Pazar, 06 Muharrem 1448 | 2026/06/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Laiklik, Raşidi Hilafet İle Kökünden Sökülüp Atılır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Laiklik, Raşidi Hilafet İle Kökünden Sökülüp Atılır

Sömürgeci İngilizlerin Sudan’a müdahaleleri, 1882 yılında Mısır’ın işgalinden sonra başlamış; 1896 yılında ise Mehdi Devleti’ni yıkmak için Kitchener’in askeri harekâtı başlamıştır.

2 Eylül 1898’de Omdurman savaşı gerçekleşmiş, Mehdi Devleti’nin başkenti, sömürgeci kâfir İngilizlerin eline geçmiş ve İngilizler Sudan’ı, dini hayattan ve devletten ayırma akidesine dayanan kendi sistemleriyle yönetmiştir; bu ise kamu ve devlet hayatında da pekiştirilmiş; siyasi partileri de aynı esas üzerine kurdukları gibi aynı şekilde ordu da ulusal bir ordu olmuştur. Daha sonra kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırılan dönem gelmiş ve sömürgeci İngilizler 1956 yılında Sudan’dan çıktılar ancak doğrudan sömürgeciliğin yerini dolaylı sömürgecilikle değiştirmişlerdir. Böylece Sudan halkından siyasi bir sınıf ve yöneticiler getirerek onların da aynı yaklaşım üzerinde yürümelerini sağlamışlardır. Bunun üzerine dini devletten ayırmaya dayanan cumhuriyet sistemini uyguladılar ki böylece Sudan, ülke halkının çıkarlarını değil de sömürgeci İngilizlerin çıkarlarını gerçekleştiren işlevsel bir devlet olsun.

Ardından İngiliz-Amerikan çatışması yaşanmış ve yeni sömürgeci eski sömürgeciyle yer değiştirmiş ve Sudan, Aralık 2019’da halk devrimiyle düşürülen Ömer el-Beşir’in iktidarına kadar 25 Mayıs 1969’da Cafer Muhammed Numeyri'nin darbesiyle Amerikan nüfuzunun altına girmiştir.

İşte bu ana kadar Sudan, laik bir sistem üzerinde yürümüştür. Sudan yönetimine art arda sivil ve askeri elitler gelmiş olsa da, onlardan bazıları demokrasi sloganı yükseltirken, bazıları ise İslami sloganları yükseltmişlerdir; ama şu soru varlığını sürdürmektedir. Gerek siyasi güçler gerekse onların arkasındaki sömürgeci güçler (Amerika ve İngiltere) tarafından laikliğin bu denli yoğun ve ısrarla gündeme getirilmesinde yeni olan nedir? Acaba bu, erkek ile kadın arasındaki ilişkiyi temsil eden İslam'ın son kalelerini (içtimai nizamı) ortadan kaldırmak için mi, yoksa İslam’ın yönetim sistemi (Hilafet) ile mücadele etmek ve Hilafete davetin büyümesinin ve ümmetin kitleleri ile ülke halkının ona teveccüh etmesinin ardından Hilafete davet etmeyi ve onu kurmak için çalışanları suçlu ilan etmek için midir?

Sudan'ın kökleri, tarihin derinliklerinden azim İslam'a; yani H. 31 yılında, Raşid Halife Osman bin Affan Radıyallahu Anh döneminde Sudan'a yönelik İslami fethe kadar uzanmaktadır; zira Halife Osman, Mısır valisine emir vermiş, o da Abdullah bin Ebu's-Sarh'ın komutasındaki İslam ordusunu Sudan'a göndermişti.

Abbasi Halifesi Memun döneminde Sudan'daki bazı Müslümanlar Nübye'de arazi satın almışlar, bunun üzerine Hıristiyan bir lider, satışın sıhhatine itiraz ederek şöyle demiştir: Hıristiyan satıcı, onun (Hıristiyan liderin) tebaasından biridir ve onun izni olmadan arazisini satması caiz değildir ve o da izin vermemektedir. Bunun üzerine dava Halife Memun'a taşınmış; o da davayı mahkemeye havale etmişti. Mahkeme, arazi sahibinin, Hıristiyan liderin izni olmadan arazisi üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğuna hükmetmiştir; çünkü arazi sahibi, sahip olduğu şey üzerinde tasarruf etmesini engelleyebileceği bir köle değildir. İşte bu adil olan hüküm, çok sayıda Hıristiyan’ın, hak konusunda büyük ile küçük arasında ayrım yapmayan ve hiç zulmetmeyen İslam’a girmesine neden olmuştur.

Osmanlıların Sudan'ı; Sudan, 1821 yılında Mısır ile birlikte bir vilayet haline gelmiştir.

Tüm bunlar, Sudan'ın farklı dönemlerde Hilafet Devleti'nin bedeninden bir parça olduğunu teyit etmektedir; ta ki Haçlı sömürgeci, Hilafeti parçalayarak onun vilayetlerini bölmek ve seküler ulusal-bölgesel bir devlet inşa etmek yoluyla Hilafeti yıkma projesiyle gelene kadar. Zira Haçlı sömürgeci bu projeyle, İslam Devleti'nin birliğine darbe indirme ve İslam'ın yönetimini uzaklaştırma konusundaki hırs ve emellerini gerçekleştirmiş, bunun sonucunda da ümmet, zayıflık, yoksulluk, fitne ve iç savaşlar (kanlı sınırlar) gibi acı meyveler toplamıştır.

Çözüm, İslami hayatı yeniden başlatmaya geri dönmek ve bir farz ve vacip olan Hilafeti kurmakta yatmaktadır.

Ebu Hâzim’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Hureyra ile beş sene düşüp kalktım ve onun Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle buyurduğu hadisi rivayet ettiğini işittim: كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ “İsrail oğullarını nebiler siyase ederlerdi (yönetirlerdi). Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi. Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok halife olacaktır.” Oradakiler dediler ki: Bu halde bize ne yapmamızı emredersiniz? Dedi ki: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ “İlk biat edilene vefakâr olun ve onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah onlara da yönettikleri insanlara da haklarını soracaktır.” Ebu Said el-Hudri, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا “İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.” Abdullah İbn Amr İbn Âs’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir: وَمَنْ بَايَعَ إِمَامًا فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ، وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ، فَلْيُطِعْهُ “Her kim bir İmama (Halife’ye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, ona itaat etsin.” Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Bu da Allahu Teala’nın şu kavline icabet etmek içindir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Yine Kur’an-ı Kerim’den delillerin de delalet ettiği gibi İslami yönetimin (Hilafetin) kurulmasına icabet etmek içindir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” [Maide 49] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّىٰ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجاً مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً “Sana ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri gördün mü? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa, onları inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” [Nisa 60]

Ayet ve hadislerden oluşan bu nasslar, sahabeler, tabiînler ve onlardan sonra gelen Emevîler, Abbasîler ve Osmanlılar için on üç asır boyunca bir yol gösterici olmuştur; böylece Hilafet; Müslümanları ve gayrimüslimleri korumuş, topraklarını ve kutsallarını savunmuş, kanlarını muhafaza etmiş, izzet ve onurlarını korumuş, adaleti gerçekleştirmiş ve yoksulluğu ortadan kaldırmıştır. Nitekim Osmanlı Hilafetinde Avrupalı seyyahlar, Osmanlı Hilafetinde dilencilerin olmadığına tanık olmuşlardır.

Bugün, zillet, aşağılanma, sefalet, bölünme ve parçalanma dolu bir hayattan kurtulabilmemiz için, Hilafeti yeniden kurmak için çalışmamız gerektiği gibi Hilafet kurmak için çalışanlarla da birlikte çalışmamız gerekir. Bakın işte, halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir, Allah’ın vaadini ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesini gerçekleştirmek üzere Hilafeti kurmak için gece gündüz çalışmaktadır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”Sonra sükût etti.”

Ey Sudan halkı! Bu müjdeyi gerçekleştirin ve hem içindeki hem de halkındaki hayırla Hilafet Devleti’nin unsurlarına sahip olan bu ülkede Hilafetin kurulması sizin ellerinizle olsun. Sudan’dan laikliği kökünden söküp atmak amacıyla çalışmak için adımlarımızı hızlandıralım ki böylece Sudan, Hilafet Devleti için irtikaz noktası olun; sonra İslam’ı milletlere ve halklara taşıyalım ki böylece yeryüzü, laiklik ve kapitalizmin karanlığının silmesinin ardından İslam'ın nuruyla aydınlansın.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Tunus: Servetlerimizin Talan Edildiğine Dair Yeni Bir Örnek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tunus: Servetlerimizin Talan Edildiğine Dair Yeni Bir Örnek

Haber:

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Avrupa Birliği, Tunus'taki enerji dönüşümünü desteklemek amacıyla Sidi Bouzid bölgesinde 100 megavat kapasiteli bir fotovoltaik güneş enerjisi santrali kurulması için 61,3 milyon Avro tutarında bir kredi tahsis etti.

Norveçli "Scatec" ve Japon "Aeolus" şirketlerinin ortak projesi kapsamında hayata geçirilecek olan santralin yılda yaklaşık 252 gigavat-saat (GWh) yenilenebilir elektrik üretmesi bekleniyor; bu da ülkede doğal gaza olan bağımlılığını azaltmaya ve enerji güvenliğini güçlendirmeye katkıda bulunacaktır.

Santralin inşaat işlerini, bu projenin gerçekleştirilmesi amacıyla Tunus’ta özel olarak kurulan “Scatec Solar Fotovoltaik Güneş Enerjisi” şirketi üstlenecektir. (Mozaik FM)

Yorum:

Medya kuruluşları bu haberi, sanki Tunus’a bir hayrı dokunacak, ülkenin gelişmesine katkıda bulunacak ve halkının yaşam koşullarını iyileştirecekmiş gibi servis etmektedir; ancak gerçekte bu proje, Batı’ya ipotek ve bağımlı olma politikalarının bir devamı niteliğindedir!

Nitekim projeyi hayata geçirmek amacıyla Tunus'ta özel olarak kurulan "Scatec Solar Fotovoltaik Güneş Enerjisi şirketi, Tunuslu bir şirket değildir; aksine uluslararası Solar Grubu'na ait Avrupalı bir şirkettir. Şirketin yayınlarında şu şekilde geçmektedir: "Qair Solar Tunus, tek amacı projeye sahip olmak ve projeyi işletmek olan Tunus'ta kurulacak özel amaçlı bir şirket olup sahip olunanların tamamı International Qair şirketine aittir." Dolayısıyla, şirketin elde edeceği kârlar Tunus'a dönmeyecektir.

Bizzat projeye gelince; her ne kadar doğal gaza olan bağımlılığı azaltmaya katkıda bulunacağının propagandası yapılıyor olsa da, bunun bir bedeli olacaktır; zira şirketin kendi yayınında şöyle geçmektedir: “Projeden üretilecek elektrik, 25 yıllık bir “Enerji Satın Alma Anlaşması” uyarınca enerji alıcısı konumundaki Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi’ne (STEG) satılacaktır.” Böylece yabancı bir şirket, kaynaklarımızı bize satarak onlardan faydalanmak için gelecektir! Sadece bu da değil; zira Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi, uzun vadeli enerji alımını taahhüt etmek zorundadır; bu da bu yabancı şirkete bol kâr garantisi sağlarken, diğer yandan şirket, bu sürenin dolmasının ardından istediği tarafa enerji satma hakkına sahip olacaktır.

Evet, gerçek işte budur; yani Batı’ya ipotek olma politikaları devam etmek olup hiç durmamakta ve ülkenin tüm kaynakları ve servetleri yabancı şirketler tarafından ele geçirilmektedir; buna karşılık Tunus’taki halkımız yoksulluğun, yüksek yaşam maliyetinin ve kötüleşen durumların acısını çekmektedir... Peki daha ne zamana kadar bu durumda kalmaya devam edeceğiz?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Petrol Piyasasının Doğası Değişiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Petrol Piyasasının Doğası Değişiyor

Haber:

İran savaşını sona erdirmeye yönelik bir çerçevenin ilan edilmesiyle birlikte petrol fiyatları hemen düştü; ancak işlem ekranlarındaki bu ani düşüş, piyasanın savaş öncesindeki durumuna geri döndüğü anlamına gelmemektedir; zira petrol şirketleri, ticaret firmaları ve analistlerin tahminleri; sevkiyat akışının yeniden sağlanmasının, stokların, taşımacılığın, sigorta işlemlerinin ve üretimin tekrar dengeye kavuşmasının, ateşkes kalıcı olsa bile aylara ihtiyaç duyacağına, belki de bir yıl veya daha fazla uzayabileceğine işaret etmektedir. (El Cezire Net)

Yorum:

Küresel ekonomi ve enerji çevrelerinde, İran’a karşı yürütülen savaşın ardından askerî operasyonlar durup petrol arzı tamamen normale dönse bile, dünya petrol piyasasının eski doğal haline geri dönemeyebileceği yönündeki uyarılar giderek artmaktadır. Birçok uzman, son krizin küresel enerji sisteminin kırılganlığını ve özellikle dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı başta olmak üzere bu sistemin hassas deniz geçitlerine olan büyük bağımlılığını ortaya çıkardığını düşünmektedir.

Ayrıca son gelişmeler enerji ithalatçısı birçok ülkeyi, enerji güvenliğine ilişkin politikalarını yeniden gözden geçirmeye, stratejik rezervlerini güçlendirmeye ve gelecekte benzer krizlerin tekrarlanabileceği endişesiyle daha istikrarlı alternatifler ve tedarik kaynakları aramaya sevk etmiştir.

Ekonomik küreselleşme, geçtiğimiz on yıllar boyunca, küresel ticaret ve enerji akışının güvenli ve açık kalmaya devam edeceğini, uluslararası tedarik zincirlerinin ise kesintisiz bir şekilde işleyebileceğini ifade eden bir varsayım üzerine kurulmuştu; ancak Ukrayna’dan Orta Doğu’ya kadar ardı arkası kesilmeyen savaşlar, bu inancı kökünden sarsmaya başlamıştır.

Eğer Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş bir şeyi açığa çıkardıysa o da mutlak ekonomik bağlantı fikri üzerine kurulan dünyanın, her zamankinden daha fazla istikrarsızlığa açık hale gelmiş olduğudur; çünkü bir deniz geçiş yolunun kapatılması ya da bir petrol tesisinin devre dışı bırakılması tehdidi bile küresel piyasaları altüst etmek ve endişe ile enflasyon dalgalarını alevlendirmek için yeterli olmuştur.

Burada petrol fiyatlarının sonsuza kadar yüksek kalacağını kastetmiyoruz; aksine bizzat petrol piyasasının yapısının değiştiğini kastediyoruz. Olası değişikliklerin en önemlileri arasında şunları söyleyebiliriz:

1- Hürmüz Boğazı’ndaki istikrar yanılsamasının sona ermesi: Uzun yıllar boyunca yatırımcılar, boğaz üzerinden petrol geçişini neredeyse kesin bir şey olarak kabul ediyorlardı; ancak savaş, bu geçişin aniden kesintiye uğrayabileceğini veya kısıtlamalara maruz kalabileceğini ortaya koymuştur. Bu da ülkeleri ve şirketleri stratejik hesaplamalarını yeniden yapmaya itecektir.

2- Siyasi primin artması: Savaş sona erse bile nakliye şirketleri, sigorta firmaları ve yatırımcılar yaşananları çabucak unutmayacaktır; bu nedenle fiyatların üzerine binen bu ek prim, uzun yıllar boyunca devam edebilir.

3- Alternatif arayışlarının hız kazanması: Özellikle Asya ve Avrupa’daki büyük ithalatçı ülkeler, enerji kaynaklarını daha fazla çeşitlendirmeye, stratejik stoklarını genişletmeye ve denizdeki darboğazları aşan alternatif nakil yolları ile boru hatlarına yatırım yapmaya daha fazla çaba göstereceklerdir.

4- Nüfuz dengelerinin değişmesi: Kriz dönemlerinde istikrarlı tedarik sağlayabilen herhangi bir ülke ister Körfez de olsun ister onun dışından olsun daha fazla nüfuz kazanacak olup bu da önümüzdeki yıllarda ekonomik ve enerji ittifaklarının yeniden şekillenmesine yol açabilir.

Bunların dışında daha çok vardır; bu nedenle bu savaşın ardından petrol piyasasının jeopolitik risklere karşı daha hassas bir hale geleceğini ve Körfez bölgesinin istikrarına olan güvenin savaş öncesine kıyasla azalacağını söyleyebiliriz.

Trajikomik olan şey, yeryüzündeki en büyük zenginliklerin Müslüman ülkelerde bulunmasına rağmen, Batı’nın gelip bunları çalması ve kontrol etmesidir. Eğer bizim bir devletimiz olsaydı, hiç kimse rızkımızı ve Allah’ın bize bahşettiği şeyleri kontrol edemezdi. Dolayısıyla bu servetleri ancak İslami hayatı yeniden başlatmak ve Hilafet Devleti'ni siyaset sahnesine geri getirmek için çalışanlarla birlikte çalışırsak ve bizleri, hem bizi hem de servetlerimi ve kanlarımızı koruyacak ve İslam'ın izzetini yeryüzüne geri döndürecek bir Halife yönetirse geri kazanabiliriz; Allah’ın izniyle bu çok da uzak değildir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Kim Diğerine Hükmediyor: Yahudi Varlığı Mı, Yoksa Amerika Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kim Diğerine Hükmediyor: Yahudi Varlığı Mı, Yoksa Amerika Mı?

 

Haber:

CNN haber kanalı, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu’nun ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptına ilişkin yorumunu aktardı; zira Netanyahu şöyle dedi: “Ben ve Başkan Trump her zaman aynı görüşte değiliz. O, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanıdır; ben ise İsrail’in başbakanıyım. Ben, İsrail’in güvenlik çıkarlarından sorumluyum ve bunun akılcı bir şekilde yapılması gerekir.”

Yorum:

Müslüman çevrelerde, Yahudi varlığının Amerika’nın kararlarını kontrol ettiği ve onu yönlendirdiği fikri yaygınlaşmıştır. Amerika ve onun İslam beldelerindeki politikacılar ile entelektüellerden oluşan kuyrukları; Müslümanlarda bu varlığın yenilmesi ve mağlup edilmesi imkânsız bir güç olduğu algısını yaratmak için bu fikri beslemeye ve pekiştirmeye özen göstermişlerdir.

Ancak bu iddianın doğru olmadığını gösteren deliller ardı ardına gelmekte ve çoğalmaktadır. Her ne kadar burası bu delillerin hepsini sıralamak için yeterli olmasa da Trump’ın son açıklamaları tek başına yeterli bir kanıt ve delil teşkil etmektedir; örneğin şu sözü gibi: “Ben olmasaydım İsrail yerle bir olurdu. Netanyahu'nun Lübnan'a karşı çok daha sorumlu davranması gerekir.” Ve şu sözü gibi: “Netanyahu ile ilişkilerim iyi, ancak Lübnan’da Hizbullah mensuplarının bulunmadığı binaların havaya uçurulmasından hoşlanmadım.” Bu açıklamalar, ABD’nin kararının Yahudi varlığının iradesine bağlı olmadığını, aksine son sözün ABD’ye ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İşte burada yılanın başı ile kuyruğunun arasını ayırt etmenin önemi ortaya çıkmaktadır; zira başı vurmadan kuyruğa vurmanın bir yararı yoktur. Nitekim İslam ümmeti; Amerika ve Yahudi varlığının, onlara atfedildiği kadar heybetli bir güce sahip olmadıklarını kendi gözleriyle görmüştür; zira Afganistan, Irak, Aksa Tufanı operasyonu ve İran, bunu ortaya koyan delillerdir.

Bu nedenle bu ümmetin evlatlarından güç ve kuvvet ehlinin, adımlarını hızlandırmaları, bu tarihi fırsatı değerlendirmeleri ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut-Tahrir ile birlikte ciddi bir şekilde çalışmaları gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

Devamını oku...

Yöneticinin İzzeti ve Gücü, Onun Akidesinden ve Devletinin Heybetinden Gelir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yöneticinin İzzeti ve Gücü, Onun Akidesinden ve Devletinin Heybetinden Gelir

 

Haber:

Dışişleri Bakanlığı Avrupa Dairesi Direktörü Büyükelçi Jamal Malik yaptığı basın açıklamasında, Avrupa Birliği heyetinin Sudan’a gerçekleştirdiği ziyaretin, özellikle siyasi, güvenlik ve insani alanlardaki durum hakkında bilgi edinmek amacıyla yapıldığını söyledi. Ayrıca Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısının heyete, savaşın nasıl başladığının, sebeplerin mahiyetinin ve motivasyonlarının bilinmesi gerektiğini söylediğini ve Avrupa Birliği heyetinden, mevcut ziyaretlerinin yanı sıra yetkililer ve insanlarla yapacakları görüşmeler aracılığıyla Sudan’daki yaşamın gerçekliğini tanımasını talep ettiğini açıkladı. (El Ahdes News)

Yorum:

Bir atasözü şöyle der: “Cılız tekeyi satsan bir pabuç etmez, kessen bir çömleği doldurmaz.” Bu atasözü, insanlar arasında hiçbir değeri olmayan kişi için kullanılır!

Avrupa heyetinin ziyareti, Kahire’deki Almanya Büyükelçiliği’nin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Malik Akar’a eşlik eden heyet üyelerine Almanya’ya seyahat etmeleri için vize vermeyi reddetmesinin ardından gerçekleşmiştir.

Bu yöneticiler hangi soya mensuplar Allah aşkına?

Onlar, Ribi' bin Amir’i hiç işitmediler mi; zira bu Celil Sahabe, Pers komutanı Rüstem’in yanına girdiğinde Rüstem altından yapılmış bir tahtın üzerinde ve ipeklerle süslenmiş bir mecliste oturuyordu; Ribi', basit bir giysi ve silahıyla içeri girdi ve atıyla halının kenarına bastı; kendisine gelmelerinin nedeni hakkında sorduklarında, o tüm ihtişam ve güvenle şöyle cevap vermişti: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine kavuşturmak için gönderdi!”

Bu insanlara ne oluyor ki Batı ülkeleri kendilerini bir çekirdek gibi çitleyip bir kenara attıkları ve aşağıladıkları bir zamanda hâlâ onlara yaranmaya çalışıyorlar; dahası kafirlerin Sudan'ın durumuna vakıf olmaları için onlara ülkenin kapılarını açıyorlar?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Müşerref - Sudan

Devamını oku...

Arap Baharı Devrimlerinin Fitilini Ateşleyen Yeşil Tunus, Sahip Olduğu Bilinciyle Yeni Bir Şafağın Doğuşuna Liderlik Edecektir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Arap Baharı Devrimlerinin Fitilini Ateşleyen Yeşil Tunus, Sahip Olduğu Bilinciyle Yeni Bir Şafağın Doğuşuna Liderlik Edecektir

(Örnek Olarak Yıllık Hilafet Konferansı)

 

Ocak 2011’de Tunus’ta gösteriler patlak verdiğinde,Bu tarihî an için yaşlandık diye ifade etmişti Tunuslu Ahmed El Hefnavi; zira bu gösteriler, modernite devlet olarak bilinen şeyden bu yana Tunus’ta uygulanan zulmü dile getirmiştir; zira modernite devlet, merhamet bilmeyen kapitalist ideoloji aracılığıyla sistematik bir zulmü pekiştirmiş, vatancılığı ise başlıksız bir kimliğe dönüştürmüş, böylece bu kelimelerin bekçisi olmayı kendisi için bir dava haline getirmiş ve iyi bir şey yaptıklarını sanarak bunun uğrunda en değerli ve kıymetli şeylerini feda etmişlerdir. Böylece Tunus ve çevresindekiler, istisnasız her türlü geri kalmışlığı yaşamaya devam etmiştir. Dolayısıyla o adam, onurlu bir hayat yaşamak için tarihin çehresinin değişmesi gerektiğini ifade ederken samimiydi. Ancak devrim birikmiş bir zulmü ifade etse de ama devrim, azim İslam temelinde ideolojik dayanaklara sahip mefhumlarla bu zulmü tercüme edip açıklayacak muhlis bir liderlik olmadığından dolayı onu ortadan kaldırmaya güç yetirememiştir; işte bu, Kuzey Afrika’nın çehresini cehalet ve geri kalmışlık bataklığından İslam'ın mefhumlarıyla yücelen bir gerçekliğe dönüştüren Ukbe bin Nafi'nin İslam'ıdır; zira onun fetihleri sayesinde Kuzey Afrika, Afrika'yı aydınlatan alevli bir meşale olarak kalmaya devam etmiş ve Allahu Teala'nın izniyle önümüzdeki yıllarda da bir meşale olmaya devam edecektir.

7 Ekim 2023’te gerçekleşen Aksa Tufanı operasyonundan bu yana Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti ’nin faaliyetleri düzenli bir tempoyla ve büyük çaplı amellerle devam etmiştir; bu ameller arasında, bölgenin ve özellikle Tunus’un içinden geçtiği büyük olayların verilerine göre çeşitli başlıklar altında düzenlenen ve sayıları onlarca olan yürüyüşler de yer almaktadır. Sonra Modern Devletin Başarısızlığı ve Hilafet Devleti'nin Kaçınılmazlığı gibi sıcak konuları tartışan forumlar da yapılmıştır. Ardından Müslüman ordulara yönelik yürüyüşler sırasında, bu zalim yöneticilerin ucuz muhafızları olmamaları ve “orduların harekete geçirilmesi ve tahtların devrilmesi” yönünde tekrarlanan çağrılar da yapılmıştır.

Bu gerçekliğin ortasında Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, yıllık Hilafet konferansını 2 Mayıs 2026 Cumartesi günü, başkent Tunus’taki Sukra-Ariana Kavşağı’nda bulunan Seminerler ve Konferanslar Salonu’nda düzenledi. Konferansın başlığı da: “Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz ve Dünyayı Epstein ve Modernite Medeniyetinden Kurtarıyoruz” olmuştur.Konferansta üç ana tema ele alındı: Demokrasi ve Modernitenin Sonu ve Epstein Medeniyetinin Çöküşü; İslam ve Hilafet... Yeni Bir Uluslararası Düzene Doğru ve Davetin Destek (Nusret) İle Birleşmesi ve Hilafetin Şafağı. Dolayısıyla konferans, kesintisiz devam eden faaliyetlerin bir tacı olmuştur.

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti’nin hareketi, Tunus halkı ve tüm İslam ümmeti için bir ilham kaynağı olmaya devam etmiştir; zira bu, tasvir ve hayallerin ötesinde, hiç dinmek bilmeyen muazzam bir enerjinin olduğu bir harekettir; nasıl olmasın ki; zira yol artık görülmüş ve Hizb-ut-Tahrir, sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine zarar veren küfrün ve dünya hayatını tercih edip bir asırdan fazla bir süredir ümmetin evlatlarının akıllarını işlevsiz bir hale getiren Batı'nın bekçiliğini yaparak en büyük bir engel haline gelen hain yöneticilerden oluşan araçlarının nefesini kesecek Hilafet Devleti kurulmadıkça kaynağı son bulmayacak devam eden tehlikeyi fark etmiştir.

Eğer İslam ümmeti dışında herhangi bir ümmet böyle bir fikrî ve askerî mücadeleyi yaşamış olsaydı, yok olur, dünya sahnesinden silinir ve demografisi değişirdi; ancak ümmetimizin direnci, solmayan ve silinmeyen bir şan yaratan İslam olan azim İslam’ında yatmaktadır. Zira ümmet, İslam’ı uyguladığı durumda da hastalıklı olduğu durumda da büyük bir şan yaratmaya devam etmiştir. Nitekim Tunus'taki hareketlilik, bir ay küsur önce düzenlenen Hilafet Konferansı'ndan sonra da devam etmiştir; zira Mayıs ayının sonunda Zilhicce ayının ilk on gününe girildiğinde düzenlenen Tekbir sünnetini ihya etme yürüyüşü, çok güzel bir etkinlik olmuştur.

Tirmizi'nin, Kesir b. Abdullah el-Müzeni'den, o da babasından, o da dedesinden rivayet ettiği hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيباً وَيَرْجِعُ غَرِيباً فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي “Bu din garip başladı ve başladığı gibi yeniden garipliğe geri dönecektir. Ne mutlu o gariplere ki bende sonra insanlar ifsat ettiklerinde benim sünnetime göre ıslah ederler.

Yeşil Tunus'tan başlayan Arap Baharı devrimi yayılmış ve bizim için, alevi hâlâ sönmeyen ve Allah'ın izniyle de asla sönmeyecek bir devrim olan mübarek Suriye devrimini doğurmuştur. Tunus’taki büyük ve devasa amellerin devam etmesi, savaşı ve barışı bir olduğu gibi kaderi de bir olan tek bir ümmetin olduğu İslam ümmetinin acılarının büyüklüğünün idrakinden başka bir şey değildir; böylece Tunus’taki yoğun ameller ümmeti uykusundan uyandırmış, fikrî bilincini yükseltmiş ve umutsuzluk ile büyük suçluluk hissi hâlini tedavi etmiştir. Aynı şekilde bu ameller, laikleri de rahatsız etmiştir; zira bu, kararlı adımlarla ilerleyen ideolojik köklü bir partinin karşısında kesinlikle kırılıp parçalanacak olan Batı için başka bir mevzidir; zira parti, sarsılmaz bir şekilde gözünü yüce olan şeylere dikerek laikleri kabuklarından çıkarmış ve laikler, muttaki Şeyhimiz - ki biz hiç kimseyi Allah katında temize çıkarmayız- tarafından azim İslam bilinciyle yetişen sert bir kayaya çarpmışlardır; işte bizim Celil Şeyhimiz, Hizb-ut Tahrir 'in kurucusu Takıyyuddin en-Nebhani'dir; Allah’ım onu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birlikte en yüce cennetlere yerleştir; onlar ne güzel arkadaştırlar.

Evet, Tunus’un başkentinde düzenlenen Hilafet Konferansı’nın sonuçları maksadını gerçekleştirmiş ve hem önceki hem de gelecekteki amelleri çeşitli üslup ve araçlarla taçlandırmıştır. Kapitalist ideolojinin hızla çöküşüyle birlikte, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet tarafından öldürücü bir darbe indirilmeden önce onun işini bitirmek gerekir. Nitekim demokrasi ve onunla birlikte Epstein Adası suçları gibi kendi merkezindeki korkunç ahlaki çöküş hakkındaki konuşma, konferansın gündeminde yer almıştır; zira bu mesele, Hizb-ut Tahrir'in dikkatinden kaçmamıştır; zira bu, partiler, örgütler ve uluslararası kuruluşlar gibi önde gelen demokrasi savunucularının sessiz kaldığı bir suçtur; dolayısıyla Epstein suçları hakkında yapılacak siyasi bir değerlendirme, Allahu Teala'nın izniyle bir daha ayağa kalkamayacakları ölümcül bir darbeyi temsil etmektedir. Laikler Epstein'ı unutsalar da, Hizb-ut Tahrir asla unutmaz; bilakis bu onun amelidir. Ardından Trump’ın zorbalığı ve kaba küstahlığı hakkındaki konuşma; dünya halklarında, Trump’ı üreten kapitalist ideolojinin ne denli yozlaşmış olduğuna dair kanaatler bırakmıştır. Halkların lisanı hali adeta şöyle demektedir; canın cehenneme ey Trump, canın cehenneme ey Amerika ve canın cehenneme ey kapitalizm! Bize uzun zamandır yaptığınız sistematik yıkıma artık hiçbir üzüntü duymadan veda ediyoruz. Trump, kendi bozuk ideolojisinin medeniyetini bizzat kendisi yıkacaktır; dolayısıyla Trump'ın tutumu, Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un tutumuna ve onun, geçen yüzyılın seksenli yıllarının ortalarında Sovyetler Birliği’nde başlattığı ve Perestroyka (yeniden yapılanma) olarak bilinen ve Glasnost mefhumuyla, yani açıklık ve şeffaflık anlamıyla birleşen tarihi kapsamlı ıslah projesine benzemektedir. Hedef ise, yönlendirilmiş (sıkı merkezi) ekonomiden, adem-i merkeziyetçiliğe dayalı bir ekonomiye geçmek; bazı serbest piyasa mekanizmalarını sisteme dahil etmek ve bireysel girişimler ile özel mülkiyeti teşvik etmekti. Bunlar, Gorbaçov'un komünist ideolojiye dahil ettiği kapitalist ideolojinin mefhumları olup bu da, Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açmıştır.

Trump'ın kibir ve küstahlığı hakkında konuşmak, yozlaşmış Epstein medeniyetini yok olmaya sürükleyecektir. Sonra davetin destekle (nusretle) birleşmesi ve Hilafet güneşinin doğması artık an meselesi haline gelmiştir; bunun delili ise Allah’a güvenmek ve buna eşlik eden yoğun ameller ile özellikle Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti için nusretin anahtarı olan güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etme kapılarının sürekli çalınmasıdır ki böylece Allah bize, ümmeti uzun süredir devam eden bir kâbustan kurtaracak apaçık bir fetih ihsan edecektir. Evet, konferans, tarihin çok değerli anlarından herhangi bir anın gelişini hissettiğimiz yeni bir gerçeklikten bahsetmiştir. Nitekim konferans, dönüm noktası niteliğindeki bir aşamada gerçekleşmiş ve kalpler, Allah’ın yardımının yakın olduğuna ve yol ne kadar uzun olursa olsun Allah’a olan güvenin hiçbir zaman sarsılmayacağına, zira kervanın yola çıkmak üzere olduğuna dair huzurla dolmuştur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Semâni – Sudan

Devamını oku...

Çıplak Uyarıcı: Vahiy Metodu ile Hız Çağındaki Bilinç Kaybı Arasında Kurtuluş Mesajı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Çıplak Uyarıcı: Vahiy Metodu ile Hız Çağındaki Bilinç Kaybı Arasında Kurtuluş Mesajı

 

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ مَثَلِي وَمَثَلَ مَا بَعَثَنِيَ اللَّهُ بِهِ كَمَثَلِ رَجُلٍ أَتَى قَوْمَهُ فَقَالَ: يَا قَوْمِ إِنِّي رَأَيْتُ الْجَيْشَ بِعَيْنَيَّ، وَإِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْعُرْيَانُ فَالنَّجَاءَ، فَأَطَاعَهُ طَائِفَةٌ مِنْ قَوْمِهِ فَأَدْلَجُوا فَانْطَلَقُوا عَلَى مُهْلَتِهِمْ، وَكَذَّبَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ فَأَصْبَحُوا مَكَانَهُمْ فَصَبَّحَهُمْ الْجَيْشُ فَأَهْلَكَهُمْ وَاجْتَاحَهُمْ، فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ أَطَاعَنِي وَاتَّبَعَ مَا جِئْتُ بِهِ، وَمَثَلُ مَنْ عَصَانِي وَكَذَّبَ مَا جِئْتُ بِهِ مِنَ الْحَقِّ “Şüphesiz benim ve Allah'ın benimle gönderdiği şeyin misali, bir adamın misali gibidir ki. kavmine gelir de, «Ben orduyu iki gözümle gördüm. Ben gerçekten apaçık bir uyarıcıyım (nâzîrim), kurtulmaya bakın!» der. Kavminden bir kısmı ona itaat eder ve geceleyin yola çıkarlar, yavaş yavaş kurtuluşa ererler. Onlardan bir kısmı da onu yalanlayarak yerlerinde kalırlar ve sabahleyin ordu baskınına uğrayıp helak olurlar.”

Bu azim hadis, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in davetinin hakikatini ve insanların bu davete karşı tutumunu özetlemektedir; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisini, kavmine saldırmak üzere yaklaşan bir orduyu görüp hızla onları uyaran ve: Kurtulun, kurtulun! yani vakit geçmeden kaçın! diye seslenen bir adama benzetmiştir.

Araplar, böyle bir uyarıcıya çıplak uyarıcı (en-Nezîrü’l-Uryân) derlerdi; çünkü yaklaşan büyük bir tehlike gördüğünde, dikkat çekmek ve yaptığı uyarının doğruluğunu ve tehlikesini vurgulamak için ya elbisesini çıkarır ya da onu sallardı. Bu yüzden kavim iki gruba ayrılmıştır: Birisi uyarıya inanıp onu tasdik ederek kurtulan gurup; diğeri ise yalanlayıp önemsemeyerek helâk olan gruptur. İşte insanların, Nebi Aleyhi Efdalu’s Salatu ve’s Selam’ın risaleti karşısındaki durumu da böyledir; yani vahye tabi olan kimse dünya ve ahirette kurtulur; yüz çeviren ise helak ansızın gelinceye kadar güvenlik vehmi içinde yaşar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği şey, bir üçüncüsü olmayan iki akıbet için olan bir uyarıdır: Bunlar ise Allah’a iman ve O’na tam itaat esasına dayalı cennet veya cehennemdir; dolayısıyla risalet özünde ya kurtuluş yolu ya da helak yolu olup, bu iki yol arasında tarafsızlık diye bir şey yoktur.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem risaleti yerine getirmiş, emaneti tebliğ etmiş ve ümmete de Kur'an ve sünnet olan O'nun mirası kalmıştır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra dinin tebliği, bugün bizim gördüğümüz şekilde değil, O’nun metodu üzerine olması gerekir; zira Hilafetin yüz yılı aşkın bir süre önce yıkılmasından bu yana, minberlerde genellikle ümmetin gerçekliğine dokunmaksızın korkutma ve teşvik yöntemini benimseyen davetçileri dinliyoruz; bu davetçiler ise, nassları yerli yerinde kullanmayarak hakkı bâtılla karıştırmakta, metoda aykırı olan vakıaya uyum sağlamakta ve dinin bazılarını alıp diğer bazılarını terk ederek onun parçalanması için çalışmaktadırlar; bu da genel sloganlara ve gerçek bir bağlılığın olmadığı dini ritüellere dönüşünceye kadar dinin özünün boşaltılmasına yol açmıştır. Böylece onların davetleri saçılmış zerreler haline gelmiş ve ümmette istenen etkiyi oluşturmaktan aciz kalmıştır; çünkü düşünme metodu hatalı olup ortaya konuluş yolu ise kusurlu ve Kerim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna aykırıdır.

Batı, Hilafeti onun teşrî nasslarıyla oynayarak yıkmamıştır; aksine mızrağının ucunu İslami düşünceyi değiştirmek ve onu Batılı kapitalist fikirlerle evcilleştirmek için çalışmaya yöneltmiştir; böylece sonuç, üzerine Allah’ın şeriatının uygulanmamasını umursamayan bir ümmet olmuştur; çünkü ümmet, savaşlar, refahlar, dünyevî kazançlar ve kayıplar içinde boğularak kendisi için yaratıldığı şeylerin dışındaki şeylerle meşgul edilmiş, ümmetin düşüncesinden helal ve haram ölçüsü kaybolmuş, bu da ümmeti kontrol etmeyi kolaylaştırmış ve onu hazlara ve kapitalist maddiyata doğru rahatça sürüklenebilir hale getirmiştir; böylece de ümmetin zevklere, kapitalist materyallere, teslimiyete, boyun eğmeye ve onursuzluğa sürüklenmesi kolaylaşmıştır.

Bu idrakten hareketle sorunun kökten çözümü, İslami fikri şahsiyete sahip bir davetçinin (uyarıcının) hazırlanması için çalışmayı gerektirir ki böylece bu davetçi, toplumun göremediğini görme konusunda toplumun önünde olur, sıradan insanların anlaması zor olan iç içe geçmiş siyasi, ekonomik ve sosyal olayları ve karmaşık sonuçlarını yorumlar, olayların içinde boğulmak yerine onların etrafında dolaşır; onlara dışarıdan bakar, siyasi olayları ve etkin devletlerin planlarını okur, toplumu yöneten ve onun akıbetini kontrol eden şeyler olmasından dolayı bu planlar gerçekleşmeden önce ortaya çıkarır ve halkların fakirleşmesini veya zenginleşmesini belirleyen ekonomik olaylara da ışık tutar…

Yine bu davetçi, erdemi, iffeti ve temizliği yayan ve aileyi koruyan hususları öne çıkarmak yoluyla toplumun bütünlüğünü ya da içten yıkılmasını kontrol eden hususlardan olduğu için içtimai nizamla ilgili olayları da inceler ve toplumu ahlaksızlık bataklığına sürükleyerek onu, şehvetin harekete geçirdiği hayvani bir düzeye indiren, böylece de gençlerin yüce meseleleri ve büyük olayları terk ederek bu hayvani düşüş içinde kaybolması için yayılan hususları ifşa eder.

Buradan hareketle davetçinin ameli, düşmanın planlarını boşa çıkarmak olur ki böylece şerî delille vehmedilen güzellikleri pazarlamasın; aksine toplumun hayatına hükmeden bozuk sistemin izin verdiği kanun ve sistemin çerçevesinin dışında düşünsün; İslam’ın dışlandığı andan itibaren biriken alışkanlıkları kırsın ve İslam'ı kokuşmuş kapitalizmin tortularından arındırsın; İslam'a, seçilmiş parçalarla değil de hüküm için ölçü olarak Kur'an ve sünnet temelinde kamil bir şekilde davet etmek yoluyla düşmanın hedeflerini ve araçlarını ifşa etsin. Böylece delili görüşün ve nassı hevanın önüne geçirsin, ilim ve hikmet ölçüsüyle iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmayı ihya etsin ve insanlar ya da otorite karşı çıksa bile hak üzere sebat etsin. Dolayısıyla dini yalnızca bireysel ibadetlere indirgemesin, aksine onu kapsamlı bir hayat metodu olarak ortaya koysun.

Öte yandan bu makalede sorunun kökünü bugünkü vakıamızla ilişkilendirmek için altının çizilmesi gereken çok tehlikeli bir meseleyle karşı karşıyayız ki bu da: toplumlarımızdaki Batı saçmalığının ve bunların sosyal medya ile hızlı arama motorları aracılığıyla nüfuz etmesi sonucunda insanlara dayatılan yaşam tarzıdır. Böylece modern insan, hızlı haberler, kısa videolar, tek bir tuşla değişen kanaatler ve hiçbir inceleme olmaksızın görüşler arasında sürekli geçiş gibi artık hıza dayalı bir yaşam tarzı içinde yaşar bir hale gelmiştir.

Böylece insanların birçoğu, içerik yerine başlıklarla, araştırma yerine izlenimlerle ve anlama yerine takip etmekle yetinir bir hale gelmişlerdir; sonuçta ortaya sıkılmış ve dikkati dağınık bir nesil çıkmıştır. Buradaki tehlike ise, kanaatlerini hız üzerine inşa eden kişinin, bilinçsiz bir şekilde kolayca yönlendirilebilmesidir.

İçinde yaşadığımız hız çağı, insandan düşünme ve doğrulama yetisini çalmıştır; bu ise davetçinin (uyarıcının) görmezden gelmesi imkansız olan, aksine güvenilir kaynaklardan şerî bir delil talep etmeksizin körü körüne tabi olma fikrini değiştirmek yoluyla çözmek için çalışması ve gerçek ilmi, düşünceyi harekete geçiren, aklı düşünmeye alıştıran ve böylece vakıayı ümmetin kolayca yönlendirilebilmesi için içine hapsedilmek istendiği kalıpların dışında okuyan ilgi çekici sistematik bir üslupla kapsamlı bir şekilde sunması gereken bir gerçekliktir. Bu şekilde insanları ümmetin davalarına ve dine karşı yürütülen savaşa bağlayan konuları gündeme getirir, siyasi ve ekonomik olayların arka planını tartışır ve dinini kaybetmiş olmasından dolayı ümmetin karşı karşıya olduğu sorunları gözden geçirir; işte o zaman ümmet, kurtuluşunun tek yolunun, kendi gerçekliğini değiştirmeye yardımcı olacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin yeniden tesis edilmesi olduğunu idrak eder.

Bugün ümmetin herhangi bir uyarıcıya değil, aksine Zerkâü’l-Yemâme gibi keskin görüşlü, uzaktan görebilen ve görmekle birlikte basirete de sahip olmasından dolayı kavmini uyaran düşünen bir uyarıcıya ihtiyacı vardır ki böylece kişi, zahiri görüntülere ve anlık cazibelere aldanmasın; aksine bunların arkasındaki gerçek tabloyu görsün ve hatta kavmi ona, Zerkâ’ya kavminin sen bunamışsın dediği gibi deseler bile kavmini uyarsın!! Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” [Nahl 43]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER