Cuma, 24 Safer 1448 | 2026/08/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

El-Halil Valisi İsyanıyla Allah’a Meydan Okuyor ve Fütursuzca Konuşuyor!

Halil halkının, El-Hüseyin Stadyumu’nda belediye meclisinin düzenlediği kadın-erkek karma etkinliği ve işlenen büyük günahı reddetmek üzere Temîm Ailesi Divanı’nda onurlu bir duruş sergilemesi üzerine Halil Valisi Halid Dûdîn, Allah’a karşı büyük bir cüret ve Halil’in köklü İslami değerlerine meydan okuma anlamı taşıyan şu sözleri sarf etti. “Kimse gelip bize karma etkinlik serbesttir veya yasaktır diyemez.” Bu sözleriyle vali, insanların iyiliği emredip kötülükten sakındırmasını istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Aksine karma ortamı ve ahlaksızlığı himaye etmek, insanların fesat ve yozlaşma hakkında konuşmasını bile engellemek istiyor. Vali bu sözleriyle, İslam’ın hükümlerine karşı açıkça savaş ilan ediyor. Yetmezmiş gibi, insanların bu kötülüğü reddetmesini ve işlenen suça engel olmasını da yasaklamak istiyor. Ülkeyi, ahlakı ve iffeti bozmak, rezaletle arasındaki engelleri yıkmak ve sonra da insanların buna tek bir söz bile etmemesini istiyor!

Ardından bu ahmak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kimse Halil halkının ahlakına ve şerefine dil uzatamaz.” Böylece vali, kadın-erkek karışıklığını reddetmeyi ve buna engel olmayı Halil halkının şerefine saldırı olarak görüyor! Demek ki onun anlayışına göre şeref; kadınlarla erkeklerin iç içe olması, birlikte eğlenmesi ve kaynaşmasıdır. Oysa bu şereften nasibini almamış kimselerin şeref anlayışı, ahlaktan yoksun insanların ahlakıdır. Karma ortamdan sakındıran biri nasıl olur da kendi ailesinin, aşiretinin ve ülkesinin evlatlarının şerefine dil uzatmış olabilir? Karma ortama ve tesettürsüzlüğe çağıran kimse mi şerefi koruyan kimsedir? Ne var ki bu, Filistin Yönetimi’nin ve onun mensuplarının alışılmış tavrıdır. Onlar ülkeye ve halka ihanet ettikten sonra, kendilerini hesaba çekenleri işgalin gündemine hizmet etmekle suçlamaktadırlar.

Sonra bu ahmak yine ısrarla şöyle diyor: “Biz kutlamalar yapacağız, yaşayacağız... El-Hüseyin Stadyumu’na gideceğiz ve her yerde olacağız.” Böylece vali, işlediği suçu gizleme gereği bile duymadan, herkesin gözü önünde Allah’a isyan ederek meydan okuyor. Toplumda bozgunculuğu ve fıskı yaymak istiyor. Adeta Filistinli kızların şort giymesini isteyen Cibrîl Recûb ile yarışıyor. Onun “Yaşamak istiyoruz” sözüne gelince; bu ifadenin dili ve hâli şunu söylemektedir: Filistin Yönetimi’nin adamları ve fasıkları, Filistin halkının yaraları üzerinde dans etmek, hatta Filistin halkını kendi acıları üzerinde dans etmeye zorlamak istiyor. Üstelik nasıl bir dans? Allah’a isyan içinde, namusu ve iffeti çiğneyen bir dans... Şehitler her gün toprağa düşerken kutlama yapmak istiyor. Evler her gün yıkılırken eğlenmek istiyor. Gazze ve Batı Şeria sabah akşam ateş altında yanarken festivaller düzenlemek istiyor.

Daha sonra sözlerini çok daha şiddetli ve iğrenç bir noktaya taşıyarak şöyle diyor: “Eğer kadın-erkek karışıklığı haram olsaydı, Allah bunu Kâbe’nin avlusunda da yasaklardı.” Vali bu fikri, sosyal medyada Allah’ın ayetleriyle alay eden ve Kabe yakınındaki durumu en büyük “karma” örneği olarak gösteren bir yorumcudan kapmıştır. Vali, Allah için öfkelenmek yerine, bu sapkınlıkta teselli bulmuş, Allah’ın ayetlerini bir oyun ve eğlence aracı haline getirmiştir. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar da büyüktür! Allah’ın kutsallıklarının yüceltildiği; Allah’ın erkeklerle kadınların bir arada bulunmasına izin verdiği, fakat namazda saflarını ayırdığı Beytullah’ı, bir futbol kutlaması veya eğlence programındaki karma ortamla nasıl bir tutabilirsiniz? Yoksa karma ortamlara ve eğlencelere meftun olan bu beyinsiz vali, faizi helal sayanların;

إِنَّمَاالْبَيْعُمِثْلُالرِّبَا “Alışveriş de faiz gibidir” [Bakara 275] dedikleri gibi mi demek istiyor?

وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı.” [Bakara 275] Allah’ın dinine karşı bundan daha büyük bir cüret olabilir mi? Allah’ın gazabının ve elem verici azabının, kendisine ve işlediği suçları destekleyenlere isabet etmeyeceğinden nasıl emin olabiliyor?

Filistin yönetimi, yandaşları, sosyal medya trolleri ve adamları; El-Halil’in asilzade ve erdemli ailelerinin ve aşiretlerinin oluşturduğu, “Hüseyin Stadyumu’ndaki suç cezasız kalmayacak” diyen o büyük birliği yıkmaya çalışmıştır.

Mücrimler ve münafıklar, El-Halil halkını iyiliği emretmekten ve kötülükten nehyetmekten vazgeçirmek için her türlü hileye başvurmuşlardır ama Allah onların tuzaklarını boyunlarına dolamıştır. Toplantıyı provoke etmeye çalışmışlar ve düzenleyenlere suçlamalar yağdırmışlardır. Bu işin arkasında bir parti veya bir tarafın olduğunu iddia etmişlerdir. Sanki iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak için çalışan siyasi oluşumların bulunması suçmuş gibi... Sanki Halil halkının aklı yokmuş da başkalarının peşinden sorgulamadan gidiyorlarmış gibi...

Sonra da insanları yan meselelerle meşgul olmakla suçlamışlar ve karma ortam hakkında konuşmak yerine gidip Harem-i İbrahim’i korumalarını ve işgalciye karşı koymalarını söylemişlerdir. Sanki El-Halil’i teslim eden, şehri ikiye bölen ve Eski Şehir ile Harem-i İbrahim üzerindeki güvenlik kontrolünü işgalciye bırakan anlaşmayı El-Halil halkı imzalamış gibi! Sanki Vali, Yahudilerin saldırılarını sadece kendisine ihtilat ve açık saçıklığı yaydığı için karşı çıkıldığında hatırlamış gibi! Sanki El Halil’i peşkeş çekenlerin, silah sahibi olanların ve sözde yetki sahiplerinin ise hiçbir ilgisi, görevi veya vebali yokmuş gibi...Oysa cürmün failleri, taviz ve teslimiyetin asıl kaynağı kendileridir!

Mübarek toprak; halkıyla ve yiğitleriyle Allah’ın izniyle hakkın feneri, İslam’ın sığınağı; Otoritenin, adamlarının ve onların arkasındakilerin boğazında bir düğüm olmaya devam edecektir.

Muhakkak ki suçlular için Ümmetin onlardan her kelimenin hesabını soracağı bir gün gelecektir. Allah katındaki hesap günü ise çok daha ağır ve çetindir. O gün vali ve onun peşinden gidenler Allah’ın huzuruna çıkarılacak, çetin bir hesaba çekileceklerdir. İşte o zaman sonucun ve güzel akıbetin kime ait olduğunu anlayacaklardır.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Dava Taşıyıcısı İdil Beknazarov’un Vefat Duyurusu

Büyük bir üzüntüyle dava taşıyıcısı kardeşimiz İdil Beknazarov’un vefatını duyuruyoruz.

Kardeşimiz Edil Bayişoviç Beknazarov, 1977 yılında Kırgızistan’ın Talas bölgesinde dünyaya gelmiştir. Şiddetli bir hastalığın ardından, 30 Temmuz 2026 tarihinde bu fani imtihan yurduna veda ederek ebedî ahiret yurduna irtihal etmiştir. Bu haberi vermek bizleri derinden üzse de, Allah’ın kaderine iman ediyor, hükmüne rıza gösteriyor ve Rabbimizin razı olacağı şu sözden başka bir söz söylemiyoruz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Kardeşimiz, yirmi yılı aşkın bir ömrünü İslam dinini öğrenmeye, onu hayatında yaşamaya ve insanlara davet etme sorumluluğunu taşımaya adamıştır. Bu yirmi yıl boyunca İdil kardeşimiz, “Allah büyüktür” dediği için, daha doğru bir ifadeyle dinimizi bir hayat nizamı olarak taşıdığı için “aşırıcılık” suçlamalarına maruz kalmıştır. Ancak kapitalist düzenin hizmetkârı hâline gelmiş bu rejim, geçen bunca yıl boyunca ona yönelttiği bu iddiaların hiçbirini ispat edememiştir.

Çünkü halkımız, kardeşimiz İdil’den yalnızca güzel ahlaktan, isabetli nasihatlerden ve insanları Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in gösterdiği yola davet eden samimi bir davetten başka bir şeye tanık olmamıştır. Kardeşimiz hafızalarda; cesaretiyle, hayırlarda yarışmasıyla, kötülükten nehyederken kınayanın kınamasından korkmamasıyla, neşeli ruhuyla ve nüktedanlığı ile kalacaktır.

Hizb-ut Tahrir / Kırgızistan olarak biz, kardeşimiz İdil’in akrabalarına ve ailesine sabır diliyor, tüm dava taşıyıcısı kardeşlerimize taziyelerimizi sunuyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kardeşimize geniş rahmetiyle muamele etmesini, ona rızasını ve mağfiretini indirmesini; onu Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle birlikte geniş nimet cennetlerine koymasını niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar!

Devamını oku...

Sudan’daki, Amerikan Barış Yasası mı, Yoksa Amerikan Parçalama Yasası mı?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sudan’daki, Amerikan Barış Yasası mı, Yoksa Amerikan Parçalama Yasası mı?!

Haber:

Semafor platformunun aktardığına göre, Sudan'da Barış Yasası'nın (PEACE in SUDAN ACT) ABD Senatosu'nun yıllık savunma tasarısı nüshasına dahil edilmesinin ardından, yasanın bu yıl içinde kabul edilme olasılıkları arttı. Yasa, yasal metne göre Sudan’daki iç savaşı körükleyen dış taraflara ek yaptırımlar uygulanmasına zemin hazırlamayı hedeflemektedir. (Savt El-Umma Gazetesi, 31/7/2026)

Yorum:

Amerika, Sudan’da barıştan, sanki orada gerçek bir barışın sağlanmasını istiyormuş gibi bahsediyor! Sudan’da barış mefhumu, aslında onun parçalanmasıdır; bu ise ülkenin güneyinin kuzeyinden ayrılmasına yol açan ve yalan ve iftirayla barış olarak adlandırılan Sudan barışında gayet açıktır. Sonra dış taraflara uygulanmasından bahsettikleri yaptırımlar, Sudan halkının gözüne kum serpmekten başka bir şey değildir; zira Amerika, kendi talimatıyla savaşı beslemekte olup dış olarak adlandırdığı taraflar ise büyük devletler değildir; aksine ya Amerika’nın emirlerini yerine getiren işlevsel devletler ya da büyük sömürge devletlerdir; sonra onların tamamı, Amerika’nın rıza göstermediği tek bir kurşun bile sıkamazlar.

Ey Sudan halkı: Sudan’a yönelik yeni Amerikan barışından aman ha sakının; zira bu, Sudan’ın çok değerli bir parçasına -ki burası Darfur'dur- yönelik yeni bir bölünme senaryosudur ve tüm tanıklıklar ve deliller buna işaret etmektedir; o halde bu bölücü Amerikan barışına aldanmayın. Sadece Sudan’ın birliğini korumakla kalmayıp, aksine Amerika ve diğer sömürgeci ülkelerden daha büyük bir güç olsun diye Sudan’ı diğer Müslüman ülkelerle birleştirecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'ni kurmak çalışın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil)

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 02/08/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

02/08/2026

* KKTC Başbakanı Ünal Üstel, 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı nedeniyle mesaj yayımladı.

Ünal Üstel’in mesajı şöyle:

“Kıbrıs Türk halkının şanlı tarihindeki üç büyük dönüm noktasını aynı günde buluşturan 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı’nı yüreklerimizde büyük bir gururla kutluyoruz.

Adadaki Türk varlığını ve yönetimini başlatan 1571 Kıbrıs’ın fethinin 455’inci yılını, direnişimizin simgesi haline gelen Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) 1958 yılındaki fiili kuruluşunun 68’inci yılını ve 1976 yılında TMT ruhuyla kurulan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluşunun 50’nci yılını gururla idrak ediyoruz.

Kıbrıs Türk halkı, kendisini bu topraklardan silmek isteyenlere karşı hiçbir zaman boyun eğmemiş; Türk Mukavemet Teşkilatı çatısı altında kenetlenerek vatanını, kimliğini ve geleceğini canı pahasına savunmuştur. Mücahitlerimizin cesareti, aziz şehitlerimizin fedakarlığı ve Anavatan Türkiye’nin sarsılmaz desteği sayesinde Kıbrıs Türkü özgürlüğüne kavuşmuş, kendi devletini kurmuştur. (Kıbrıs Postası, 31/7/2026).

Kıbrıs adası, İslami bir adadır. Üçüncü Raşit Halife Osman Radıyallahu Anh döneminde Müslümanlar tarafından fethedilmiştir. Avrupalı Haçlılar, İslam ülkesine karşı giriştikleri ilk Haçlı savaşında Kıbrıs’ı işgal ettiler. Ama daha sonra Müslümanlar, Kıbrıs’ı kurtarıp aslı olan İslam ülkesine yeniden iade etmişlerdir. Osmanlı Hilafet Devleti döneminde de diğer Müslüman ülkeler gibi Kıbrıs da Osmanlının yönetimi altına girmiştir.

Nitekim İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında 1914’te Kıbrıs’ı resmen ilhak etti. O gün bu gündür Kıbrıs’ta en etkili uluslararası aktördür. İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’a bağımsızlık verse de antlaşmalar uyarınca Kıbrıs’ta tek uluslararası garantör güç olmayı sürdürmüştür. 1955 yılında iki bölgesel güç Türkiye ve Yunanistan’ı da Kıbrıs için garantör güçler safına dâhil etmiştir. Bundan amacı, Amerika’nın Yunanistan’daki nüfuzunu istismar ederek Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak etmesinin önüne geçmektir.

Ayrıca Kıbrıs’ta bulunan iki üs İngilizlerin casusluk merkezidir ve bölgeyi bu üsten izliyorlar. Bu nedenle bugüne dek hep Kıbrıs’ın güvenliği İngiltere’nin güvenliği olarak algılanmıştır. Ayrıca İngiltere, ekonomik olarak da Kıbrıs’ı bir vergi cenneti olarak kullanıyor. Zira yağmacı yöneticiler, vergi kaçakçısı şirketler, mafyalar özellikle Rus mafyası paralarını bu uzak adalarda tutuyorlar. O yüzden Kıbrıs adası İngiltere nazarında özel bir yere sahiptir. Sinsi ve kurnazlığıyla İngiltere, bu önemli sömürü adasına varis olmak isteyen tüm Amerikan müdahalelerinin üstesinden gelmek için son gücünü kullanmıştır

Diğer taraftan Amerika ve Amerikan yanlısı Türkiye yönetiminin gerçekleştirmeye çalıştığı çözüm ise büyük olasılıkla çözümün ilk adımı olarak Kıbrıs’ta federal bir devlet kurulacak. Bu federal devlet de Birleşmiş Milletler aracılığıyla ve Amerikan desteğiyle adadaki İngiliz üslerini kaldıracak. Nitekim 2017 yılının başlarında aktif bir şekilde başlayan ve devam eden Kıbrıs müzakereleri trafiğinin temel amacı işte budur. Bu çözüm, garantör devlet: İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünün iptalini gerektiriyor. Bunun sonucunda Türk ve Yunan askerleri, tabii ki en önemlisi de İngiliz üsleri adadan ayrılacaktır.

Özetle Amerika, İngiliz egemenliğindeki iki üssü söküp almak için müzakereler yoluyla adada federal bir yapı kurmak isterken, İngiltere de üslerin kontrolünü elinde tutmak için mevcut statükonun devamını istiyor. Üslerini korursa hiçbir çözüm İngiltere’nin zararına olmayacaktır. Tüm bunlar, adadaki asıl aktörlerin İngiltere ve Amerika’nın olduğunu, Türkiye ve Yunanistan’ın ise büyük aktörlerin piyonu olduklarını göstermektedir. Buna rağmen KKTC Başbakanı Ünal Üstel’in, 1 Ağustos Toplumsal Direniş Bayramı’nı kutlaması ve bununla gurur duyması ya siyasi basiretsizliğinin ya İslami kültür kıtlığının ya da ihanetinin bir ürünüdür. Zira Sömürgeci kafir Amerika, Müslüman Türk askerlerini bile adadan çıkarmak isterken, nasıl olur da bugün bayram olarak kutlanabilir. Celil Sahabe Üçüncü Raşit Halife Osman Radıyallahu Anh’ın döneminde fethedilen, İslam ile şereflenen ve İslam’ın hükümlerinin uygulandığı ada da laik sistemin kanunları uygulanıp İslam’ın hükümlerine savaş açılmışken, nasıl olur da bu gün bayram olarak kutlanabilir? Bu yüzden Kuzey Kıbrıs Müslümanları için gerçek bayram, daha önce olduğu gibi adanın yeniden İslam ülkesine iade edildiğinde olacaktır. Dolayısıyla Müslüman Kıbrıs halkının Kıbrıs’ın siyasi gerçekliğini doğru kaynaklardan öğrenip, bilinçli veya bilinçsiz sömürgeci güçlerin varlığını meşrulaştıran bu açıklamalara karşı İslami çözümü ortaya koymaları gerekir. Aksi taktirde diğer İslam ülkeleri gibi Kuzey Kıbrıs da sömürgeci kafir güçlerin merkezi olarak kalmaya devam edecektir.

* Kazakistan'da endişeler arttı: Pekin'in “Etnik Birlik ve İlerleme Yasası” sınırı aştı. Pekin'in sınırları dışında "ulusal birliği bozanlara" yönelik baskısını genişleteceği uyarısında, komşu Kazakistan'da yaşayan Çin doğumlu Müslüman Türk etnik gruplarının temsilcileri artan baskı hissediyor.

Gruplar, Çin'in yeni yürürlüğe giren Ulusal Birlik Yasası'na yöneldi. Yasa 1 Temmuz'da yürürlüğe girdi ve Birleşmiş Milletler ile Avrupa Birliği tarafından eleştirildi. Yasa, etnik azınlıkları Han Çin kültürünü benimsemeye ve kamu hayatında Çinlilere öncelik vermeye zorluyor.

Bu ayın başlarında, Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Guo Jiacung, yeni yasanın "hukukun üstünlüğünü güçlendireceğini" ve ülkenin resmi olarak tanınan 56 etnik grubunun haklarını "daha iyi koruyacağını" söyledi.

Ancak yasaya karşı çıkanlar, Pekin'in yabancılara zulme hakkı olduğunu belirten maddenin, diğer ülkeler üzerindeki siyasi ve ekonomik etkisini kullanarak yurtdışındaki Çinlilerden gelen eleştirel sesleri susturmak için bir bahane olacağını söylüyor.

Kazakistan merkezli ve adını açıklamak istemeyen Çinli bir insan hakları aktivisti, RFE/RL'ye yaptığı açıklamada, yeni yasanın Pekin'e yurtdışındaki etnik azınlıklara yönelik baskısını haklı çıkarmak ve güçlendirmek için "daha büyük bir fırsat" sağlayacağından endişe duyduğunu söyledi.

18 Mayıs'ta Kazak Cumhurbaşkanı Kasım-Cömert Tokayev, Orta Asya ülkelerini Pekin ile insan hakları ve insan hakları ajansları arasındaki iş birliğini güçlendirmeye çağırdı. Orta Asya ve Çin içişleri ve kamu güvenliği bakanlarıyla yaptığı görüşmede, Tokayev, aşırı fikirlerin çevrimiçi yayılmasını ve terörist grupların hedef alınmasını önlemek için daha derin iş birliği gerektiğini söyledi. (www.azathabar.com, 31 Temmuz 2026).

Pekin'in “Etnik Birlik ve İlerleme Yasası”’nın Kazakistan tarafından hızla olumlu karşılık bulmasını anlamak adına Cumhurbaşkanı Tokayev’in İslam’a ve Müslümanlara karşı tutumuna ilişkin yakın tarihli açıklama ve tavırlarına bir göz atalım:

- 5 Ocak 2022’de Kazakistan’da, LPG zammı üzerine spontane başlayan protesto eylemleri sırasındaki açıklamasında Tokayev, “Bunun bir terör saldırısı olduğundan hiç şüphem yok. Bu, Afganistan dâhil başta Orta Asya ülkelerinden gelen yabancı militanların katılımıyla Kazakistan’a karşı iyi organize edilmiş ve iyi hazırlanmış bir saldırı eylemi.” dedi. Ayrıca Kazakistan Cumhurbaşkanı, “Teröristlere karşı uyarı yapmadan öldürmek için ateş açma emri verdim. 20 bin haydut Almatı’ya saldırdı, teslim olmayan saldırganlar yok edilecek” dedi.

- 18-19 Şubat 2026'da Radio Liberty, El Cezire tarafından hazırlanan bir analiz makalesine dayanarak, binlerce yabancının Yahudi varlığının ordusu saflarında Gazze savaşına katıldığını belirten bir rapor yayınladı. Bu raporda Kazakistan'dan 189 kişini de Yahudi varlığının saflarında yer aldığı geçmektedir.

- 21 Nisan 2026 tarihinde, Kazakistan’ın başkenti Astana’da Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkelerinin dışişleri bakanlarının bir toplantısı düzenlenmiş ve bu toplantıda terörizm, aşırılıkçılık, organize suç ve siber suçlarla mücadele gibi güvenlik ve bölgesel iş birliğiyle ilgili aynı konular ele alınmış ve taraflar, ortak iş birliğinin güçlendirilmesine yönelik görüş alışverişinde bulunmuşlardı. Bu toplantıların ardından, özellikle açık bir şekilde iyiliği emredip kötülükten sakındıranlar olmak üzere Orta Asya ülkelerinde dinlerine bağlı olan Müslümanlara yönelik baskı ve takipler şiddetlenmiştir.

-18 ve 19 Mayıs 2026 tarihlerinde Astana şehrinde, Orta Asya ülkeleri ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin güvenlik kurumları ve içişleri bakanlıklarından yetkililerin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı sırasında terörle (İslam’la) mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı, siber suçlar, insan ticareti ve sınır güvenliği konuları ele alındı. Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, kolluk kuvvetleri arasındaki bilgi alışverişinin güçlendirilmesini ve güvenlik iş birliğini kolaylaştırmak için ortak veri tabanları oluşturulmasını önerdi.

Yukarıdaki verilere baktığımızda Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Çin’in yasasına olumlu bakması hiç de şaşırtıcı değildir. Zira diğer İslam ülkelerinin başındaki ajan yöneticiler gibi Tokayev de İslam düşmanı Rusya’nın politikaların takip etmektedir. Nitekim Kazakistan’ın Rusya’nın liderliğinde kurulan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün kurucu ve aktif bir üyesi olması bunun en iyi kanıtıdır. Rusya ve Çin, İslam düşmanlığı noktasında ortak bir anlayışa sahiptir. Bu yüzden Tokayev, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yasayı kabul etmekle kalmamış; aksine Orta Asya ülkelerini de yasaya destek vermeleri çağrısında bulunmuştur. İste bu sebeple Müslüman Kazakistan halkının, ileri gelenlerinin ve etkili kişilerin, ülkenin ve halkının kurtulması için, İslami kimliklerine geri dönüp tek kurtuluş reçetesi olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kurulması için var güçleriyle çalışmaları gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

İnsanlık; Kalkınmanın ve Helakın Eşiğinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İnsanlık; Kalkınmanın ve Helakın Eşiğinde

İnsanlık bugün tarihi bir yol ayrımında durmaktadır; zira bir yandan maddi medeniyetin zirvesine kurulmuşken, diğer yandan da siyasi, fikri ve ahlaki çöküşün en dip noktasına batmıştır. Batılı kapitalist sistem ve onun arkasında yer alan sömürgeci güçler, gelecekteki küresel egemenlik araçlarını meşrulaştırmayı ve dünyadaki halklar üzerindeki dijital hegemonyalarını pekiştirmeyi hedefleyen yeni bir tuzak ortaya çıkarmıştır. Zira Şanghay şehrinde, -başta BM Genel Sekreteri António Guterres olmak üzere- yirmi dokuz ülkenin temsilcilerinin katılımıyla “Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü (WAICO)”nün kurulmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı; bu uluslararası belgenin resmi sloganı “Yapay Zeka Teknolojilerinin Sorumlu ve Güvenli Geliştirilmesi” olarak duyurulsa da ancak bu adım, özünde insan bilincini bastırmayı, küresel servet dağılım sistemini merkezileştirmeyi ve yeniden canlanan İslam ümmetinin fikri uyanışı karşısında yeni bir teknolojik kalkan oluşturmayı amaçlayan siyasi manevradan başka bir şey değildir.

Uzun yıllar süren siyasi gözlemler ve fikri analizler, küfür dünyasının hiçbir zaman insanlığın çıkarını veya güvenliğini önemsemediğini kanıtlamıştır; zira ortaya attıkları her “küresel girişim”in arkasında, sömürgecilerin seçkin kesiminin dar çıkarları ve egemenliklerini pekiştirmeye yönelik dizginlenemez bir arzu yatmaktadır. Bugün yapay zeka teknolojileri artık sadece bilimsel ve teknik ilerlemenin bir ürünü değildir; aksine uluslararası sahadaki devletlerin güç dengelerini, ekonomik kapasitelerini, dahası bizzat halkların düşünce biçimlerini belirleyen stratejik bir silaha dönüşmüştür. Peki bu son derece tehlikeli gerçekliğin ortasında, azim İslam ümmeti nerede durmaktadır? Bir zamanlar ilim, bilgi ve siyasi adaletin bir kandili olan İslam ülkeleri, neden körü körüne Batı ve Doğu’daki güç merkezlerinin dikte ettiği dijital gündemin peşinde soluyorlar? Peki neden işlerimizi yöneten yöneticiler, halklarının akıbetini, İslam akidesiyle açıkça çelişen ve Şanghay ya da Washington’da şekillenen uluslararası blokların rehinesi oluyorlar? إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا۟ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَن سَبِيلِ اللهِŞüphe yok ki kafirler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar.” [Enfal 36]

Şanghay’da temelleri atılan bu yeni uluslararası örgüt, görünüşte hükümetler arası bağımsız bir yapı olarak pazarlansa da, ancak gerçekte büyük sömürgeci güçler arasındaki çıkarların kesişimini koordine eden ve zayıf ülkeleri dijital bağımlılığın prangalarına kelepçeleyen yeni bir kısıtlamadan ibarettir. Kapitalist çözülmenin ve saf materyalizmin kenarında dünyayı yöneten rejimlerin nazarında insan, sadece bir tüketici olmaktan ibarettir ve onun bilinci de, algoritmalar aracılığıyla yönetilen ve yönlendirilen bir veri tabanından öteye geçmemektedir.

İslam ise insana, Allah’ın yeryüzündeki Halifesi, akıl ve kalbin taşıyıcısı ve sorumluluğun en yüce şeklinin mükellefi olarak bakmaktadır. Ancak Batılı kapitalist varlığın kontrolüne boyun eğen mevcut şekliyle yapay zeka teknolojileri, “insan zihninin ilahlaştırılması”, onu yaratıcının hikmetinin önüne koyma ve insanın irade ve düşüncesini çalınmış bir varlığa dönüştürmesi tehlikesi konusunda uyarıda bulunmaya başlamıştır. Tıpkı muhlis siyasetçilerimizden birinin şu şekilde ifade ettiği gibi: “Sömürgeci güçler geçmişte ordularıyla topraklarımızı işgal etmiş olsalar da, bugün dijital teknolojiler, sosyal medya ağları ve yapay zeka algoritmaları aracılığıyla gençlerimizin kalplerini ve zihinlerini istila ediyorlar; şüphesiz bu istila, geleneksel savaşlardan çok daha zararlıdır; zira bu istilada yenilgiye uğrayan taraf, köleliğini özgürlük sanmaktadır!”

Uluslararası siyasi sahanın tanık olduğu bu büyük dönüşümlerin ortasında, İslam beldelerinin acı gerçekliği, yani siyasi parçalanmışlığı ve fikri çöküşü daha da net bir şekilde ortaya çıkmıştır. İslam ümmeti bir zamanlar insanlık medeniyetine egemen süper bir güçtü ve insanlığı cehaletin karanlığından hidayetin nuruna kavuşturmuştu. Ancak Müslümanlar saf kaynakları olan (Kitap ve sünnetten) uzaklaştıkları ve İslam'ı sadece ritüellere ve şekilci ibadetlere indirgedikleri gün, yenilgi onların iliklerine kadar işlemiş ve zayıflık içlerine sızmıştır. İslam beldelerindeki ajan rejimlerin tek meşguliyeti ise, halklarının ekonomik ve teknolojik kaynaklarını sömürgecilerin çıkarlarına hizmet etmek için kullanmaktır. Müslümanlar ülkeler muazzam doğal zenginlikler üzerinde oturmasına, dinamik genç enerjiler barındırmasına ve dünyadaki en önemli jeostratejik konumları işgal etmesine rağmen; nasıl oluyor da teknoloji dünyasında sadece aciz bir tüketiciden ibaret kalıp milletlerin kuyruğunda sürünüyor? Bilim insanlarımız, mühendislerimiz ve uzmanlarımız neden Batılı şirketler için ucuz yakıtlar olarak tüketiliyor?!

Bunun tek ve yegâne cevabı şudur: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in temellerini attığı İslam nizamının yokluğudur. Zira devlet olmadığı zaman, bilimsel ve siyasi strateji ve bağımsız teknoloji de yoktur. Bugün Müslümanların boyunlarına musallat olan yöneticilere gelince; onlar, uluslararası kuruluşların emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeyi bir gurur kaynağı olarak görüyorlar; çünkü tahtları üzerindeki sahte bekaları karşılığında ümmetin geleceğini rehin veriyorlar ve ümmetin dijital kimliğini onun düşmanlarına satıyorlar.

Şöyle buyuran Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ne kadar da doğru söylemiştir: يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا» فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ؟ قَالَ: «بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ» فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا الْوَهْنُ؟ قَالَ: «حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ Aç insanların yemek kabına üşüştükleri gibi yakında diğer milletler de sizin başınıza üşüşeceklerdir." Dediler ki: Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak ey Allah’ın Resulü? Dedi ki: “Bilakis sizler o gün çok olacaksınız, fakat sizler sel üzerinde akıp giden çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma duygusunu çekip alacak, sizin de kalbinize vehn sokacaktır.” Dediler ki; "Vehn nedir, ey Allah’ın Rasulü? Dedi ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kerih-kötü görmektir." [Ebu Davud, Ahmed ve bu lafzıyla İbn Ebi Şeybe rivayet etmişlerdir]

Subhânallah! Bu hadis-i şerif; çağdaş siyasi gerçekliğimizi ne kadar da doğru bir şekilde teşhis etmiş, Şanghay anlaşmalarını ne kadar da doğru bir şekilde nitelendirmiş ve Müslümanların üzerine çöken bu zilleti ne kadar da doğru bir şekilde açığa çıkarmıştır! Zira yirmi dokuz ülkenin, nüfuzlarını paylaşmak ve insanlığın geleceğinin hatlarını çizmek -özellikle de İslam ülkelerinin dijital akıbetini belirlemek- için tek bir masa etrafında toplandığı bir zamanda bizler ise, olayların kuyruğunda sürünüyor ve iradesi ve hedefi elinden alınmış bir şekilde selin sürüklediği çer çöp yığınları gibi sürüklenip gidiyoruz!

Buradan hareketle ümmetin evlatlarına ve entelektüel seçkinlerine sıcak bir çağrıda bulunuyoruz: Daha ne zamana kadar başkalarının entelektüel projelerini tutuşturan bir odun olmaya devam edeceksiniz?! Artık kalplerin, siyasi ve ekonomik bağımsızlık ile teknolojik egemenliğin, ancak İslam akidesine dayanan mütekamil bir sistemin (Hilafet) gölgesinde gerçekleşebileceğini idrak etmesinin zamanı gelmedi mi? Batı, en modern teknoloji insansız hava araçlarını ve akıllı algoritmaları kullanarak elini Filistin, Suriye, Irak ve Afganistan’daki masum Müslümanların kanına bulaştırmışken, Batı'nın yapay zekâ dünyasında propagandasını yaptığı güvenlik standartlarına nasıl güvenebiliriz? Onların insanlık ve sorumluluktan söz etmeleri, iğrenç suçlarını gizlemek için kullandıkları sahte bir maskeden ibarettir. Şanghay’da doğmakta olan bu yeni örgüt, uluslararası hukuk çatısı altında bu suçları meşrulaştırmanın bir aracı olmaktan ve Müslümanların bağımsız teknolojik girişimlerini “terör” ya da “güvenlik tehdidi” olarak damgalamanın bir aracı olmaktan öte bir şey olmayacaktır!

Bu konuyu, ideolojik fikir zaviyesinden daha derinlemesine ele almamız gerekmektedir. Çünkü İslam, sadece ruhani bir akide değildir; aksine siyasetten ekonomiye, bilimden topluma kadar hayatın tüm işlerini düzenleyen kapsamlı bir ideoloji ve mütekamil bir sistemdir. İslami mefhumlara göre, -ister basit bir kılıç olsun, ister en karmaşık yapay zeka sistemleri olsun- herhangi bir teknolojik araç tek bir amaç için kullanılmalıdır ki o da: Allah’ın kelimesini yüceltmek ve insanoğlu arasında adaleti yaymaktır. İslam Devleti’nin sancağının gölgelendirdiği asırlarda ve Müslüman alimler küresel ilimlere öncülük yaptıkları zamanlarda, insanlığı köleleştirmek ya da doğayı tahrip etmek gibi bir düşünce onların akıllarından dahi geçmemişti; zira onların kalpleri Allah’a karşı takva ile doluydu ve emanetin ağırlığını ve ahiretin hesabını derinden hissediyorlardı. Çağdaş kapitalist dünyaya gelince; bu teknolojileri geliştirmeye dayalı dev şirketlerin ve devletlerin en büyük gayesi, fahiş kârlar elde etmek ve hasımları üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmakla sınırlıdır. Nitekim onların ellerindeki yapay zeka teknolojileri, insanları toplu olarak kontrol etmenin, düşüncelerini yönlendirmenin ve en özel mahremiyetlerini ihlal etmenin aracına dönüşmüştür. Ayrıca yapay zeka algoritmaları aracılığıyla, insanlara neyin güzel neyin çirkin olduğuna dair kriterler dayatılmakta olup bu ise, ilahi vahyin belirlediği helal ve haram mefhumlarını silmeye yönelik yönelik habis bir çabadır!

Buradan hareketle ümmetin siyasi bilincini şekillendirmek için aralıksız çaba göstermek artık bizim en önemli görevlerimizden biri haline gelmiştir; bu ise şu mefhumu pekiştirmek içindir: “Küfür rejiminin sunduğu uluslararası antlaşmalara ve kuruluşlara boyun eğme ve teslimiyet gözüyle bakmamız bizim için hiçbir şekilde caiz değildir. Zira Müslümanların kurtuluşu hiçbir zaman Batı ya da Doğu bloklarının kollarına atılmakta olmamıştır; aksine onların kurtuluşları, samimi bir şekilde asıllarına yani Hanif dine ve kendi siyasi projelerine dönmelerindedir.”

Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara hitaben şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız.” [Al-i İmran 110] Bu ayet-i kerime, sadece övgü ve sena için indirilmemiştir; aksine omuzlarımıza yüklenen sorumluluğun ağırlığına dair kesin bir delil olarak gelmiştir. Bu ümmetteki hayır, ancak küresel zulüm ve haksızlığa karşı durmak, uluslararası tuzaklara ve komplolara karşı koymak ve insanlığı küfrün karanlıklarından İslam’ın nuruna kavuşturmakta somutlaşmıştır. Eğer bizler bugün sessiz kalır ve Şanghay ve benzeri yerlerde kurulan tuzaklar karşısında çaresiz bir şekilde seyirciler olmaya razı olursak, yarın Allah’ın huzuruna hangi yüzle çıkacağız ve ne cevap vereceğiz acaba?!

İnsanlık bugün yeni bir kölelik dönemine doğru - yani “dijital kölelik” dönemine doğru ilerlemektedir; insanlığı bu köleliğin dehlizlerinden kurtaracak olan ise sadece İslam’dır. Dünya Yapay Zeka Örgütü’nün kurulması ise, süper güçlerin nüfuzlarını pekiştirmek için aralarında yaptıkları yeni bir paylaşımdan başka bir şey değildir; zira bu, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında dünyayı aralarında paylaşan Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi önceki varlıkların yeniden üretilmesini teşkil etmektedir. Zira o zamanlar, “barış ve güvenlik” gibi sahte sloganlar altında Müslümanların topraklarını parçaladılar, onların aralarına yapay sınırlar çizdiler ve boyunlarımıza kendi çıkarlarını gözeten ajanları diktiler. Bakın işte bugün de, sanal alanda yeni sınırlar çizip dijital vesayet sistemleri kuruyorlar; bu sistemler aracılığıyla da İslami kalkınma hareketlerini erken aşamada tespit etmeyi ve Müslümanların kelimesini birleştirip kendi devletlerini kurmaya çalışan her türlü siyasi hareketi engellemeyi hedefliyorlar. Bu kapıya dayanan tehlikenin ortasında, ümmetin âlimlerinin ve düşünürlerinin sorumluluklarını üstlenip ayağa kalkmaları gerekmektedir; zira İslam sadece namaz ve oruç gibi eda edilen ritüellerden ibaret değildir; aksine İslam siyasettir, mücadeledir ve ideolojisinin hayatın gerçekliğinde kapsamlı bir şekilde uygulanmasıdır!

Bugün en önemli görevlerden biri, ümmetin alimleri ve uzman seçkinlerinin küfür devletlerine bağlı kalmaktan ve onların gündemlerine hizmet etmekten vazgeçmeleri ve kitleleşip cesaretlerini toplayarak, bu azim ümmetin geleceğini inşa etmek için tüm enerjilerini seferber etmeleridir. Bunun gerçekleşmesi, birinci derecede sağlam bir siyasi irade ve sarsılmaz bir ideolojinin olmasını gerektirmektedir; çünkü İslam ümmeti, saf kaynaklarına geri dönüp akidesine dayalı devletini kurarak İslami hayatı yeniden başlatmadıkça, uluslararası arenada hiçbir ağırlığı olmayacak ve Şanghay konferansları ve benzeri platformlarda sadece bir icra aracı olarak kalmaya devam edecektir. Bundan dolayı bizler, tüm dünyadaki Müslümanlara, özellikle de güç ve kuvvet ehli ile ehlü'l-hal ve'l-akd sahiplerine, azimlerini bileyip işlerini düzeltmeleri çağrısında bulunuyoruz. Zira zaman bir kılıç gibidir ve insanlık bugün uçurumun eşiğinde diz çökmüş durumdadır; çünkü Batı’nın kapitalist materyalizmi, insanlığı yaşamın her alanında felce ve kargaşaya yol açmasının ardından, bakın şimdi de dijital hegemonyası yoluyla onu tamamen yok etmeye çalışmaktadır!

Şüphesiz Allahu Teala, vaadini mutlaka yerine getirendir:وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hayatullah Özbeki

Devamını oku...

Faslıların Göçü: Yüzüstü Bırakılmış Bir Ümmetin Tanıklığıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Faslıların Göçü: Yüzüstü Bırakılmış Bir Ümmetin Tanıklığıdır

Haber:

İspanya'nın resmi haber ajansı “EFE” Perşembe günü, binlerce göçmenin birkaç sınır kontrol noktasını geçtikten sonra Kuzey Afrika'daki işgal altındaki Ceuta'ya yaya olarak geçtiklerini bildirdi.

Yerel Fas medya kuruluşlarına göre, şehir, bu yılın 20 Temmuz'undan bu yana Fas kıyılarından yüzerek yapılan kaçak göç girişimlerinde belirgin bir artışa ve bazı dönemlerde bu sayının günde 200 kişiyi aştığına tanık olmuştur. (Sky News Arabic, 30/7/2026)

Yorum:

Dünya, Fas'tan işgal altındaki Ceuta'ya yönelen eşi benzeri görülmemiş kitlesel göçün video ve fotoğraflarını izlemiştir; göçmenlerin çoğu, Fas'ın kuzeyindeki Fnideq (Fındık) kentinde bulunan Rifiyein plajı gibi yakın sahillerden yüzerek karşıya geçmiş, onların arasından geçmeyi başaranlar olduğu gibi kente girmeyi başaramayanlar da olmuş ve onlarca kişi ise karşıya geçmeye çalışırken hayatını kaybetmiştir.

Gençlerin ülkelerini ve ailelerini terk etmelerinin sebebi, onları terk etmek istemeleri değildir; aksine vatandaşlarına onurlu ve güvenli bir yaşam sağlamaktan aciz olan siyasi sistemdir. Bir gencin gerçekliğinden kaçmak için boğazın sularında hayatını tehlikeye atması, kalkınmanın zirveye ulaştığını ve koşulların sürekli iyileştiğini iddia edenlere verilebilecek en anlamlı cevaptır; zira eylemler söylemlerden daha doğru olup insanların davranışları, herhangi bir resmi söylemin doğruluğunun gerçek ölçütüdür.

Çelişkiyi daha acı kılan şey ise; resmi kürsülerde söylenenler ile unutulmuş mahalle ve köylerde yaşananlar arasındaki belirgin uçurumun açığa çıktığı bir sahnede, bu toplu kaçış dalgasının, başarılar ve kazanımlardan bahseden resmi söylemle aynı zamana denk gelmesidir. Zira konuşmalarda yeni bir kalkınma döngüsünden bahsedilirken, binlerce genç ayaklarıyla ve bedenleriyle içinde bulundukları durumun hakikatini ortaya koymaktadır; çünkü gençler, onurlu bir iş ve umut verici bir ufuk bulmadıkları vatanda kalmaktansa, boğulma ya da tutuklanma riskini göze almayı tercih ediyorlar. Dolayısıyla bu kitlesel göç, insanları aşağılamayı, aç bırakmayı ve onları ezmeyi alışkanlık edinmiş İslam ülkelerindeki mevcut rejimlere yönelik bir çığlıktan başka bir şey değildir.

Bu gençlerin hayatlarını tehlikeye atarak kendisine ulaşmaya çalıştıkları İspanya ise, diğer Batı ülkeleri gibi bu insan akınına, merhamet edilmesi gereken insani bir kriz olarak değil, aksine karşı koyulması gereken bir güvenlik tehdidi olarak yaklaşmaktadır. İspanyol yetkililer, güvenlik güçlerini seferber edip barınma merkezlerinde olağanüstü hal ilan etmiştir; bunu ise, bu göçmenlere onurlu bir sığınak sağlamak için değil, aksine sınırları kontrol altına almak ve ihtiyaç duymadıkları bu insan fazlalığının topraklarına sızmasını engellemek için yapmıştır. Böylece Faslı bir göçmen, ülkesindeki acımasız rejimin çekiciyle, ondan yalnızca kendi çıkarlarına hizmet etmesini kabul eden, aksi takdirde akıbeti, tutuklanma, sınır dışı edilme ya da ondan önce pek çok kişiyi yutan Cebelitarık Boğazı’nın sularında boğulmak olan Avrupa’nın örsü arasında kalmıştır.

Gençler, boğulma tehlikesinin farkında olmadıklarından dolayı değil; tüm umut kapılarının kapandığı bir gerçeklikte yavaş yavaş boğulmaktansa, suda boğulmanın daha merhametli olduğuna inandıkları için denizde yüzerek karşıya geçmeye çalışıyorlar. Şöyle buyuran Allah, ne kadar da doğru söylemiştir: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِİnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.” [Rum 41] İnsanları denizin tehlikelerine sürükleyen bu bozulma, onların işlerini üstlenen, yeryüzünü ifsat eden ve Allah’ın kendilerine emanet ettiği tebaayı ihmal eden yöneticilerin etkilerinden başka bir şey değildir.

Kalpleri acıyla kıvrandıran şey ise, gençlerin, yöneticilerinin zulmünden kaçmak için göç ettiklerini görmektir; oysa bu, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan bir hicret değil, aksine ajan ve bağımlı rejimlerinin yarattığı gerçeklikten bir kaçıştır. Şayet bu göç (hicret), Allah'ın dinini aramak ve O'nun şeriatına yardım etmek için olsaydı, o zaman Allah'a yaklaştıran en büyük amellerden biri olurdu; tıpkı Subhanehu'nun şöyle buyurduğu gibi: وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يَجِدْ فِي الْأَرْضِ مُرَاغَماً كَثِيراً وَسَعَةًAllah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur.” [Nisa 100] Ancak bugün bu, tersine olan bir göçtür; yani bir darlıktan başka bir darlığa, vatan içindeki bir zilletten göçmenin dışarıdaki barınma ve sınır dışı etme merkezlerinde sürüklendiği bir başka zillete doğru yapılan bir göçtür.

Kurtuluş, merhametsiz kıyılara doğru yapılan tehlikeli yolculuklarla değil, aksine tiranların bozduklarını düzelten ve insanların hem dinlerini hem de dünyalarını ikame eden Raşid bir emire geri dönmekle olacaktır; işte o zaman ülkeden zorla göç etmenin yerini, kişinin toprağına alıştığı ve onu terk etmek zorunda kalmadığı bir yaşam alacaktır. Bunu da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şu kavli doğrulamaktadır: مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا بِحَذَافِيرِهَاSizden hanginiz canı ve malı emniyet içinde, vücudu sıhhat ve afiyette, günlük azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.

Ümmete aşağılanmanın tüm sınıflarını tattıran zalim rejimler ortadan kalkıp işlerini Rabbinin şeriatıyla gözeten ve kendi yurtlarında olanların onurlarını ve geçimlerini koruyan bir devlet kurulmadıkça bu zulüm ortadan kalkmayacak ve bu mazlum ümmet de güvenli bir bulamayacaktır. Böylece ne bir genç yöneticinin zayi ettiği rızkının peşinde dalgalarla boğuşmak zorunda kalacak, ne de bir aile tiranların yol açtığı yıkımdan kaçarken paramparça olacaktır. Ancak o zaman ümmetin kanı, namusu ve malı korunabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

ABD Kongresi İran'a Karşı Savaştan Yana, Halk İse Buna Karşıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD Kongresi İran'a Karşı Savaştan Yana, Halk İse Buna Karşıdır

Haber:

Türkiye Anadolu Ajansı, 30/7/2026 tarihinde, ABD Kongresi'ndeki Demokrat üyelerin İran'a karşı savaşı durdurmak amacıyla yeni bir yasa tasarısını oylamaya sunduklarını, ancak Cumhuriyetçilerin bunu başarısızlığa uğrattığını bildirdi.

Yorum:

Yahudi varlığının Gazze, Lübnan ve diğer yerlerde gerçekleştirdiği katliamlar, demokrasinin kusurlarını örten büyük bir buz kütlesini eritmiştir; bugün Amerika’nın Yahudi varlığıyla girdiği savaş ise, bu buzun geriye kalan kalıntılarını da eriterek demokrasinin kofluğunu ve ayıplarını açığa çıkarmaktadır; böylece Batı’nın bir asırdan fazla bir süredir propagandasını yaptığı bu sistem ifşa olmuştur.

İlk olarak; Batı’daki kamuoyu yoklamalarının güvenilir olduğunu kabul etmek gerekir; zira çoğu zaman seçimlerden önceki anketler büyük ölçüde doğru çıkmış olup bu durum, daha sonra açıklanan seçim sonuçlarıyla da teyit edilmiştir.

İkinci olarak; Amerikalıların Trump’ı seçmelerinin temel nedenlerinden biri, savaşı körüklemeyi reddetmesiydi; bu ise seçmenlerine karşı bağlı kalması gereken seçim vaadiydi; dahası Trump, Amerika için birçok can ve mal kaybına mal olan savaşları körüklemelerinden dolayı eski ABD başkanlarına ağır suçlamalarda bulunmuştu.

Bugün ise Trump, İran’ın ABD’ye veya çıkarlarına karşı herhangi bir saldırıda bulunmadığı halde İran’a karşı savaşı körüklemek istemektedir; yani Trump’ın savaşı savunma amaçlı değildir ve haklı bir gerekçesi yoktur; buna rağmen savaşı körüklemiş olup Kongre’nin bunu durdurması gerekiyordu ve aslında birkaç hafta önce bunu durdurmuştu; ancak Trump, Kongre üyeleri üzerinde baskı kampanyaları yoluyla konuyu tekrar oylamaya sunmuş ve bunun üzerine Kongre kendi kararını iptal etmiştir. Oysa bu Kongre de halkın bir başka temsilcisi olup demokratik bir şekilde seçilmiştir.

Tüm kamuoyu yoklamaları, Amerikan halkının güçlü ve büyük oranda savaşa karşı olduğunu söylemektedir; ancak başkan bu savaşı istemiş, onu körüklemiş ve devam ettirmiştir; Kongre de onunla birlikte devam ederek, savaşı durdurmak isteyen üyelerine karşı oy kullanmıştır.

Tüm bunlar, demokrasinin bir vadide, kendilerini halkın temsilcisi ve halk tarafından seçilmiş olarak adlandırsalar bile yöneticilerin davranışlarının ise başka bir vadide olduğunu göstermektedir; başkanın seçilmeden önce savaşa karşı olduğunu ilan etmesinin ve aynı şekilde partisinin Kongre üyelerinin de seçimler sırasında bunu ilan emesinin sonrasındaki tüm kamuoyu yoklamaları, halkın bu savaşa karşı olduğunu ortaya koymuştur; üstelik bu durum sadece Demokrat Parti arasında değil, Cumhuriyetçiler arasında da geçerlidir. Bütün bunlar gösteriyor ki; halkın ve seçimlerin yönetimle hiçbir ilgisi yoktur. Aksine bunlar, yöneticinin insanları temsil ettiğini göstermek ve insanları her yöneticiyi seçme illüzyonuyla oyalamak için olan bir aldatmaca aracından ibarettir; sonrasında yönetim tamamen yöneticinin kaprislerine göre şekillenmekte olup artık ne anketlerde ortaya çıkan halkın görüşünün ne de savaş karşıtı olduğu için seçilen bir yöneticinin davranışlarının halkla bir bağı kalmaktadır.

Bunun, Batı’da Yahudi varlığının Gazze ve Lübnan’da işlediği katliamlara karşı gösterilen şiddetli muhalefetle birleşmesi, sonra Batılı hükümetlerin, Yahudi varlığının katliamlarını gerçekleştirmesi için ona silah ve mühimmat sağlamaya devam etmesi, evet tüm bunlar, aklı başında olan herkese, demokrasinin yozlaşmış bir sistem olduğunu ve etrafını saran tüm o parlak ışıkların ise hakikatinin ortaya çıkmaması için gözlere serpilen kum taneciklerinden başka bir şey olmadığını göstermektedir.

İnsanlardan küçük bir azınlığın, halkın parasının büyük bir kısmını toplayıp sadece o azınlığın yararlandığı hesaplarda biriktirmesine imkân tanırken, halkın bu paradan mahrum kalmasına neden olan Batı sistemi işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

Sudan’daki Durum ve Amerika’nın Hedefleri

Sudan’daki Durum ve Amerika’nın Hedefleri

Soru: “Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milisleri arasındaki çatışmalar son dönemde ülkenin güney-orta kesimindeki Kuzey Kordofan Eyaleti’nde zirveye ulaşmıştır...” (28.07.2026 el-Arab el-Cedid) Operasyonlar üç yılı aşkın bir süredir devam ediyor; özellikle de Hızlı Destek Kuvvetleri’nin 26 Ekim 2025 tarihinde El Faşir’i ele geçirmesinin ve ordunun El Faşir’den çekilmesinin ardından bile çatışmalar hala sürüyor... Amerikalı temsilci Massad Boulos’un 20 Haziran 2026 tarihinde üç aylık bir ateşkes sağlamak üzere sunduğu Amerikan önerisi de bu çatışmaların tırmanmasını dindirememiştir... Peki Sudan’daki durum nereye doğru gidiyor? Amerika, çözüm önerisiyle neyi hedefliyor? Ve yakın zamanda bir çözümün gerçekleşmesi mümkün mü? Allah mükafatınızı artırsın.

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabının netleştirmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atılması gerekir:

1- Hızlı Destek Kuvvetleri, 22 Şubat 2025 tarihinde Kenya’nın başkenti Nairobi’de “Sudan Anayasal Şartı”nı imzalamışlardır... Ardından “Sudan Kurucu İttifakı” resmen kurulmuştur... Bu ittifak (koalisyon) 26 Temmuz 2025 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, ülkedeki resmî hükümete paralel bir hükümet kurulduğunu duyurmuştur... “Koalisyon sözcüsü Alauddin Nakd, Güney Darfur eyaletinin başkenti Nyala’dan X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, ittifak liderliğinin bir toplantı gerçekleştirdiğini ve Hızlı Destek Kuvvetleri lideri Muhammed Hamdan Daklu “Hamideti” başkanlığında 15 üyeli bir Başkanlık Konseyi kurulmasına, SPLM-N (Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey) lideri Abdülaziz el-Hilu’nun başkan yardımcılığına ve Muhammed Hasan et-Teayişi’nin de başbakanlığa getirilmesine karar verildiğini duyurmuştur...” (27.07.2026 El Cezire)

2- 26 Ekim 2025 tarihinde Hızlı Destek Kuvvetleri, Mayıs 2024’ten beri kuşatma altında tuttukları, Libya, Çad ve Darfur bölgesinin batı şehirlerine sınır olması nedeniyle stratejik bir konuma sahip olan, idari ve siyasi başkent olan, dolayısıyla ele geçirilmesi sembolik önem taşıyan, diğer yandan Darfur Sultanlığı’nın (1604-1874) tarihi başkenti olması, paralel kurucu hükümetin anlatısında burayı kontrol etmeyi büyük bir sembolik değere sahip kılan Sudan’ın batısındaki Kuzey Darfur eyaletinin merkezi El Faşir şehrini ele geçirdiklerini açıkladı. “Hızlı Destek Kuvvetleri, Pazar günü yaptığı açıklamada, bir yılı aşkın süredir kuşatma altında tuttukları El Faşir şehrinin kontrolünü ele geçirdiğini bildirdi. Bu gelişme, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Darfur’un beş eyaletinde de kontrolü ele geçirdiği ve ülkenin, Sudan Ordusu’nun kontrolündeki doğu ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolündeki batı olmak üzere fiilen ikiye bölündüğü anlamına geliyor...” (28.10.2025 El Cezire) Darfur’un beş eyaletinden biri olan El Faşir, HDK’nin bu zamana kadar kontrolü ele geçiremediği tek eyalet olmuştu.

3- Böylece Darfur’un Hızlı Destek Kuvvetleri tarafından ele geçirilmesinin ardından bir müddettir ortamı hazırlamaya çalıştığı Amerika’nın Darfur’u Sudan’dan koparma planı adeta ete kemiğe bürünmüştür. Sudan ordusu da güya sistematik yıkımı ve sivillerin öldürülmesini önlemek amacıyla şehirden çekildiğini açıklayarak buna su taşımıştır. Oysa Amerika’nın bu planını ete kemiğe büründürmek için Amerika’nın talimatı ya da telkiniyle şehri Hızlı Destek Kuvvetleri’ne teslim ettiği çok iyi biliniyor. 03 Kasım 2025 tarihinde yayınladığımız soru cevapta bunu açıkça ortaya koyduk: “Amerika’nın, her iki ajanının heyetlerini Washington’da topladığını ayrıca teyit eden bir diğer husus da şudur: “Bir diplomatik yetkili dün Perşembe günü yaptığı açıklamada, Dörtlü Grubu oluşturan ülkelerin (Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır), tarafları üç aylık bir insani ateşkese zorlamak amacıyla bugün Washington’da Sudan ordusu ve Hızlı Destek Güçleri temsilcileriyle bir araya geleceğini söyledi. Kaynak, hedefin “ateşkesi kalıcı hale getirmek ve sivillere insani yardım ulaştırılmasını sağlamak için ortak bir baskı kurmak” olduğunu belirtti.” (24.01.2025 El Arabiya) Diğer bir deyişle, Hızlı Destek Güçleri’nin El Faşir’e girişi ile Sudan Ordusu’nun şehri boşaltmasının Washington’daki toplantıyla aynı zamana denk gelmesi, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, bu stratejik şehrin Hızlı Destek Güçleri’ne devredilmesi kararının Washington’da alındığını, Sudanlı tarafların da bu ihanet kararını sahada derhal yani iki gün sonra uygulamaya koyulduğunu, üçüncü gün de sonuç alındığını gösteriyor.”

4- Hızlı Destek Kuvvetleri’nin 26 Ekim 2025 tarihinde El-Faşir’in kontrolünü ele geçirmesinin ardından, 1 Haziran 2026’da paralel hükümetin Başkanlık Konseyi’nin, geçiş döneminde ulusal güvenlik ve savunma dosyalarının yönetimini organize etmek amacıyla birleşik bir ulusal ordu, güvenlik, savunma ve istihbarat ile ilgili kararlar aldığını açıklaması (01.06.2026 Sky News Arabia) aslında Amerika’nın El Faşir’i HDK’ye teslim etmeyi çok önceden planladığını gösteriyor. Bunun için sadece uygun zaman ve ortamı beklediği anlaşılıyor. ABD’nin, Nairobi şartı, paralel kabine ilanı, bakanlık atamaları ve ulusal ordu/istihbarat kararları ile sahada adım adım planlı bir devlet inşa ederek kontrollü bir şekilde Sudan’ı bölme stratejisi izlediği görülüyor. Önce Kenya-Nairobi’de imzalanan Sudan Anayasal Şartı ile batıda kurulacak yapının anayasal altyapısını hazırlamış, sonra Hamideti başkanlığında 15 üyeli paralel hükümetin kurulması ve Et-Teayişi’nin başbakan olarak atanması, ardından bakanlıklar ile bankacılık sistemine yönelik kararnameler ile bu yapının siyasi olarak kurumsallaştığını dünyaya ilan etmiştir... Geriye sadece başkenti Nyala olan paralel hükümeti, sembolik bir öneme olan ve halen eyaletin idari ve siyasi başkentliğini yapan El Faşir’e taşımak kalmıştır.

5- Bundan sonra, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos, mevcut fiili duruma teslim olmaya çağıran yeni bir Amerikan önerisi ortaya atmıştır. Boulos, Sudan hükümetine sunduğu güncellenmiş belgesinde “İnsani yardımların ulaştırılmasını ve ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını kolaylaştırmak, sivilleri, altyapıyı, kamu tesislerini ve hizmetlerini korumak ve bunların onarımı için çalışmak amacıyla ülke genelinde 90 günlük kapsamlı ve derhal geçerli bir insani ateşkes ilan edilmesi” teklifinde bulunmuştur. Boulos belgede ayrıca “insani yardımların ulaşımını kolaylaştırmaya, sivilleri korumaya ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü için uygun koşulları hazırlamaya katkıda bulunacak sınırlı askeri çekilme operasyonlarını desteklemek üzere Afrika Birliği ve Arap Ligi’nin katılımıyla Birleşmiş Milletler’e bağlı bir mekanizmanın kurulmasını, anlaşmanın uygulanmasını denetlemek için bir koordinasyon komitesi ile ateşkes sırasında ortaya çıkabilecek her türlü anlaşmazlığın izlenmesi ve çözülmesi için mekanizmalar oluşturulmasını” önermiştir. Boulos belgede aynı zamanda, “kalıcı bir ateşkese ulaşmak ve sivil bir otorite tarafından yönetilen bir geçiş sürecini başlatmak amacıyla müzakere yapmak için ateşkes döneminden yararlanılması” çağrısında bulunmuştur. Ayrıca belgede “Kalıcı ateşkes ve buna bağlı güvenlik düzenlemeleri konusunda müzakereler yürütülmesi, gerektiğinde askerî birliklerin geri çekilmesi ve yeniden konuşlandırılması yönünde adımlar atılması, ilk aşamada özellikle Kuzey Darfur ve Kuzey Kordofan eyaletlerine öncelik verilmesi, tüm bu adımların Birleşmiş Milletler mekanizmasıyla uyum içinde yürütülmesi, silahsızlandırma, terhis ve yeniden topluma kazandırma programlarının uygulanması, silahlı güçlerin kamplarda toplanması ve buna bağlı diğer güvenlik tedbirlerinin hayata geçirilmesi.” çağrısı yapmıştır. Son olarak belgede Boulos; “seçilmiş bağımsız bir sivil hükümete karşı sorumlu, birleşik bir ulusal ordunun korunması ve Birleşmiş Milletler mekanizmasına dayanarak uluslararası gözlemcilerin konuşlandırılması” önerisinde bulunmuştur.

6- Amerikan önerisinde yer alan ateşkes, görünürde insani yardımların ulaştırılması gerekçesine dayandırılsa da, söz konusu ateşkesin Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ayrılıkçı ve isyancı bir yapı ile yapılması, fiilen bu yapının varlığını tanımak ve mevcut konumunu meşrulaştırmak anlamına geliyor. Aynı şekilde belgede geçen “geri çekilme ve kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasını da kapsayan güvenlik düzenlemeleri” ifadesi, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin varlığının korunacağını ve faaliyetlerini sürdüreceğini açıkça gösteriyor. Belgede HDK’nin dağıtılması veya tamamen tasfiye edilmesinden hiç söz edilmemekte; aksine, HDK’nin yeniden konuşlandırılması çağrısında bulunarak dolaylı biçimde varlığını sürdürmesi talep edilmektedir. Böylece belge, ülkenin ordusu ile Hızlı Destek Güçleri gibi ülkeyi parçalamaya çalışanları bir tutmaktadır. Belgede ayrıca “insani yardımların ulaşmasını kolaylaştırmak, sivilleri korumak ve yerinden edilenlerin dönüşü için uygun koşulları hazırlamak” bahanesiyle “sınırlı askeri geri çekilme operasyonları” çağrısında bulunulmuştur. Bu da söz konusu milis güçlerin varlıklarına son verilmeksizin muhafaza edileceğini doğrulamaktadır. Belgede, “ülke genelinde 90 günlük kapsamlı ve derhal bir insani ateşkes ilan etmek” ve “kalıcı bir ateşkese ulaşmak ve sivil bir otorite liderliğinde geçiş sürecini başlatmak için ateşkes döneminden yararlanmak” çağrısında bulunulması, Hızlı Destek Güçleri’nin varlığının ve hakimiyetinin meşruiyeti kabul edildiği anlamına gelir. Zira belge, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne ayrılıkçı ve isyancı bir güç olarak atıfta bulunmak yerine Sudan’ı bölmek için kurdukları ayrılıkçı hükümeti kabul etmektedir.

Bilindiği üzere bu son Amerikan önerisi yeni bir şey değildir; eski olup, 12 Eylül 2025 tarihinde Dörtlü Grup (ABD, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri) adına sunulan ve üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı ateşkese geçilmesini öngören önerinin güncellenmiş bir versiyonundan ibarettir.

7- Sudan hükümeti, 20 Haziran 2026 tarihinde kamuoyuna açıklanan Amerika’nın önerisine 25 Haziran 2026 tarihinde yanıt verdi. Ancak bu yanıtın ayrıntıları daha sonra kamuoyuna yansıdı. Nitekim el-Cezire, 10 Temmuz 2026 tarihinde resmî Sudanlı kaynaklara dayanarak hükümetin Amerikan önerisine verdiği cevabın ayrıntılarını yayımladı. Bu kaynaklara göre hükümet cevabında, “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin, Amerikan-Suudi sponsorluğunda iki tarafın Cidde Bildirgesi’ni imzaladığı tarih olan 11 Mayıs 2023 tarihinden bu yana kontrol altında tuttuğu tüm şehirlerden çekilmesi şartıyla hükümetin savaşı müzakereler yoluyla bitirme ve 90 gün sürecek bir insani ateşkesi kabul etme taahhüdünü yenilediğini” ifade etmiştir. Hükümetin yanıtında ayrıca “Sudan’ın birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması, Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin tek ve birleşik millî ordu olarak muhafaza edilmesi, bütün silahlı oluşumların bu orduya entegre edilmesi,
Sudan’ın iç işlerine yönelik dış müdahalelerin sona erdirilmesi, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne silah ve yabancı savaşçı desteğinin durdurulması” hususları da yer almıştır. Sudan hükümetinin verdiği yanıtın ikinci sayfasında ise HDK’nın şehirlerden çekilmesi ve belirli bölgelerde toplanması için üç aşamalı bir plan sunulmuştur: Birinci aşama: 30 gün içinde uygulanacak olup Mavi Nil bölgesi, Kuzey Kordofan ile Kuzey, Orta ve Batı Darfur’dan çekilmeyi içerecek. İkinci aşama: Birinci aşamanın tamamlanmasından itibaren 30 gün içinde başlayacak olup Hızlı Destek Güçleri’nin Batı Kordofan ve Güney Darfur eyaletlerindeki şehirlerden çekilmesini kapsayacak. Üçüncü aşama: İkinci aşamanın uygulanmasından itibaren 30 gün içinde başlayacak olup; Doğu ve Güney Kordofan eyaletlerinden çekilmeyi içerecek. HDK ile müttefik olan Abdülaziz el-Hilu liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey’in kalesi konumundaki Kauda da toplanma merkezi olarak belirlenmiştir. Hükümetin yanıtının üçüncü sayfasında ise “Özgür ve adil seçimler yapılana kadar sürecek geçici bir sivil hükümete ulaşmak amacıyla kapsayıcı bir Sudanlılar arası diyalog yoluyla siyasi sürecin ayrıntıları” yer almıştır. Dolayısıyla Sudan hükümetinin Hızlı Destek Kuvvetleri’nden kontrol ettiği şehirlerden çekilip belirli yerlerde konuşlanmasını talep etmesi, aslında onun varlığını, feshedilmemesini ve varlığına son vermemesini tanımak anlamına gelir. Kaldı ki Hızlı Destek Kuvvetleri’nin hükümetin çekilme veya müzakere taleplerine yanıt vermesi de kolay değildir. Aksi takdirde baştan isyan etmez, korkunç fiiller işlemez, bunca suçu işlemez, bu kadar zarara ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine neden olmazdı. Dolayısıyla HDK meselesi, askeri güç kullanılarak kökten ortadan kaldırılmasıyla ancak kesin biçimde çözüme kavuşturulabilir.

8- Trump’ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos’un 20 Haziran’da Kahire’de açıkladığı bu plan dikkatlice incelendiğinde; bu ve önceki ateşkes planlarının aslında ABD’nin Darfur’u Sudan’dan koparma planına hizmet ettiği görülür. Başka bir ifadeyle ABD’nin şimdiye kadar sunduğu planlar ya Hızlı Destek Kuvvetleri’ni müzakere masasına oturacak ve muhatap alınacak bir yönetim yapısına ve siyasi programa sahip paralel bir siyasi varlık olarak göstermeyi amaçlamakta ya da sunduğu ateşkesler ile ABD, Sudan Ordusu’nun El Faşir’i geri almasının önünü tamamen tıkamak ve Hamideti’nin El Faşir üzerindeki kontrolünü perçinlemeyi hedeflemektedir. Bu nedenle Amerika’nın ya bizzat Massad Boulos ya da Dörtlü Grup aracılığıyla sunduğu ateşkes önerilerine bu gözle bakılması elzemdir. Yani Darfur’un ayrılmasını tamamlamak için kademeli bir hazırlık yapmak ve müzakere konusunu diğer çatışma bölgeleriyle ilişkilendirmek... Nasıl ki Güney Sudan’ın ayrılması uzun yıllara yayılan aşamalı bir süreç sonunda gerçekleştirildiyse, burada da benzer bir yöntemin izlendiği görülmektedir. Yoksa Sudan’da yaşanan insani kriz ne Amerika ne de Trump’ın umurunda değildir!

9- Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Darfur üzerindeki kontrolünü pekiştirmek amacıyla saldırılar, sadece Darfur’da değil; başta başkent Hartum olmak üzere Sudan’ın doğu eyaletleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolüne geçen beş Darfur eyaletini birbirinden ayıran üç Kordofan eyaletinde de tırmanışa geçmiştir. Sudan ordusuna ait savaş uçakları, HDK’yı Kuzey Kordofan’ın başkenti El-Ubeyyid’e yönelik saldırılarından geri püskürtmek amacıyla birçok şehir ve köydeki HDK birliklerine hava saldırıları düzenlemektedir. HDK’nın Kordofan eyaletlerindeki saldırılarının ve El-Ubeyyid şehrini ele geçirme girişiminin temel amacının, çatışmaları Darfur’da kontrol altında tuttuğu bölgelerden uzaklaştırmak, dikkatleri oradan başka yöne çevirmek ve insanlara Darfur meselesini zamanla unutturmak olduğu anlaşılmaktadır. Zira HDK, asli hedefi olmayan başka bir bölgede savaşmaktadır. Etiyopya sınırındaki Mavi Nil bölgesinde de benzer durum yaşanmaktadır. Zira Sudan ordusu, 10 Temmuz 2026 tarihinde X platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, HDK ve müttefiki SPLM-N’nin saldırılarını püskürterek ülkenin güneydoğusundaki Mavi Nil eyaletinde bulunan Daim Saad ve Yara bölgelerinde kontrolü sağladığını ve stratejik Kurmuk şehrini geri aldığını duyurdu... Böylece, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin tüm Darfur üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırmak ve Darfur’un yeniden rejimin kontrolüne geçmesinin bir müzakere konusu olmaktan çıkarılıp, müzakerelerin yalnızca çatışmaların sürdüğü diğer bölgeler üzerine yürütülmesini sağlamak amacıyla savaşın başka bölgelerde devam edeceği anlaşılmaktadır! Bu sebeple El-Ubeyyid şehri haftalardır son derece şiddetli karşılıklı saldırılara sahne olmaktadır... Birleşmiş Milletler de geçen mayıs ayında Kordofan bölgesinde saldırıların tırmanışa geçtiği uyarısında bulunmuş ve yalnızca Ocak-Nisan 2026 döneminde en az 880 sivilin hayatını kaybettiğini açıklamıştır. UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi) Başsavcı Yardımcısı Nezat Şemim Han da 16 Temmuz 2026’da BM Güvenlik Konseyi’nde verdiği brifingde, “Sudan’ın güneyindeki Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyyid şehrinde en ağır uluslararası suçların işlenmesi an meselesi olabilir. Daha fazla vahşetin yaşanmasını önlemek üzere harekete geçmek bu Konseyin ve tüm devletlerin sorumluluğundadır.” diye uyarıda bulunmuştur.” (16.07.2026 Anadolu Ajansı) Sudan’ın birliğini korumak ve her parçasını savunmak farz olsa da, yalnızca Kordofan eyaletlerine odaklanmak, Darfur’un eyaletlerini unutmak ve orduya bu bölgeleri ayrılıkçı HDK güçlerinden kurtarma çağrısında bulunmamak; Darfur’un fiilen ayrılmasını kabullenmek, ayrılışına sessiz kalmak ve diğer eyaletlere odaklanmak anlamına gelir! Bu nedenle söz konusu bölgelerde çatışmalar giderek şiddetlenmektedir. “Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milisleri arasındaki çatışmalar son dönemde ülkenin güney-orta kesimindeki Kuzey Kordofan Eyaleti’nde zirveye ulaşmıştır...” (28.07.2026 el-Arab el-Cedid) Böylece çatışmalar, Darfur dışındaki bölgelerde devam etmekte ve bir anlaşma imzalanması söz konusu olduğunda bu kuvvetlerin Darfur dışındaki bölgelerden çekilmesi üzerine müzakereler yürütmek ve Darfur’un ayrılmış olarak kalmasını sağlamak için ordu bu bölgelerde savaşmaya devam ettirilmektedir!

Son olarak ey Sudan halkı! Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e karşı samimi ve ihlaslı kimseler olarak size daha önce defalarca yaptığımız çağrıyı yineliyor ve Allah’tan bu çağrının can kulağıyla dinlenmesini ve hayırlı bir karşılık bulmasını diliyoruz. Allah, salih kullarının velisidir.

“Ey büyük İslâm diyarı Sudan’ın aziz halkı! O Sudan ki ilk Müslümanların Sudan’da inşa ettiği ilk mescit olan Dunkula Mescidi’nin bulunduğu Sudan’dır... O Sudan ki Halife Osman RadıyAllahu Anh döneminde gerçekleşen büyük İslâm fethinin diyarı olan Sudan’dır! Öyle ki Osman RadıyAllahu Anh, Mısır valisine İslam’ın nurunu Sudan’a sokmasını emretmesi üzerine dönemin Mısır valisi, Abdullah bin Ebi es-Sarh komutasındaki İslam ordularını göndererek Hicri 31 yılında Sudan’ın fethi gerçekleşmiştir... Böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın lütfuyla İslam, kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına kadar tüm Sudan’a hızla yayılmış, Müslüman halifeler döneminde de bu devam etmiştir...

Ey 1896’dan Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarına (1916) kadar İngilizlere karşı cihat eden mücahit Sudan halkı! Ey güçlü takva sahibi kahraman Darfur Valisi mücahit âlim “Ali bin Dinar”ın şehit olduğu toprakların halkı! O Ali bin Dinar ki; Medine ve Şam halkının mikat yeri olan “Zülhuleyfe”nin onarılmasında ve bugün bile onun adıyla anılan “Ebyar-ı Ali” (Ali kuyuları) olarak bilinen hacılara su sağlayan kuyuların inşasında büyük pay sahibidir...

Ey Sudan halkı! Size sesleniyoruz, pişman olmadan ve pişmanlığın fayda etmeyeceği gün gelmeden önce hadi durumu düzeltin... Çatışan tarafların yakasına yapışın ve onları hakka zorlayın... Raşidi Hilâfeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e yardım edin. Çünkü Hilafette İslam ve Müslümanların izzeti, küfrün ve kâfirlerin zilleti söz konusudur... Allah’ın rızası ise hepsinden daha büyüktür...

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ“Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]”

Böylece Sudan; İslam ile yeniden güçlü ve izzetli hale gelecek, üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” Ukab sancağı dalgalanacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.15 Safer 1448
M.29 Temmuz 2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER