Perşembe, 11 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Endonezya'da Çevresel Yıkım ve Şirketlerin Açgözlülüğü

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Endonezya'da Çevresel Yıkım ve Şirketlerin Açgözlülüğü

Haber:

Singapur hükümeti, Endonezya'daki orman yangınlarını kışkırttığından şüphelenilen ve Singapur ile Malezya'daki zehirli sis krizinin kötüleşmesine yol açan yedi şirketi hedef alarak sert tedbirler uyguluyor.Sınır ötesi duman kirliliğiyle mücadele yasası uyarınca, yedi şirket tüm arazi yakma faaliyetlerini derhal durdurmaları için resmî emirler aldı.Başbakan Lawrence Wong, hükümetin hava kirliliği nedeniyle günlük 100 bin Singapur dolarına kadar para cezası uygulanmasına olanak tanıyan sert yasal önlemler almaktan çekinmeyeceği konusunda uyardı.Yangınlar esas olarak tarım arazilerini kesip yakmaya dayanan geleneksel uygulama nedeniyle patlak verdi ve bu durum, El Nino iklim olayının yol açtığı şiddetli kuraklık mevsimiyle daha da kötüleşti.Bu yoğun duman sisinin etkisi büyüktü; zira Singapur'daki Kirletici Standartları Endeksi'nin (PSI) 160 ile 227 arasına yükselmesine neden oldu ki bu seviye sakinler için "son derece sağlıksız" olarak sınıflandırılıyor.Yedi şirketin kimliklerinin, daha fazla soruşturmanın tamamlanmasının ardından açıklanması planlanıyor.

Yorum:

Bu yıl Kalimantan ve Sumatra’yı vuran orman ve arazi yangınları bir kez daha karanlık bir rekor haline geldi. Bu felaket sadece 194,542 hektardan fazla araziyi kapsayacak şekilde genişlemekle kalmamış, aynı zamanda ciddi bir sağlık ve çevre krizine de yol açmıştır. Sağlık Bakanlığı (Kemenkes), etkilenen yedi ildeki 63 bölgede orman ve arazi yangınları (Karhutla) nedeniyle 277,075 akut solunum yolu enfeksiyonu (ISPA) vakası kaydetmiştir. Yine Sağlık Bakanlığı verileri, 12 Ekim 2026 itibarıyla etkilenen yedi ildeki 63 bölgede, 62,400'ü, yani yüzde 22.5'i, bir günlük ile 5 yaş arasındaki çocuklar da dahil olmak üzere yaklaşık 277,075 akut solunum yolu enfeksiyonu vakası kaydetmiştir. "Orman ve arazi yangınlarının dumanı, akut solunum yolu enfeksiyonlarına, öksürüğe ve nefes darlığına neden olabilen ve astımı daha da kötüleştiren ince PM2.5 parçacıkları ve diğer zararlı maddeleri içermektedir."Bebekler, küçük çocuklar, hamile kadınlar, yaşlılar ve kronik akciğer hastalıkları olan kişiler bu ince parçacıklara karşı savunmasız olan gruplardır.

Bu yangınların yıkıcı etkisi aynı şekilde ülke sınırlarının ötesine, yani Singapur ve Malezya gibi komşu ülkelere kadar uzanmış, bu da bölgedeki kamusal faaliyetleri aksatmıştır. Hava aşırı sıcak olmasına ve çoğu zaman kara keçiler suçlanmasına rağmen, bu krizin asıl nedeni aslında şirketlerin açgözlülüğüdür. Zira çiftlik arazilerini temizlemek için yakma uygulaması hâlâ yaygın bir şekilde sürdürülmektedir. Bu durum, ticari ürünlerde kullanılmak üzere kasıtlı olarak kurutulan nemli turba yosunu ekosistemlerinin sömürülmesiyle daha da kötüleşmekte, bu da onları her an patlamaya hazır yakıt yığınlarına dönüştürmektedir.Buna ek olarak hükümet, bu şirketlerin faaliyetlerini sürdürmelerine ve Endonezya'da uzun süre tahribata yol açmalarına izin vermeye devam etmektedir.

Hükümet, eğer çevresel sürdürülebilirliği ve insan sağlığını her şeyin üstünde tutan kapsamlı bir vizyona sahip kaynak yönetimi politikası oluşturursa, işte o zaman bu çevre felaketini gerçekten önlemek mümkün olur.Mevcut gerçeklik, hala kapitalist modeli kutsallaştıran yönetimin kırılganlığını yansıtmaktadır.Kâr ve zarar mantığı politika yapımında hâlâ temel bir esas olarak kullanılırken, doğanın korunması ise feda edilmektedir. AslındaKur'an uzun zaman önce Rum Suresi'nin 41. ayetinde şunu zikretmiştir: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” [Rum 41]  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Laikliğin Uygulanması İslami Başörtüsünü Hedef Alıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Laikliğin Uygulanması İslami Başörtüsünü Hedef Alıyor

Haber:

Azerbaycan'da yeni okul kıyafeti kurallarının uygulanması, okul yönetimlerinin başörtülü kız öğrencilerin derslere girmesini engellemesi ve kadın öğretmenlerin de başörtülerini çıkarmalarının talep edildiğine dair haberlerin ardından bir protesto dalgasına yol açtı. Yetkililer ise söz konusu tedbirlerle bağlantılı huzursuzluklar nedeniyle 37 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. (Sky News Arabia)

Yorum:

Laiklik, Müslümanlara yeni bir bakış açısı ve eğitim kurumlarında başörtüsünü yasaklamayı dayatan yeni bir yasayla karşımıza çıkmıştır; oysa bu kurumlar, ülkenin diğer bölgelerindeki benzerleri gibi eğitim almak amacıyla okullara giden toplumdaki kızların ve kız öğrencilerin büyük çoğunluğunu barındırıyor.Tuhaflık ise bu ülkedeki çoğunluğun Müslüman olmasında yatmaktadır; dolayısıyla eğer Avrupa’daki gerekçe, Müslüman kadınlardan eğitim ve sağlık gibi kamu kurumlarında her türlü İslami sembolü yasaklayarak başörtüsünü çıkarmaya zorlayan ülkenin yapısı ve laik yasaları ise, o zaman bunun burada uygulanması bir hakikati ortaya koymaktadır ki bu da; başörtüsünün şer’î bir hüküm olması ve yasaklanmakla kastedilenin ise sadece bir kumaş parçası değil, aksine bizzat İslam, onun nefisler üzerindeki etkisi ve laik sistemle bağdaşmamasıdır.

Şüphesiz -bir ibadet olarak- başörtüsü, kadının nefsiyetine, özgünlüğüne, mahremiyetine ve şahsiyetinin kamusal alanlar ile ticaret, eğitim ve çalışma gibi şer’an mübah olan muamelelerde başkaları üzerinde bıraktığı etkiye kadar uzanmaktadır. İşte bu disiplin, haramdan ayıran sınır ve bu yasak olan şeylerden korunma, rezillik ve fesada bürünmüş laikliğin razı olmadığı bir durumdur; zira laiklik, bu yasalar aracılığıyla kız çocuklarını ergenlik çağının henüz başında yozlaştırmayı, onları başörtüsünün inşa ettiği, kendilerine dinlerini hatırlatan ve iffet ile hayayla onları bozulmaktan koruyan iffetten uzaklaştırmayı hedeflemektedir.

Batı'ya bağlı sistemler aracılığıyla Müslüman ailenin yasalarına ve sağlam yapısına karşı savaşan laik uluslararası kurumlar,başörtüsüyle savaşan ve kadının hayası ile toplum üzerindeki dini etkisini kırmak amacıyla onu silmeye çalışan kaynağın ta kendisidir; çünkü kadın, şer’î kıyafetiyle etrafındakilere İslam dinini, onun hükümlerini, ahlakını ve kurallarını hatırlatmaktadır.

Nitekim laiklik, yasalarını dayatma konusunda acele ederken, Müslümanlar arasında yaklaşmakta olduğunu gördüğü bir durumla da yarış halindedir; zira İslam'ın hükümlerindeki adaleti bizzat hissedip bundan etkilenen gayrimüslimler arasında dahi somut bir bilinçlenme ortaya çıkmıştır; işte bu etki, bir gün onlara hayatı ve yaşam tarzını çarpıtarak sunan ve bunu meşru gösteren bir cilayla kaplayan laikliği ortadan kaldıracaktır. Ayrıca laiklik; dinleri yüzünden hayatlarının her alanında kendileriyle savaşılan halklar arasında gelişen İslami bilinçlenme ile de yarış halindedir; zira bu bilinç, patlak vererek bu yasaları savuracak ve laikliğin yapılarını, kurumlarını ve hedeflerini yerle bir edecektir.

Müslümanların bu hızla ilerleyen insan yapımı kanunlar akımı karşısındaki görevi, İslami sabitelere bağlı kalmak, itaat, boyun eğme ya da korku göstermemek; aksine özellikle de hangi gerekçeyle olursa olsun kadına yönelik saldırı savaşında karşı koymak ve ısrarcı olmaktır.Müslümanların omuzlarındaki sorumluluk; kadınlara ve kız çocuklarına şer’î hükümleri öğretmek, bu hükümlere yönelik kanaat ve bağlılığı pekiştirmek ve dinlerinin en önemli görevlerinden birinin, sıfatı, etkisi ve Allah Azze ve Celle’yi razı eden sevabından dolayı şer’î kıyafet vasıtasıyla iffeti korumak olduğunu açıklamaktır. Ayrıca bugün Müslümanların ülkelerini istila eden giyim tarzının düzeltilmesi,yaygınlaşan açık saçıklık, teberrüc ve süslenmenin terk edilmesi, haya ve vakar amacını gerçekleştiren doğru şer'î kıyafetin benimsenmesi gerekir.Böyle bir yüzleşmede kadın bu saldırıyı reddetmeli ve dinini savunmalı ve velileri ve erkekleri de onları savunmalıdır ki böylece hepsi Allah’ın izniyle galip gelenlerden olsunlar.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ * إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنصُورُونَ * وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte  verdiğimiz şöyle bir söz vardır: Onlara Allah’ın yardımı kesinlikle ulaşacaktır.” [Saffat 171-172]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zübeyde Ümmü Osman

Devamını oku...

Haberlere Bakış 18/10/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
18/10/2026

* Kazakistan, 2031 yılına kadar yaklaşık 20 milyar dolar yatırım çekmeyi ve ülkenin mineral kaynaklarını ve işleme kapasitesini genişletmeyi amaçlayan Dünya Bankası Grubu'nun Metaller ve Mineraller Anlaşması'na Orta Asya'da katılan ilk ülke oldu.

Resmi katılım töreni, 16 Ekim'de Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu'nun Tayland Yıllık Toplantıları eşliğinde gerçekleşti. Başbakan'ın basın servisinin aktardığına göre Kazakistan, Sanayi ve İnşaat Bakanlığı boyundaki Ulusal Jeoloji Servisi yönetim kurulu başkanı Yerlan Galiyev tarafından temsil edildi. Kazakistan Sanayi ve İnşaat Bakanlığı, Stratejik Planlama ve Reformlar Ajansı ile Dünya Bankası Grubu tarafından geliştirilen bu ülke anlaşması, 2026-2030 yılları arasında metal ve mineral sektöründe iş birliği için bir çerçeve oluşturmaktadır. Dünya Bankası Grubu'nun mali, analitik ve teknik desteğini bir araya getirerek ülkenin sanayi ve yatırım önceliklerini ilerletmektedir. Anlaşma, Kazakistan'ın mevcut kalkınma stratejileri üzerine inşa edilmektedir; bunlar arasında 2029'a kadar Ulusal Kalkınma Planı, 2023-2027 Jeolojik Sanayi Gelişimi Konsepti ve 2024-2028 için Nadir ve Nadir Toprak Metalleri Endüstrisinin Gelişimi Kapsamlı Planı bulunmaktadır. 2031 yılına kadar yaklaşık 20 milyar dolarlık hedeflenen yatırımın, maden arayışlarının genişletilmesi, madencilik ve işleme tesislerinin geliştirilmesi, modern teknolojilerin benimsenmesi ve destekleyici altyapının inşasını desteklemesi beklenmektedir. (astanatimes.com, 16 Ekim 2026).

Amerika, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uzletinden çıkarak Batı dünyası ülkelerine bir askeri koruma şemsiyesi yaymıştır. Ayrıca komünist olmayan dünya ekonomisini kontrol etmek için ekonomik bir şemsiye yaymış ve Amerika’nın bu kontrolü uygulamak için geliştirdiği ana araçlardan biri de Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası olmuştur. Dolayısıyla Amerika, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve UNESCO, UNICEF, Kalkınma Ajansı ve diğerleri gibi Birleşmiş Milletlere bağlı kurumlar gibi uluslararası nitelikteki kurumları kontrolü genişletmenin araçları olarak kullanmakta ve bunların tamamının, geri kalmış ülkeleri sanayileşmenin doğru yolundan uzaklaştırmak ve bu ülkelerin enerji ve kaynaklarını gereksiz şeylere harcamak için çalışmaktadırlar.

Nitekim Amerika Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, bağımsızlık destek programları, nükleer güvenlik ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi yoluyla bölgedeki faaliyetlere katılmaya başlamıştır. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında, bölgenin Rusya'ya olan bağımlılığını azaltmak amacıyla Kazakistan'da nükleer silahsızlanma çalışmalarına yatırım yapmış, sınır güvenliğini güçlendirmiş ve petrol ve gaz ihracatı için alternatif güzergâhlar geliştirmiştir.Son yıllarda Kazakistan ve Özbekistan liderlerinin ABD'ye yaptığı ziyaretler, somut sonuçlar doğurabilecek pratik bir nitelik taşımaktadır.Zira yatırım, enerji, nadir mineraller ve dijital teknolojiler alanlarında anlaşmalar imzalanmıştır.Böylece Washington, resmi bir siyasi-askeri ittifak talep etmeden ekonomik ortaklığı derinleştirmeye hazır olduğunu göstermektedir.Ayrıca Moskova ve Pekin'e olan bağımlılığı azaltacak alternatifler sunmak ve Batı pazarlarına ve teknolojisine yönelik yolu açmak yoluyla ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Kazakistan’ın, 2031 yılına kadar yaklaşık 20 milyar dolar yatırım çekmeyi ve ülkenin mineral kaynaklarını ve işleme kapasitesini genişletmeyi amaçlayan Dünya Bankası Grubu'nun Metaller ve Mineraller Anlaşması'na katılması, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürgeci kafir Amerika’ya hizmetine sunmak içindir. Evet bu politika, cari açığı dengelemek ve dış yükümlülüklerin ödenmesini sağlamak için kısa vadeli Dolar çekme hedefine ulaşmaya yardımcı olur ancak bu, Kazakistan ekonomisini güçlü bir temel üzerine inşa etmek için değildir. Zira yabancı yatırımcıların amacı Kazakistan kaynaklarını kullanarak kolay para ve kar elde etmek olup amaçları Kazakistan ekonomisini inşa etmek olmamıştır ve asla da olmayacaktır. Bu yüzden Kazakistan’ın Dolar yatırımı alması ülke ekonomisini güçlendirmeye yardımcı olmayacak; aksine yabancı yatırımcılara yardım ederek cari açıkta geçici bir denge sağlayacaktır. Dolayısıyla Kazakistan’ın ekonomiyi canlandırmak olarak adlandırdığı bu politika, daha önceki politikalar gibi başarısız olacaktır.

Kazakistan’ın yerel girişimcileri yerel ekonominin ihtiyaçlarını karşılayacak yeni projeler tasarlamaya teşvik eden bir ekonomi politikasına ihtiyacı vardır. Bu ise ancak Hilafetin olduğu İslami Yönetim Nizamının gölgesinde İslami ekonomik sistemin tatbik edilmesiyle gerçekleşebilir. Zira İslami ekonomik sistem, Kazakistan ekonomisini sağlam temeller üzerine inşa edecek köklü bir çözüm sunmaktadır. Çünkü sanayide büyük ölçekte ana ve egemen taraf bizzat devlet olacaktır. Ayrıca yerel yatırımcıları ve girişimcileri sanayi, tarım ve ekonominin diğer tüm sektörlerini inşa etmeye teşvik edecektir. Dahası bu sektörleri, ağırlıklı olarak temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde inşa etmeye odaklanacak olan bir sistemdir; bu da ekonomiyi, her türlü dış baskılardan bağımsız bir hale getirecektir. Dolayısıyla Kazakistan’ı ekonomik kaostan çıkmasını sağlayacak olan tek seçenek işte budur.       

    

* Bakü'de Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı'nın (CICA) 7. Zirvesi kapsamında, Türkmenistan, Azerbaycan ve Özbekistan dışişleri bakanları Rashid Meredov, Ceyhun Bayramov ve Bahtiyar Saidov arasında üçlü bir toplantı yapıldı.

Diplomatlar, bölgesel gündemdeki önemli maddeler hakkında ayrıntılı görüş alışverişi yaptı ve üçlü ortaklıklarını güçlendirmek için öncelikli adımlar üzerinde anlaştılar. Görüşmelerin temel odağı, üç ülkenin ekonomik potansiyelinin en üst düzeye çıkarılması ve lojistik alanındaki çabaların senkronize edilmesiydi.

Taraflar, ulaşım ve toplu taşıma altyapısının geliştirilmesi ve Orta Asya'yı Kafkasya'ya bağlayan ve küresel pazarlara erişim sağlayan uluslararası koridorların modernizasyonu için projeleri derinlemesine incelediler. Bakanlar, bölgede uzun vadeli istikrar ve ekonomik büyümeyi sağlamak için düzenli bir siyasi diyalogu sürdürme taahhütlerini yeniden teyit ettiler. (orient.tm, 16 Ekim 2026).

Her ne kadar Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı'nın (CICA) amacı, bölgesel barış, güvenlik, istikrar ve ekonomik iş birliğini teşvik etmek gibi görünse de, bu tür uluslararası platformlar ve konferanslar Batı kaynaklı, sömürgeci düzenin ve kapitalist sistemin çıkarlarına hizmet eden yapılardan ibarettir. Dolayısıyla CICA gibi platformların gerçek amacı, Orta Asya ülkeleri arasında bağımsız bir barış ve refah sağlamak değil; aksine ABD, Rusya ve Batılı güçlerin bölgedeki nüfuzunu ve sömürüsünü güçlendirmek için kurulan mekanizmalardır. Zira İslam ümmeti, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nitelendirdiği gibi bir vücudun azaları gibi tek bir beden iken, sömürgeci kafirlere hizmet eden ajan yöneticiler, küfrün icat etmiş olduğu devletler arası milliyetçi/ulus-devlet temelli diplomasi yoluyla İslam ümmetinin yapay ulusal sınırlarla bölünmüşlüğünü pekiştirmeye çalışmaktadırlar. Nitekim Müslümanların başındaki hain ve ajan yöneticilerin, daha geçen günlerde iffetli Müslüman kadınların başörtüsüne saldıran hain Aliyev rejimi başta olmak üzere kendi halklarının dinine ve ritüellerine saldırırken, (CICA) gibi konferanslar yoluyla ümmeti parçalamak için koşturmaları bunun en açık örneklerinden biridir.

Sonuç olarak Müslüman ülkelerin güvenliği ve sorunlarının çözümü; CICA, BM veya benzeri uluslararası forumlarla değil, tüm İslam beldelerini tek bir çatı altında birleştirecek olan Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla mümkündür. İslami referanslar dışındaki her türlü demokratik, laik veya uluslararası iş birliği aracı "Batı'dan ithal köhne bir sistemlerde" ibarettir. Bu yüzden Müslümanların, Batı menşeli bu köhnemiş forumlardan kurtulup eskiden olduğu gibi en hayırlı ümmet konumuna geri dönmeleri için, özelde Müslümanların genelde ise tüm insanlığın tek kurtuluşu Hilafet Devleti’ni kurmak için canla başla çalışmaları gerekir.       

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Suriye Devrimi Neden Sona Ermedi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Suriye Devrimi Neden Sona Ermedi?

Üniversite öğrenimimin ilk yıllarından beri duyduğum en tuhaf şeylerden biri, 1789’da patlak verip 1799’a kadar süren Fransız Devrimi’nin görkeminden bahsederken hocalardan birinin dile getirdiği bir sözdü; bu söz, Avrupa tarihinin ve bir bütün olarak Batı medeniyetinin o dönüm noktası niteliğindeki döneminin öne çıkan bir sloganı ve devrimci adaletin gerçekleştirilmesinin bir ifadesi mesabesindeydi; dikkat edin o söz şudur: “Son kralı, son rahibin bağırsaklarıyla asın.” Gerçekten de Kral XVI. Louis 1793 yılında Paris'teki Devrim Meydanı'nda giyotinle idam edildiği gibi eşi Kraliçe Marie Antoinette de dokuz ay sonra aynı yöntemle idam edilmişti.

Şiddet uygulamada acımasızlık ve gaddarlıkla dolu olan o slogan dün olduğu gibi bugün de hala halkın ve ülkenin imkânlarını tahakküm edenlere duyulan öfkenin bir ifadesiydi. Dolayısıyla Fransız Devrimi, krallık-kilise despotizmi sistemi tarafından bir bütün olarak Avrupa halklarına uygulanan zulüm durumunun bir yansıması olmuştur.

Fransız Devrimi’nin olaylarını ve bağlamlarını inceleyen bir araştırmacı, onun gerçekten de Avrupa’da ve dışındaki siyasi, toplumsal, ekonomik ve hatta ahlaki düzeyde Batı medeniyetinin gerçek fikri dönüşüm anını resmettiğini görür. Zira Batılı halklar arasındaki bu devrimin öncüleri ve düşünürleri istisnasız olarak bugüne kadar ülkelerinin her alanda kalkınmasının ve ilerlemesinin mimarlarıdır.

Dünya çapındaki en köklü fakülte ve üniversitelerinde ders olarak okutulan Batı medeniyetinin bir simgesi hâline gelmiş bu olay, Arap Baharı ayaklanmalarının bir uzantısı olarak ortaya çıkan ve Osmanlı Hilafet Devleti'nin yıkılmasından ve ardından İngiltere ile Fransa'nın bölgeyi cılız karton varlıklara bölmesinden bu yana Arap coğrafyasında yaşanan en büyük siyasi sarsıntıya yol açan Suriye Devrimi’ne uyarlanabilir.

Suriye devriminin istisnai durumu, devrimi, Batı ve uluslararası korumayla örtülen despot sistem karşında ezilen Arap halklarının gerçek anlamda bir umudu haline getirmesidir; zira bu devrimin taşıdığı sahneler, olaylar ve müdahaleler, devrimi sadece adaletin sağlanmasını gerektiren ahlaki bir mesele değil, aynı zamanda İslam ümmetinin sömürgeci Batı'nın hegemonyasından ve Müslüman ülkelerdeki mevcut despot rejimlerden oluşan araçlarından kurtulmaya yönelik çatışmasını gerçek anlamda yansıtan bir ifadesi haline getirmiştir. Müslümanların Suriye halkının uğradığı zulme yönelik dayanışması o kadar büyük ve cesurdu ki bu rejimleri endişelendirmiş; bu da onları, birçok durumda Beşar rejimini destekledikleri tutumlarının gerçek yüzünü açığa çıkarmaya zorlamıştır.

Esad rejimi, devrimin patlak vermesinden Beşar’ın firar etmesinin son anlarına kadar Müslümanların başındaki yöneticiler ve dünya liderleri tarafından tam bir meşruiyete sahipti. Bunun en açık kanıtı ise, Müslümanların başındaki yöneticilerin tamamının onu (Esad’ı) meşrulaştırma konusunda uzlaşmış olmalarıdır; zira bu yöneticiler, 11 Kasım 2024 tarihinde Riyad’da düzenlenen ve 50 lider ile devlet başkanının katıldığı Olağanüstü Arap (İslam) Zirvesi’nde, yani Rusya’ya kaçışından bir aydan daha kısa bir süre önce, onu Suriye’nin meşru yöneticisi olarak memnuniyetle karşılamışlardı. Bu zirveden önce Beşar'ın, Suriye'nin üyeliğinin yıllarca dondurulmasının ardından Mayıs 2024'te Manama'daki Arap Zirvesi'ne ve Mayıs 2023'te Cidde Zirvesi'ne katılımı gerçekleşmişti. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Suudi Arabistan'ın bu iki zirveden önce büyükelçiliklerini yeniden açtığını da unutmamamız gerekir. Bunun öncesinde de siyasi muhalefet kontrol altına alınıp dağıtıldığı gibi aynı şekilde askeri gidişatın kontrolden çıkmasını önlemek için askeri operasyon odaları da kontrol altına alınmıştı.

Müslümanların başındaki yöneticilerin ve büyük devletlerin Suriye rejiminin devrilmesini engelleme konusundaki hırslarının sebebi, devrimin, suçlu rejimin tamamen devrilmesini ve İslam'ın uygulanmasını talep eden yönelimleriydi. Bu, bölgesel ve uluslararası despot düzeninin kabul etmeyeceği bir şeydir; zira onlar yönetim ve idarede bireysel düzeydeki değişikliklere veya iktidardaki sistemin yapısında birtakım değişikliklere izin verebilirler ancak halkın, sömürgecinin dayattığı bir yönetim sistemini ortadan kaldırması, aşılması engellenen kırmızı bir çizgi olarak kabul edilmektedir. Halk hareketleri ve protestolara tanık olan ancak bu eğilimle sınırlı kalan ve gerçek bir devrim niteliği kazanmayan Arap ülkelerinde tam olarak olan da işte budur.

Suriye’nin durumu bir istisnadır; çünkü o, devrimin şartlarını bir araya getiren ve genel olarak Arap bölgesinde ve İslam beldelerinde gerçek dönüşümün dayanağı olabilecek tek yerdir. Suriye halkı bir bütün olarak; İslami kimliğine bağlılığını teyit etmiş ve Allah kendilerine tiran Beşar rejiminden ve yandaşlarından kurtarma imkanı versin diye iradesini güçlü tutmaya devam etmiştir.

Burada belirtmek gerekir ki, Suriye’de yaşanan değişim durumu ile Afganistan’da yaşanan değişim arasında, her ikisinin de o ülkelerdeki despot rejimi ortadan kaldırmış olması bakımından ortak noktaları bulunmasına rağmen ancak Suriye’deki durum, İslam beldelerinin kalbinde yer alan coğrafi konumu ve Batı sömürgeciliğiyle mücadelenin ön hattında olması ve Şam, Beytülmakdis'in çevresinin ve İkinci Raşidi Hilafetin geri dönüşüyle bağlantılı hadislerde kendisine atfedilen faziletler ve aynı şekilde onlarca yıl boyunca Emevî Hilafeti'nin başkenti olmuş olması nedeniyle çok daha önemli sembolik bir öneme sahiptir.

Afganistan’ın durumu, en öne çıkanları Amerika ve NATO güçlerinin Müslümanların yüreklerini ferahlatacak şekilde aşağılayıcı bir şekilde geri çekilmesi, İslam'ın en azından bir emirlik şeklinde uygulanması ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sancağının emirliğin sancağı olarak benimsenmesi güzel sonuçlardan biridir. Buna karşılık Amerika liderliğinde İslam’la savaşan uluslararası ittifakın bir parçası haline gelen iktidardaki otorite, tiran Hafız Esad’ın yaptığı anayasayı korumuş, Colani kendisini Suriye Arap Cumhuriyeti cumhurbaşkanı ilan etmiş, devletin bayrağı olması için Fransız işgal bayrağına geri dönmüş ve başta Suriye halkına türlü türlü acıları, yıkımları ve yerinden edilmeleri yaşatan Rusya'nın üsleri olmak üzere Batılı askeri üsleri kabul etmiştir.

Bu yeni yönetimin Suriye devrimine karşı sergilediği daha birçok hayal kırıklığına uğratan tezahürler vardır; bunlardan bazıları şunlardır; geçiş dönemi adaleti ve suçluların hesap vermesi meselesi, suçlu rejimin adamlarının ve çalışanlarının hâlâ dünyanın dört bir yanındaki Suriye büyükelçiliklerinin çoğunda görevde olması, bazı suçluların ulusal çıkar bahanesiyle aklanması ve karar alma süreçlerine dahil edilmesi, kamplardaki göçmenler arasındaki ezilmiş ve mahrum bırakılmış insanların ihmal edilmesi, yeniden imarı kolaylaştırmak yerine gösterişli ve hayali projelere odaklanılması, geçim maliyetlerinin yükselmesi, yüksek vergilerin dayatılması, işsizlik ile yoksulluğun yayılması karşısında yönetimde ve makam sahiplerinde görülen lüks ve şatafat, ulusal sloganlar altında yozlaşma görüntülerinin ve aşağılık eğlencelerin yayılması, Allah'ın dışında hüküm koyması için mecliste kanunların yeniden yasalaştırılmasıdır.

Böylece despotluğa geri dönüşün tüm tezahürlerinin tohumlarının yeni Suriye’de ekildiğini görüyoruz; yani bölgesel ve uluslararası suç ve despotluk sisteminin kucağına geri dönüşle başlayan, Suriye halkının fedakarlıklarını, acılarını ve trajedilerini hafife alan politikalarla devam eden ve devrime muhlis olanlara ve davetçilere karşı yapılan darbeyle ve daha yakın bir zamanda tüm Müslüman ülkelerde Allah’ın şeriatının hakim kılınması yolunda mücadele eden bir kardeş gibi liderlere yönelik tasfiyelerle son bulmayan bir süreç yaşanmıştır.

Başa geri dönecek olursak, Fransız ve Suriye devrimleri arasındaki ortak bağ, her ikisinin de onlarca yıl boyunca despotizme maruz kalmış bir milletin özgürleşme projesi olmasıdır. Ancak her iki arasındaki temel fark; Fransız Devrimi'nin Batı halkları için yeni bir medeniyet kalkınmasının başlangıcı olması ve Avrupa'daki yönetim sistemlerinin kapitalist medeniyet ideolojisini benimsemesidir; Suriye Devrimi'nin ise İslam ümmeti için, zalim ve suçlu bir rejimden kurtulma konusunda dönüm noktası niteliğindeki bir an olmasıdır; yani Afganistan'daki zincirin ardından İslam beldelerinde kırılan ilk belirleyici zincir olmasıdır. Suriye’deki durumu olduğu gibi korumak, Suriye'de İslam ile hükmedilmesine ulaştıracak herhangi bir İslami dönüşümü veya İslami eğilimi engellemek için Müslümanların başındaki yöneticilerden oluşan sömürgecinin araçlarının, onlarla birlikte Yahudi varlığının ve Batı'nın desteğinin onun üzerine çok net bir şekilde üşüştüklerini görmekteyiz; ulusal durum ve vatan olarak Suriye o kadar takdis edildi ki, mevcut iktidar size, vatanın Allah’tan başka tapılan bir ilah haline geldiğini hissettirir bir hale gelmiştir Allah korusun. Dolayısıyla Şam devrimi, despot düzeninin tuzakları karşısında sona ermemiş, aksine mecburen bir mücahidin molası halini benimsemiştir, aksi değil.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Ali

Devamını oku...

Suud Hanedanı Yöneticilerinin Yemen'de Yaptığı Kirli İşler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suud Hanedanı Yöneticilerinin Yemen'de Yaptığı Kirli İşler

Haber:

Riyad liderliğindeki Koalisyon güçlerinin, başkentin batısındaki es-Sabâha bölgesinde yer alan Yemen Petrol Şirketi'ne ait bir tesisin boşaltılması yönündeki ön uyarının akabinde 13 Ekim 2026 Salı günü başkent Sana'da bulunan petrol tesislerine hava saldırısı düzenlemesinin ardından Suudi Arabistan ile Yemen'deki Husiler arasındaki çatışma daha tehlikeli bir aşamaya girdi.

Associated Press ajansı, hava saldırılarının koalisyonun sivilleri bölgeyi terk etmeleri konusunda uyarmasının ardından gerçekleştiğini vurgularken, sakinler ve Husilerle bağlantılı medya kuruluşları Sana'da patlama seslerinin duyulduğunu bildirdi. Suudi Arabistan açıklamasında operasyonun hedef aldığı noktaların niteliğini ayrıntılı olarak belirtmedi, ancak Husilere ait medya kuruluşları hava saldırılarının es-Sabâha bölgesindeki bir petrol tesisini vurduğunu söyledi. (Kawkab Nevs Sitesi, 13/10/2026)

Yorum:

Suud Hanedanı yöneticileri, daha ne zamana kadar Yemen'de ve başka yerlerde kâfir Batı'nın elinde Müslümanlara doğrultulmuş bir kılıç olarak kalmaya devam edecek? Bu krallığın yöneticilerinin gerçekliği, kurulduğundan bu yana Müslümanların ülkelerinde kâfirlerin planlarını uygulamaktan ve kendisini kurup kollayan İngiltere ile hor ve hakir bir şekilde hizmet ettikleri Amerika arasında ajanlık ve sadakat konusunda mekik dokumaktan ibarettir. Peki Necid ve Hicaz'daki halkımız, bu krallığın habisliğinin ve İslam'a ve Müslümanlara düşmanlığının farkında mı acaba?

Suud Hanedanı yöneticilerinin Yemen'deki eylemleri; ister Yemen'in kuzeyinde ister güneyinde olsun, yerel ajanlar aracılığıyla Yemen'i Amerika'ya teslim etme esasına dayanmaktadır.

Kendisini Allah'ın şeriatıyla yöneten birinin yokluğunda ümmeti kasıp kavuran bu gerçekliğin gölgesinde hem Yemen halkının hem de tüm Müslümanların önünde, bu acı gerçeklikten çıkmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmaktan başka bir çıkış yolu yoktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Muhammed - Yemen

Devamını oku...

Sisi, Yahudilerin Karşısında Uysal Bir Kedi, İslam'a Karşı İse Kükreyen Bir Aslandır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sisi, Yahudilerin Karşısında Uysal Bir Kedi, İslam'a Karşı İse Kükreyen Bir Aslandır!

Haber:

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Çarşamba günü, 1973 Ekim Zaferi'nin 53. yıl dönümü dolayısıyla Yeni Başkent'teki Mısır Askerî Akademisi bünyesinde bulunan Safwa Uluslararası Konferans Merkezi'nde "Kahramanlar Vatanı" başlığı altında düzenlenen Silahlı Kuvvetlerin 44. Bilgilendirme Semineri sırasında, Mısır'ın son 14 yıl boyunca teröre karşı çetin bir savaş verdiğini; bu süreçte devletin 120 milyar Dolardan fazla kayba uğradığını, bunun yanı sıra Mısırlıların fedakârlıklarda bulunup şehitler verdiğini söyledi.

Yorum:

Sisi, Batı'nın da isimlendirdiği gibi terörizm olarak adlandırdığı İslam ile savaşmak için, günahkâr liderliği altındaki rejiminin yoksul Mısır halkının parasından 120 milyar Doları heder ettiğini söylemekten hiç utanmıyor!

Hem de bu sözleri, Mısır halkının yoksulluk, açlık ve geçim sıkıntısı içinde inlediği bir zamanda söylüyor; dolayısıyla kendinden ve Allah'ın kullarından hiç utanmadan, insanların mallarını gasbedip Mısır halkının dini, gururu ve iftihar kaynağı olan İslam ile savaşmak için onları yoksulluk üstüne yoksulluğa mahkûm etmekle övünüyor!

Aynı konuşmada, Mısır liderliğini -varlıklarına saldırdığı takdirde Sina'yı kaybetme korkusu yaşamakla ve korkaklıkla niteleyen- Allah'ın düşmanları Yahudilerin kışkırtıcı söylemlerine değindiğinde; barış güvercini ve uysal bir kedi gibi konuşuyor; zira Mısır için söz konusu olan tek şeyin Sina olduğunu ve bunu da savaşla geri aldığını iddia ederek; Yahudilere karşı hiçbir gizli planının ya da art niyetinin olmadığı konusunda onları rahatlatmaya özen göstermiştir. Zira şöyle demiştir: “Mısır’ın temel hedefi güvenliğini ve istikrarını korumak ve halkının kaynaklarını muhafaza etmektir; ayrıca devletin gizli gündemleri olmadığını, önceliğinin ise barış ve istikrar çerçevesinde sınırlarını ve ulusal güvenliğini korumak olduğunu vurgulamıştır.” Sanki Sisi için, Yahudi varlığının Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını işgal etmiş olması, Gazze'de yaşayan halkımıza karşı üç yıldır vahşice savaş yürütmesi, yaklaşık 75 bin Müslümanı öldürmesi, yaklaşık 170 bin kişiyi yaralaması ve 2 milyon kişiyi de yerinden etmesi, evet sanki bütün bunlar Yahudi varlığını düşman sayması için yeterli değilmiş gibi!

Dolayısıyla Sisi, mesele Filistin'i gasp eden, Müslümanların evlatlarını öldüren ve Gazze'deki halkımızın çocuklarının, kadınlarının ve yaşlılarının kanına bulaşmış Yahudi varlığıyla ilgili olduğunda uysal bir kedi mantığıyla konuşurken, mesele İslam'la mücadeleyle ilgili olduğunda ise yiğit bir aslan mantığıyla konuşuyor! Böylece o, Allahu Teala’nın şu kavlinde müminleri nitelemesinin aksine, müminlere karşı çetin kâfirlere karşı ise merhametli biri olduğunu doğrulamış olmaktadır: مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ “Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” [Fetih 29]

Böylece Sisi, savaşının sömürgecilerin savaşı, barışının da onların barışı olduğuna bizzat kendisi şahitlik etmiş olmaktadır; bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Gerçek şu ki; kâfirler mallarını, Allah’ın yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu onlar için yürek acısı olacak, sonra yenilecekler ve inkâr edenler cehenneme sürüleceklerdir.” [Enfal 36] Dolayısıyla ona, akıbetinin Allah düşmanlarının akıbeti gibi, yani dünyada pişmanlık ve hüsran, ahirette ise daha büyük bir azap olacağını müjdeliyoruz.

Güzel akıbet, kesinlikle İslam’ın ve takva sahiplerinin olacaktır; şüphesiz Allah dinine er ya da geç yardım edecektir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona varis kılar. Güzel akıbet (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.” [Araf 128]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Türkiye: Hicab Allah'ın Emridir Yasaklanamaz! - Ankara ve İstanbul Protestoları

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti:
Hicab Allah'ın Emridir Yasaklanamaz! - Ankara ve İstanbul Protestoları
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, Azerbaycan'daki başörtüsü yasağına tepki göstermek için Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliği ve İstanbul’da Azerbaycan Konsolosluğu önünde protesto eylemleri basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliği önünde gerçekleştirilen basın açıklamasını ilahiyatçı yazar Abdullah İmamoğlu, İstanbul’da konsolosluk önündeki açıklamayı ise Köklü Değişim İstanbul Temsilcisi Muhammed Emin Yıldırım okudu.

Basın açıklamasında siyonist dostu Aliyev rejimine şöyle seslenildi:

“Sizler, sahabeler tarafından asırlar önce fethedilmiş bu toprakların imanla yoğrulmuş tarihini, bu ümmetin öz evlatlarının mukaddes değerlerini hiçe saymaya kalktınız. Biz sizin İslam’a olan düşmanlığınızı Gazze’deki kardeşlerimizi hunharca katleden gasıp Yahudi varlığıyla olan dostluğunuzdan biliyoruz. Dün Sovyetlerin ateist rejiminin bu topraklarda inananlara yaşattığı baskı ve zulümleri bugün ‘laiklik’ adı altında sizler yapıyorsunuz. Allah’ın kadınlarımızın başına giydirdiği izzet tacını üç beş Batılı efendinize yaranmak için koyduğunuz yasaklarla kaldıramazsınız! Kaldırmanıza asla müsaade etmeyiz.”

Açıklamanın devamında, söz konusu yasak karşısında hiçbir açıklama yapmayan AK Parti iktidarına ve zulme sessiz kalmayan samimi Müslümanları ‘İsrail’e hizmet etmekle itham eden trol zihniyetine hitap edilerek şöyle denildi:

“Madem başörtüsü sizin değeriniz, Azerbaycan’daki başörtüsü zulmüne neden tek bir kelime etmiyorsunuz? Neden bu sessizlik? Haksızlık karşısında susmak dilsiz şeytanlık değil midir? Başörtüsü yüksek perdeden savunulması gereken bir kıymet değil mi artık sizin için? Ne oldu sizin kardeşliğinize, karındaşlığınıza? Doğu Türkistan’daki mezalimi görmezden geldiniz. Gazze’deki Müslümanların kurtuluşu için hiçbir şey yapmadınız. Dün Boraltan Köprüsü’nde terk edilen Müslümanları bugün de siz mi terk edeceksiniz? Her zaman yaptığınız gibi yine Müslümanların değerlerini ucuz dünya menfaatlerine kurban mı vereceksiniz? Eğer öyleyse size Resulullah’ın buyruğuyla deriz ki: ‘Hayâ etmiyorsanız dilediğinizi yapın.’”

Açıklamanın son bölümünde Aliyev yönetimine çağrıda bulunularak şu ifadelere yer verildi:

“Ey zalim Aliyev rejimi, sana son sözümüz şudur: Müslüman bacılarımızın hicabından ellerini çek. Derhal bu yasağı iptal et! Ne tahtına ne efendilerine ne de yardakçılarına güven! Allah’ın gazabından ve bu mazlum ümmetin kıyamından kork! Bugün sizin kibir ve zulmünüze dur diyecek bir lider olmayabilir. Ama yarın Raşidi Hilafet Devleti kurulduğunda İslam’a ve Müslümanlara yapılan bütün zulümlerin hesabı sorulacaktır.”

Açıklamalar esnasında sık sık tekbir getirildi. “Hicaba uzanan eller kırılsın!”, “Hicap namustur, yasaklanamaz!”, “Müslüman zulme sessiz kalamaz!”, “İslam düşmanı zalim Aliyev!”, “Siyonist dostu kukla Aliyev!”, “Aliyev, hicaptan ellerini çek!”, “Zalimler için yaşasın cehennem!”, “Türkiye uyuma, kardeşine sahip çık!”, “Allah’a, Kur’an’a, hicaba can feda!” ve “Tek devlet, tek ümmet, tek çözüm: Hilafet!” sloganları atıldı.

İstanbul’daki programda ilahiyatçı yazar Dr. Abdurrahim Şen ile aktivist yazar Şükrü Hüseyinoğlu konuyla ilgili birer konuşma yaptı. Yapılan duaların ardından basın açıklamaları sona erdi.

H. 02 Cumâde’l Ûlâ 1448 - M. 13 Ekim 2026

turkiye vilayeti

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Amerika’nın Emriyle Kabile Bölgelerinde Daha Fazla Askerî Operasyon Yapmak İçin Hayber Pahtunhva’da Olağanüstü Hâl İlan Edilmesi Felakete Yol Açacaktır “Sert Devlet” Yaklaşımı, Pakistan Müslümanlarını Amerikan Yönetimine Asla Boyun Eğdiremeyecek

11 Ekim tarihinde Cumhurbaşkanı Zerdari, federal hükümetin tavsiyesi üzerine Hayber Pahtunhva’da olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmesini öngören genelgeyi imzaladı. Başbakanlık Ofisi’nden yapılan açıklamaya göre olağanüstü hal yasası, eyalet hükümetinin “terörle mücadele”den “kopması” (uzaklaşması) gerekçesine dayandırıldı. 2002 yılından bu yana, halk tarafından benimsenmeyen bu Amerikan savaşında irili ufaklı onlarca büyük askerî operasyon gerçekleştirilirken, istihbarat operasyonlarının sayısı binlerle ifade edilmektedir. Askeri ve sivil yöneticiler, defalarca isyana karşı yürütülen savaşta başarı elde ettiklerini iddia etseler de ne silahlı grupların güvenlik güçlerine yönelik saldırılarında bir azalma olmuş ne de askeri operasyonların temposu düşmüştür. Gerçek şu ki bu gayrimeşru savaş, Trump’ın “gözde mareşali” Asım Münir’in “sert devlet” yaklaşımını benimsemesinden sonra daha da şiddetlenmiştir.

 Münir-Şahbaz hükümeti, Amerika’nın Pakistan ve bölgedeki hegemonyasının bir numaralı bekçisidir. Amerika, Pakistan yöneticilerine Taliban hükümetini baskı yoluyla kontrol altına alma ve onu Washington’un dikte ettiği uluslararası düzene boyun eğmeye zorlama görevini vermiştir. Bu siyaseti uygulamak amacıyla da Pakistan’ın siyasi ve askerî liderliği, kabile bölgelerine karşı sert devlet politikasını benimsemiştir. Bu politikanın hedefleri arasında kabile bölgelerinde savaş ateşini sürekli canlı tutmak, Afganistan üzerinde ekonomik baskı oluşturmak amacıyla sınırları kapalı tutmak, Afgan sınır bölgelerini bombalamak ve Afgan mültecileri ülkeden sınır dışı etmek bulunmaktadır.

 Amerika’nın emirlerini yerine getirmek amacıyla Pakistan hükümeti, terörizmi ve isyanı ortadan kaldırma söylemine dayanmaktadır. Gerçek amacı ise, Taliban hükümeti üzerinde baskı kurabilmek amacıyla aşiret ve sınır bölgelerindeki savaşı olabildiğince uzatmaktır. Pakistan bu politikayı, Amerika’nın 2021 yılında Afganistan’dan çekilmesinin ardından uygulamaya koymuştur. Bundan önce ise Pakistan, Afganistan’daki Hindistan yanlısı hükümete karşı olduğunu iddia ediyor ve Afgan Talibanı şeklinde dost bir hükümet kurulması için yürütülen çabaların ön saflarında yer alıyordu. Ancak birkaç yıl içerisinde, Amerika’nın emri ve dayatmasıyla Pakistan’ın dar görüşlü yöneticileri, Pakistan’ın batı sınırındaki dost hükümeti düşman ilan etmişlerdir. Oysa sınırın her iki tarafında da Kelime-i Tevhid’i benimsemiş Müslümanlar yaşamaktadır ve sınırın iki tarafındaki topraklar da İslam beldeleridir. Pakistan yöneticilerinin Amerika yanlısı politikasının gerçek bedelini ise silahlı kuvvetlerimiz, sınır bölgelerinde ve çevresinde yaşayan Müslümanlar, polisimiz ve güvenlik birimlerimiz ödemektedir.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Pakistan ile Afganistan arasındaki sınır bölgelerinde savaş ortamı oluşturmak ve Müslümanların birbirleriyle savaşmasını sağlamak İslam’da haramdır. Zira Müslümanın kanı diğer Müslümana haramdır. Müslümanların kendi aralarındaki savaş onların gücünü zayıflatır ve düşman devletlere Müslüman beldelerinde nüfuzlarını sağlamlaştırma fırsatı verir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَطِیْعُوااللهَوَرَسُوْلَهُوَلَاتَنَازَعُوْافَتَفْشَلُوْاوَتَذْهَبَرِیْحُكُمْ“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”[Enfal 46]

Birbirimizle savaşmamız sebebiyle gücümüzün nasıl zayıfladığını bizzat şahit olmuyor muyuz? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْيَقْتُلْمُؤْمِناًمُتَعَمِّداًفَجَزَاؤُهُجَهَنَّمُخَالِداًفِيهَاوَغَضِبَاللَّهُعَلَيْهِوَلَعَنَهُوَأَعَدَّلَهُعَذَاباًعَظِيماً“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.”[Nisa 93] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ؛ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ“Her Müslümanın bir başka Müslümana kanı, malı ve ırzı (şeref ve namusu) haramdır.”[Müslim]

Kabileler, silahlı kuvvetler ve genel olarak ümmet, aralarındaki çatışmayı durdurmak ve bundan sorumlu olanları makamlarından uzaklaştırmakla yükümlüdürler. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

«انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِماً أَوْ مَظْلُوماً»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ، هَذَا نَنْصُرُهُ مَظْلُوماً فَكَيْفَ نَنْصُرُهُ ظَالِمًا؟ قَالَ ﷺ: «تَأْخُذُ فَوْقَ يَدَيْهِ» “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” Sahabeler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Mazlum olduğunda ona yardım ederiz; peki zalim olduğunda nasıl yardım edeceğiz?” diye sordular. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Onun zulmüne engel olursun.”[Buhari]

Pervez Müşerref, Kayani, Rahil Şerif ve Bajva gibi mevcut yöneticiler de Amerika’ya kölelik yolunda yürümektedirler ve köklerinden sökülüp atılmalıdırlar. Bugün Amerika’nın hegemonyası tüm dünyada sarsılmıştır ve tüm dünya onun ordularının başarısızlığına tanık olmuştur. O halde Amerikan sömürgeciliğinden kurtulmanın zamanı daha gelmedi mi?

Hizb-ut Tahrir sizi İslam’ın bütünüyle uygulanmasına, Müslümanlar arasında birlik ve kardeşliğe ve farz olan Hilafetin kurulmasına çağırıyor. Allah’ın izniyle Hilafet Pakistan’da kurulacak ve Fas’tan Endonezya’ya kadar uzanan beldeleri kendi bünyesinde birleştirecektir. Sizi, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulması için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye çağırıyoruz. Hizb-ut Tahrir, İslam ümmeti içindeki en büyük siyasi yapılanmadır ve 73 yıldır ümmet içerisinde faaliyet göstermektedir. Amerikan hâkimiyetini reddedin. Münir-Şahbaz hükümetini reddedin. Ve Hilafeti kurmak için harekete geçin.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER