanmasını da içerdiğini ortaya koymaktadır. Zira enerji ve elektrikle ilgili şerî hükmün uygulanması, Keşmir’deki sanayinin fiilen canlanmasına yol açacaktır. Şerî hükme göre enerji sektörü özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti olarak kabul edilmez; aksine o, kamu tesislerinden, yani tüm Müslümanların sahip olduğu kamu mülkiyetinden kabul edilir ve enerji ile satışından elde edilen gelir de onlara aittir. Bu nedenle Halife, Keşmir'deki nehir akışına dayalı hidroelektrik enerjisinin geliştirilmesi gibi enerji sektörünün kendisine yapılan yatırımlar da dahil olmak üzere enerji satışından elde edilen gelirleri Beytülmâl'e koyar ve bunları toplumun ihtiyaçları için harcar; zira bu yöntem, barajların olumsuz etkilerini önler.

Enerjiyle ilgili şerî hüküm, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavline dayanmaktadır: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud rivayet etti.] Aynı şekilde Enes bunu İbn Abbas’tan rivayet etmiş ve şu eklemede bulunmuştur: وَثَمَنُهُ حَرَامٌ Ondan para kazanmak da haramdır.” Arapçada ateş, ışığın aksine, ısı ve hareket üreten enerjiden bir kinayedir. Buna ek olarak Halife, enerji satışlarına vergi koyamaz; çünkü bu, şerî bir hak olmaksızın Müslümanların özel mallarına saldırmaktır.

Enerjiye ilişkin şerî hüküm, Müslüman ülkelerin birleşmesini emreden şerî emre ek olarak gelmektedir; bu sayede ümmetin kaynakları bir araya getirilir ve bir bölgenin zayıflığı, diğer bir bölgenin gücüyle telafi edilir. Şu anda işgal altındaki Keşmir ve Bangladeş, Hindu devletinden elektrik ithal etmektedir. Nitekim Bangladeş Maliye Departmanı'na 18 Ağustos'ta gönderilen bir yazıda Enerji Departmanı; Bangladeş Enerji Geliştirme Kurulu (BPDB) ile Hindistan devletine ait bir şirket olan NTPC Vidyut Vyapar Nigam Ltd (NVVN) arasında Merkezi Uzlaştırma Ajansı (SNA) Anlaşması'nın imzalanması gerektiğini belirtmiştir. Bu ise, Hindistan’ın Bangladeş’e ihraç ettiği elektriğe yeni bir vergi uygulamaya çalıştığı ve her birim başına 0,005 Hint rupisi talep ettiği bir dönemde gelmiştir. Bu vergi eklenirse, ithal elektriğin maliyeti artacak ve bu da Bangladeşli Müslümanların ve sanayilerinin yükünü artıracaktır.

Mevcut Pakistan yöneticilerinin, şeriatın farz kıldığı kurtarma, birleştirme ve şeriatın uygulanmasını gerçekleştiremeyecekleri açıktır. Şeriatın uygulanması açısından olana gelince; Azad’daki Müslümanların, yani Özgür Keşmir’deki ve Pakistan’daki tüm Müslümanların ekonomik durumu, işgal altındaki Keşmir’deki Müslümanların ve Hindistan’daki tüm Müslümanların durumu gibi, şerî hükümlerin uygulanmaması nedeniyle korkunç bir haldedir. Hiç şüphesiz Pakistan yöneticilerinin kapitalizmi, Hindu devletinin yöneticilerinin kapitalizmi kadar yıkıcıdır. Nitekim Batılı sömürgeciler çekip gittiğinde, onların zalim ekonomik sistemleri yani kapitalizm kalmaya devam etmiştir; dolayısıyla değişen tek şey, Hristiyan yöneticilerin yerini Müslüman ve Hindu yöneticilerin alması olmuştur. Bağımsızlığın hakikati şudur: sömürgecilerin doğrudan yönetiminden bağımsız olmaktır, yoksa onların şer ve zulüm kaynaklarından, yani kapitalizm ve diğer küfür kanunlarından kurtuluş değildir.

Kurtarma ve birleştirmeyle ilgili olana gelince; Pakistan yöneticileri ABD'ye itaat ederek, önce Ağustos 2019'da Hindu devleti Keşmir'i ilhak ettiğinde Keşmirli Müslümanları terk ettiler ve ardından da Mayıs 2025'te Pakistan Hava Kuvvetleri Hindistan'a karşı hava üstünlüğü sağladığında işgal altındaki Keşmir'in kurtarılmasını engellediler.

Pakistan Müslümanlarının, sömürgecilere boyun eğen ve küfür kanunlarını uygulayan yöneticilerine ve sisteme sırtlarını dönmeleri gerekir. Ayrıca tüm Müslümanların, ümmeti parçalara ayıran ve onu düşmanları karşısında zayıflatan kokuşmuş milliyetçiliğe çağrıda bulunmak da dahil olmak üzere Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatından başka bir esasa dayanan her türlü kurtuluş ve bağımsızlık çağrılarını da terk etmeleri gerekir.

Tüm İslam ümmetinin, Keşmir’i kurtaracak, onu Daru'l İslam'a dahil edecek ve Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatını uygulayarak onu yeniden ayağa kaldıracak olan İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için çalışması gerekir. Böylece İkinci Raşidi Hilafet; Muhammed b. Kasım'ın (Allah ona rahmet etsin, kabrini genişletip nurla doldursun ve cennetteki derecesini yükseltsin) mübarek yolunu takip eden askeri subayların eliyle Hindu tiranlara son vermenin bir ön adımı olarak Keşmir'i, Hindu devletindeki tüm mazlumlar için parlayan bir model haline getirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Terör Olduğuna Karar Veren de Terör Listesinden Çıkaran da Amerika’dır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Terör Olduğuna Karar Veren de Terör Listesinden Çıkaran da Amerika’dır

Haber:

ABD Dışişleri Bakanlığı, Hazine Bakanlığının yaptığı bildirime göre Suriye'yi Teröre Destek Veren Devletler listesinden çıkardı.

ABD ayrıca Heyet Tahrir Şam'ın (HTŞ) 'Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist Örgüt' statüsünü de kaldırdı.

Karar, daha önce bu yıl açıklanmış ve Kongre'nin incelemesine sunulmuştu. (Sputnik, 24.08.2026)

Yorum:

Heyet Tahrir Şam, Suriye devrimi yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkmış, özellikle Beşar Esad’ın devrilmesi günlerinde Müslüman Suriye halkının teveccühünü kazanmıştı; zira o dönemde örgütün liderliği, bünyesinde bulunan muhlis mücahitlere, Esad rejimini devireceklerine ve İslam şeriatını uygulayacaklarına dair vaatlerde bulunmuş ve Esad rejiminin küfür rejimi olduğu ve küfür rejimini ise asla kabul etmeyeceklerinin propagandasını yapmıştı.

Bu süreçten tedirgin olan Amerika, hemen Heyet Tahrir Şam’ı terör listesine almış ve örgütün liderlerinin başları için para ödülleri koymuştu. Ancak Amerika’nın ajanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye devreye girerek örgütü gerçek amacından saptırıp Amerikan çizgisine getirmek için elinden geleni yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. Nitekim Heyet Tahrir Şam, Türkiye’nin desteğiyle bölge üzerinde egemen olmuş ve Türkiye örgütten kendini çözmesi talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine örgüt, aşırıcı olarak nitelendirildiğinden dolayı 2019 yılında Cephetun Nusra olan eski adını değiştirmiş, El-Kaide ile iplerini koparmış, küresel İslami hedeflerinden ve Hilafeti ikame etmekten vazgeçmiş ve kendisinin ulusal bir cephe olduğunu açıklamıştır. Böylece Heyet Tahrir Şam, Suriye savaşı yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkan bir örgütten, kendisini siyasi ve örgütsel olarak yeniden şekillendirdiği birkaç aşamadan geçen bir varlığa dönüşmüştür. Nitekim zamanla İdlib ilinde en önde gelen askeri bir güç haline gelmiş; bu da onu bölgeyi yönetmek için sivil ve idari kurumlar oluşturmasına yol açmıştır. Nitekim çok aşırı radikal olan akım otoriteye dönüşünce, ister iç çatışmalar yoluyla olsun isterse toplumu yeni bir otorite altında yeniden düzenleme girişimleri yoluyla olsun, ortaya çıkan devrimci ortamı aşamalı olarak parçalamaya başlamıştır.

Nitekim Heyet Tahrir Şam Türkiye’nin çabasıyla Amerikan çizgisinde hareket ettiğini kanıtlamak için, güvenlik güçleri, 2021 yılında Hilafetin yıkılışının üzerinden yüz yıl geçmesi münasebetiyle Hizb-ut Tahrir’in düzenlemiş olduğu küresel kampanyaya katıldıkları için Hizb-ut Tahrir’li iki genci tutuklamış ve 2022 yılında da Hizb-ut Tahrir Suriye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Üstad Nasır Şeyh Abdul Hay’ı Atarib şehrindeki evinin önünden kaçırmıştır. Ayrıca birçok muhlis mücahide de Amerika ile koordineli bir şekilde suikast düzenlemiştir. Çok daha vahim olanı ise, 2024 yılında Yahudi ordusu ülkeye girmesine, tankları Şam'a 20 kilometre uzaklıkta bulunmasına, silah cephaneliğini neredeyse tamamen yok etmesine rağmen Colani liderliğindeki Heyet Tahrir Şam tek kelime dahi etmemiştir! Zira o zaman Colani, devlet kurumlarını yeniden idare edecek olan koltuk ve sandalyeleri pekiştirmekle meşgul olmuştur! Nitekim Yahudi varlığının Suriye’ye yönelik saldırıları ve taşkınlıkları hala devam etmektedir.

Sonuç olarak Colani, şimdiki meşhur adıyla Ahmed Şara, Amerika’nın tüm plan ve projelerini harfiyen yerine getirdiği için Amerika’nın güvenini kazanmış ve Amerikan başkanı Trump da kendi projelerini yerine getirmesinden dolayı ona övgüler yağdırmıştır. Nitekim Amerika, Ahmed Şara ve yönetiminden tam olarak emin olduktan sonra, Suriye'yi Teröre Destek Veren Devletler listesinden çıkardığı gibi Heyet Tahrir Şam'ın (HTŞ) “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist Örgüt” statüsünü de kaldırmıştır. Ama Ahmed Şara ve taifesi, Amerika’nın övgüsünü kazanıp tahtlarını korusalar da Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerin lanetine mazhar olmuşlardır. Ahiretteki azapları ise daha şiddetli olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Yöneticilerimiz Ümmete Karşı Yürüttüğü Savaşta Neden Topal Amerika’ya Koltuk Değneği Oluyorlar?!

Amerika; yaptırımlar, ekonomik ambargo ve askeri caydırıcılık gibi yöntemleri kullanarak İranlı Müslümanların boynundaki ilmeği giderek sıkılaştırıyor. 20 Ağustos 2026’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Thomas Piggott yaptığı basın açıklamasında şöyle demiştir: “İran rejimi on yıllardır Orta Doğu’da terör yaymak için Hizbullah’ı kullanmıştır. Bugün ABD Hazine Bakanlığı, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü’nü desteklemesi nedeniyle Hizbullah’ı yeniden terör örgütü listesine almıştır”

Her zaman olduğu gibi, Müslümanlara yönelik saldırılarında Amerika’ya yardım edenler yine Müslümanların yöneticileridir. 7 Ağustos’ta Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan yöneticileri, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladılar. Trump, Pakistan’ın nükleer kapasitesini İran’a karşı caydırıcılık için kullanan Mekke Anlaşması’ndan büyük memnuniyet duyduğunu ifade etti. 15 Ağustos’ta ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı, Bahreyn, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ordularına talimatlar vermek üzere Orta Doğu’ya yaptığı on günlük gezisini tamamladı. 18 Ağustos’ta Cidde’de Suud Kralı Selman’ın başkanlık ettiği oturumda, Müslümanların donanma güçlerinden oluşan ve İran’ı Yemen’deki vekillerinden koparmayı amaçlayan Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı aktif hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak, Iraklı yöneticiler İran’ı Irak’taki vekillerinden ayırmak için yolsuzlukla mücadele kampanyası yürütmekte, Lübnanlı yöneticiler de İran’ı Lübnan’daki partisinden koparmaya çalışmaktadır. Amerika’nın, Müslümanların ordularını İran’a karşı seferber etmesi artık yalnızca bir an meselesidir. Bu sırada Amerika, hem taktiksel hem de stratejik nükleer silah konuşlandırma konusunda da dünya kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Yüreğimizi sızlatan ve Allah Subhânehu ve Teâlâ için öfkelenmemizi sağlayan bir gerçek vardır. Müslümanların yöneticileri olmasaydı, Amerika bırakın tüm İslam ülkelerine teker teker zarar vermeyi, herhangi bir İslam ülkesine bile zarar veremezdi. Zira Endonezya’dan Fas’a kadar ülkelerimiz ile onun arasında okyanuslar vardır. Ayrıca savaş gemileri de herhangi bir İslam ülkesini vurabilmek için uzun ve kırılgan deniz ikmal hatlarına muhtaçtır. İleri karakolu olan Yahudi varlığı da dahil olmak üzere askeri üsleri ise Müslümanların topraklarına çöreklenmiş durumdadır. Bu üsler su, gıda, giyim, barınak ve silah temini için büyük ölçüde açık kara ikmal hatlarına bağımlıdır.

Kaldı ki Amerika gücünün zirvesinde de değildir; aksine bariz bir çöküş evresindedir. Aksayarak yürümekte, Müslümanlar arasındaki ajanlarının ve yandaşlarının koltuk değneğine dayanarak ancak ayakta durabilmektedir. Ekonomik gerileme içindedir ve astronomik borç krizi içinde yüzmektedir. Kapitalist bankaların ve şirketlerin faizle karınlarını doyurmak için sıradan Amerikalıların hayatını sömürdükleri açıkça görülmektedir. Askeri olarak da bir gerileyiş içerisindedir. İran Devrim Muhafızları içerisinde kendisine boyun eğmeyen bir gruba kendi iradesini dayatamamakta, İran’ı yenmek için de korkak askerleri yüzünden İran’a karşı kara saldırısı başlatamamaktadır. Siyasi olarak da bir gerileme içerisindedir. Amerikan derin devleti içinde derin çatlaklar olduğu apaçık ortadadır. Zira Demokratlar, Cumhuriyetçilerin gözlerini oymaya çalışmakta, dünyadaki müttefikleri de onun küstahlığı yüzünden ve kendilerini yarı yolda bıraktığı için ona karşı öfke kusmaktadırlar.

Ey İslam Ümmeti ve Orduları! Yürekleri hüzünle dolduran bir gerçek vardır. Eğer ordularımızdaki samimi subaylar, bu fırsatı değerlendirip Amerika’nın koltuk değneklerini devirseler ve İslam beldelerini Raşidi Hilafet çatısı altında birleştirselerdi, Amerika’yı topraklarımızdan kaçmaya mecbur bırakırlardı. Eğer İran Devrim Muhafızları içerisindeki tek direnişçi grup bile Hizb-ut Tahrir’in çağrısına cevap verip Hilafeti kurmak için ona nusret verseydi, İran İslam beldelerini birleştirmek için güçlü bir dayanak noktası olabilirdi.

Fakat Hilafet’in yokluğunda ve İslam Ümmeti’nin gücünün yine ümmetin aleyhine kullanıldığı bu dönemde, İran’ın er ya da geç Amerika’ya boyun eğmeye zorlanması uzak bir ihtimal değildir. Hilafet, Amerika’nın zorbalığını durdurmadığı sürece, Müslümanların yöneticilerin de yardımıyla Amerika, saldırılarını İran’dan bütün İslam beldelerine doğru genişletmeye devam edecektir. Bu nedenle; en güçlü Müslüman orduları olan Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır orduları içindeki samimi subaylar, hain yöneticileri devirmek ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermek üzere derhal harekete geçmelidir. Böyle bir Hilafet, kâfirlerle kurulan ittifakları sona erdirecek ve Müslümanların topraklarını birleştirecektir. O halde hangi Müslüman ordusu, bu Hanif dini yeryüzünde hâkim kılmak için nusret veren ilk ordu olma şerefine nail olacak?

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Havsa Kabilesi Şûra Meclisi Başkanı ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza başkanlığındaki ve komite üyesi Üstat Abdullah İsmail’in eşlik ettiği heyet; Sudan’daki Havsa Kabilesi Şura Meclisi Başkanı ve Kızıldeniz Eyaleti Eğitim ve İdari Reform Dairesi Müdürü Üstat Mücahid Muhammed Harun ile H. 10 Rabiu’l Evvel 1448 M. 23 Ağustos 2026 Pazar günü Port Sudan’daki ofisinde bir araya geldi.

Tanışma faslının ardından Üstad Nasır; ülkede yaşanan olaylardan ve Amerika’nın Sudan’ı parçalamak, özellikle de Darfur’u koparmak için tezgahladığı komplolardan bahsetti. Ayrıca kabile yönetimlerinin rolüne ve bunların, kabilelerin “kabileyi savunma” bahanesiyle silahlandırılması yoluyla ülkenin parçalanması ve bölünmesi komplosunun içine nasıl çekildiğine değindi. Bu nedenle ümmetin basiretli ve uyanık olması, bu hain projeden önce harekete geçmesi, sömürgeci kâfir Batı’nın ve komplolarının önünü kesmesi ve nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulması için çalışması gerektiğini vurguladı.

Ardından Üstat Mücahid söz alarak “Aktardığınız bütün değerlendirmelere ve ortaya koyduğunuz delillere katılıyorum. Bu tür güzel görüşmelere çok ihtiyacımız var.” dedi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER