Pazartesi, 07 Muharrem 1448 | 2026/06/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şehirlerin Cehennemi: Kapitalist Sistem, Nüfusun Yoğun Olduğu İslam Şehirlerini Ateşe Veriyor

1 Haziran 2026 Pazartesi gecesi medya kuruluşları, Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın merkezindeki Kemayoran bölgesine bağlı Kebon Kosong’da, nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanında büyük bir yangın çıktığını bildirdi. Cakarta Afet Yönetim Ajansı’nın resmî verilerine ve sahadaki incelemelere göre yaklaşık 354 aile, yani yaklaşık 620 kişi evsiz kaldı. Ayrıca okul çağındaki yaklaşık 160 çocuk da doğrudan bu felaketten etkilendi.

Yoksul mahallelerden biri olarak bilinen bu semt; ahşap, kontrplak ve oluklu sac levhalardan yapılmış yaklaşık 250 ila 304 yarı-kalıcı konuttan oluşmaktadır. Kentte yaşayan bu yüzlerce yoksulun hiçbir toprak mülkiyeti belgesi (arazi tapusu) yoktur, sadece yerel meclise kayıtlı idari kimlik belgeleri (ulusal kimlik kartları ve aile cüzdanları) bulunmaktadır. Dolayısıyla yüzlerce insanın bir gecede ansızın evsiz kaldığını söylemek abartı olmaz. Onlar, hiçbir yasal mülkiyet hakkı olmaksızın, onlarca yıldır Kemayoran Afet Yönetim Otoritesi tarafından yönetilen devlet arazileri üzerinde gayriresmi sakinler olarak yaşamaktaydılar.

Refah umuduyla bu insanların birçoğu, aileleri ve çocuklarıyla birlikte başkente göç etmiş; fakat sonunda kendilerini, yangın tehlikesiyle kuşatılmış gecekondu mahallelerinde yaşayan yoksul ve kayıt dışı işçiler olarak bir şehir cehenneminin içinde bulmuşlardır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise onlar, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal şehirleşme politikalarının kurbanlarıdır. Şehirleri oligarşik elitlerin hizmetinde birer şirkete dönüştüren ve daha sonra bunları ekonomik büyümenin motoru olarak gören “küresel şehir” anlayışının mağdurlarıdırlar. Nüfusu 11 milyona ulaşan Cakarta, milyonlarca iç göçmeni bünyesinde toplayan ve kaynakları tükenme noktasına gelen bir şehir hâline gelmiştir. Ofisler, alışveriş merkezleri, lüks konutlar ve sanayi tesisleri için kullanılan şehir arazilerinin daralması, arazi fiyatlarının fahiş düzeylere çıkmasına yol açmış; bunun sonucunda da gençlerin ev sahibi olamadığı “evsiz milenyum kuşağı” olgusu ortaya çıkmıştır.

Bu yangın, başarısız bir ekonomik sistemin ve Kur’an’ın rehberliği yerine sermayeyi ve faizi önceleyen bir şehirleşme stratejisinin ortaya çıkardığı yapısal bir felakettir. Sorunu daha da derinleştiren unsurlar ise plansız mekânsal düzenleme, kırsal ve kentsel bölgeler arasındaki dengesiz kalkınma ve hızla büyüyen şehirleşmedir. İslam beldelerindeki şehirler, neoliberal kalkınma modellerini ve laik kapitalist sistemleri benimsemeye devam ettikleri sürece, Cakarta’daki milyonlarca insan -ve onların arasında bulunan çok sayıdaki çocuk- bu şehir cehenneminde yaşamaya mahkûm kalacaktır. Onlar, bir taraftan kırsal yoksulluğun, diğer taraftan ise şehir planlamasında Allah’ın hükümlerinin göz ardı edilmesinden kaynaklanan kentsel ekonomik sömürünün çifte mağdurlarıdır. Endonezya halkını ve ümmetin diğer halklarını bu acıklı durumdan ancak Nübüvvet metodu üzere Hilafet kurtarabilir. Yani tebaasının işlerini gözeten bir devlet kurtarabilir. Hilafet, İslami şeriatın hükümlerini eksiksiz bir şekilde uygulayacaktır. Yöneticisi Halife de halkına insanca bir yaşam seviyesi sağlama ve onları her türlü zarar ve sömürüden koruma sorumluluğunun bilincinde olacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” [Maide 50]

Devamını oku...

Güvenliği Sağlama ve İnsanları Koruma Sorumluluğunu Devletten Alıp Bölgecilik Temelinde Halka Yüklemek, Saptırıcı Bir Çağrıdır ve Şeriata Muhalefettir

Son iki gün içerisinde medya organlarında ve sosyal medya platformlarında bazı gazeteci, aktivist ve benzerlerinin kaleme aldığı yazılarla karşılaştık. Bu yazılarda, Büyük Kordofan’ın geniş bölgelerini kontrolü altında tutan ve Kuzey Kordofan Eyaleti’nin başkenti olan el-Ubeyd’i insansız hava araçlarıyla sürekli tehdit ederek silahsız sivilleri öldüren, altyapıyı ve hizmetleri tahrip eden Hızlı Destek Kuvvetleri’nden (RSF) Kordofan’ı kurtarmak için Kordofan halkının canlarını ve mallarını ortaya koymaları istenmektedir.

Bu makalelerin birinde yazarlardan biri şöyle demektedir: İşgal günlerinde El Cezire’nin öfkelendiği gibi Kordofan ne zaman öfkelenecek? Ne zaman yüklerini dışarı atacak ve evlatları mallarını feda etmeyi göze alacak? Kordofan’ın evlatları nerede? Onlar sayıca ve malca daha fazlalar, ellerinde silah tutup milislere karşı göğüs göğüse çarpışacak milyonlarca gençleri var.” Bir başka yazar ise şöyle demektedir: Kordofanlılar onur sınavını geçebilecekler mi, yoksa onurlarını bir çöplüğün üzerindeki cesede mi çevirecekler ve durumları -Allah korusun- deyyusluğa mı benzeyecek?”

Soru şudur: Neden bu yazarlar, Kordofan’ı Hızlı Destek Kuvvetleri’nden kurtarma sorumluluğunu Kordofan halkına yüklüyorlar da; insanların canlarını ve namuslarını koruma görevini yerine getirmeyen devleti görmezden geliyorlar?! Oysa devlet bunu yapabilecek güce sahiptir; elindeki insan gücü, askerî teçhizat ve silahlar, durumu yeniden düzeltmeye fazlasıyla yeterlidir.

Devleti görevini yapmaktan alıkoyan şey, bu absürt ve lanet olası savaşı yöneten ve bunun arkasında Darfur’u Sudan’ın gövdesinden koparmak isteyen taraftır; yani Sudan’ı parçalamaya çalışan Amerika’dır. Ne yazık ki insanların çoğu, basiret ve görüş sahibi herkes için apaçık hale gelen bu gerçeği bilmektedir. Buna rağmen birçok kişi halkı yanıltmakta, hatta bazıları bölgecilik ve nefret dolu bir anlayış temelinde halkın, güvenliği sağlama, kendisini ve namusunu koruma konusunda devletin sorumluluğunu üstlenmesini istemektedir.

Oysa bütün dünyada apaçık bilinen bir gerçek vardır ki güvenliğin ve istikrarın sağlanması yalnızca devletin görevidir. Bu görev, bölgesel veya etnik milisler aracılığıyla değil, düzenli ordular eliyle yerine getirilir. Bu ırkçı, kiralık ve nefret uyandıran çağrılar ise Amerika’nın Sudan’ı parçalama projesine hizmet etmektedir. Amaç, Libya senaryosunda olduğu gibi Darfur bölgesini koparmak; aralarında sürekli çatışmaların yaşandığı bir saha hâline getirilen Kordofan’da iki ayrı yönetim oluşturmaktır.

İslam ise güvenliği sağlamayı ve insanlara insanca bir hayat sunmayı devletin sorumluluğu kılmıştır. Çünkü devlet, insanların işlerini gözetmekle yükümlüdür. Güvenliği, sağlık hizmetlerini ve bütün temel ihtiyaçları sağlamak, devletin bir lütfu değil, şeri bir görevidir. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

فَالْإِمَامُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Bu gözetim sorumluluğunun bir gereği de bütün insanlar için güvenliği, huzuru ve insanca yaşam şartlarını temin etmektir.

مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا“Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.”

Sadık ve samimi çağrı, hakkı söyleyen ve alemlerin Rabbinin rızası için çalışan çağrıdır. Bu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti çatısı altında İslam şeriatının uygulanmasıyla mümkündür. Çünkü Hilafet, Çünkü ülkemizin birliğini bozmaya çalışan Amerika’nın elini kesecek; canlarımızı koruyacak, namuslarımızı muhafaza edecek ve Rahmân’ın rızası doğrultusunda güvenlik ve huzuru sağlayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Amerika Siyasi Kaosun Yeni Bir Aşamasına Mı Giriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika Siyasi Kaosun Yeni Bir Aşamasına Mı Giriyor?

 

Amerika’da hükümetler askerî darbelerle devrilmediği gibi savaşlar da sokaklardaki tanklarla sonuçlandırılmaz; aksine güç dengeleri, görünüşte sakin ama siyasi açıdan gürültülü kongre koridorlarında çizilir. Gözler genellikle Beyaz Saray ve orada oturanlara çevrilirken, senatonun Amerikan karar alma sürecinde en etkili kurumlardan birini temsil ettiği en önemli bir gerçek olarak kalmaya devam etmektedir; çünkü senato, başkanların projelerini hayata geçirmeye ya da onları engelleyip siyasi olarak rafa kaldırmaya muktedirdir.

Bu nedenle Cumhuriyetçilerin senatodaki çoğunluğu kaybetmesi -eğer gerçekleşirse- sadece koltukların renginin mavi-kırmızı arasında değişmesi anlamına gelmemektedir; aksine yankıları, Washington’daki iktidar koridorlarından Avrupa başkentlerine, Ukrayna cephelerinden Güney Çin Denizi’ne ve aynı anda hem karmaşık hem de alev alev yanan Orta Doğu dosyalarına kadar uzanan siyasi bir depremi temsil edebilir.

Peki demokratlar çoğunluğu ele geçirirse ne olacak? Amerika’nın kendi çehresini değiştirebilme boyutu nedir? Acaba yeni bir siyasi istikrar aşamasına mı girecek, yoksa kurumlar açık bir çatışma içinde boğularak, önümüzdeki yılları her zamankinden çok daha çalkantılı bir hale mi getirecek?

ABD iç politikasının, küresel ekonomi ve uluslararası güvenliğin kaderiyle iç içe geçtiği bir dünyada, senatodaki güç dengesindeki herhangi bir değişim, Amerika’nın geleceği ve uluslararası sistemdeki liderlik rolü üzerindeki çatışmanın yeni bir bölümünün başlangıcı olabilir.

Senatonun iktidar dengesindeki önemi

ABD’de siyasi nüfuz, sadece Beyaz Saray’da kimin oturduğuyla belirlenmez; aksine kongreyi ve özellikle de dünyanın en güçlü siyasi kurumlarından biri sayılan senatoyu kimin kontrol ettiğiyle de belirlenir. Bu nedenle Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kaybetmesi ve çoğunluğun Demokratlara geçmesi, sadece sayısal bir değişiklik olmayacak, aksine önümüzdeki yıllarda ABD'nin iç ve dış politikasının özelliklerini yeniden çizebilecek siyasi bir dönüşüm olacaktır.

Senato, bakanların, yargıçların ve büyükelçilerin atanmasını onaylanmasını ve uluslararası anlaşmaların kabul edilmesini kapsayan istisnai yetkilere sahip olmasının yanı sıra yasama ve yürütme organını denetleme konusunda merkezi bir role de sahiptir. Bu nedenle çoğunluğu kaybetmek, pratikte devletin gündemini tam olarak kontrol etme gücünü de kaybetmek anlamına gelmektedir.

Çoğunluğun demokratların elinde olması halinde, özellikle Başkan Trump'ın varlığının gölgesinde Washington'ın daha şiddetli siyasi bir çatışmaya tanık olması muhtemeldir. O zaman senato, Cumhuriyetçi yönetimin gelecekteki birçok projesini engelleyebilecek siyasi bir duvara dönüşebilir.

Kurumsal felçlik olasılıkları

En olası senaryolardan biri, Amerika'nın kurumsal bir felçlik aşamasına girmesidir. Çünkü demokratlar, cumhuriyetçi yönetimin atamalarını engelleme veya geciktirme ve vergi, göç, enerji, güvenlik ve diğer hayati dosyalarla ilgili yasa tasarılarını engelleme gücüne sahip olacaklardır.

Bu durumda kongre içindeki siyasi savaş, özellikle federal bütçe veya borç tavanı gibi uzun süredir Amerikan siyasi sistemi içinde gerilim kaynağı oluşturan dosyalarla bağlantılı bir hale gelirse, finans piyasalarına ve yatırımcıların güvenine de yansıyabilecek açık bir çatışmaya dönüşebilir.

Uzun vadeli yargı savaşı

Yargı dosyası, köklü dönüşümlere tanık olabilir; zira her iki parti de Amerikan yargısının uzun vadeli stratejik bir savaş alanını temsil ettiğini idrak etmektedir. Zira eğer demokratlar senatoyu kontrol ederlerse, yargı atamaları süreci üzerinde geniş bir etkiye sahip olacaklardır.

Bu da yeni muhafazakâr yargıçların atanmasının sınırlandırılması ya da liberal eğilimlere daha yakın figürlerin öne çıkarılması anlamına gelebilir; bu ise gelecek on yıllar boyunca kürtaj, göç, çevre ve sivil özgürlüklerle ilgili kararların doğasını etkileyebilir.

Bunun olumlu mu yoksa olumsuz bir gelişme olup olmadığı ise, sahneye hangi siyasi açıdan bakıldığına bağlıdır. Demokratların destekçileri bunu, sağlık hizmetleri programlarını güçlendirmek, altyapı ve temiz enerjiye yatırım yapmak ve göç ile toplumsal haklar dosyalarındaki muhafazakâr politikaların sertliğini hafifletmek için bir fırsat olarak görmektedir.

Buna karşılık Cumhuriyetçiler böyle bir dönüşümün, devlet harcamalarının artmasına, vergilerin yükselmesine ve devletin ekonomideki rolünün genişlemesine yol açabileceğini, bunun da ekonomik büyüme ve geleneksel muhafazakâr değerler için bir tehdit oluşturabileceğini düşünmektedir.

Bu nedenle bu dönüşümü iyi ya da kötü olarak nitelendirmek, mutlak bir gerçek olmaktan daha çok ideolojik ve siyasi bir mesele olarak kalacaktır.

Dış politika üzerindeki olası yansımalar

Dış politika, özellikle Trump yönetiminin bazı büyük uluslararası dosyaları sonuçlandırmaya veya yeniden şekillendirmeye çalışacak olmasından dolayı senatonun yapısındaki herhangi bir değişiklikten en çok etkilenecek alan olabilir:

Ukrayna ve Rusya: Demokratların, Rusya’ya karşı Ukrayna’ya yönelik askerî ve mali desteğin sürdürülmesini savunması muhtemelken, Cumhuriyetçi Parti içinde bu desteğin azaltılmasına ve artan iç sorunlara odaklanılmasına çağrıda bulunan bir akım öne çıkmaktadır.

Çin: Çin'in nüfuzuna karşı koyulması gerektiğine dair ABD'de geniş bir fikir birliği bulunmasına rağmen, demokratlar uluslararası ittifakları ve ekonomik ve diplomatik baskı araçlarını kullanma eğilimindeyken, birçok cumhuriyetçi ise Pekin'le ticari ve stratejik çatışmada daha çok doğrudan bir yaklaşımı tercih etmektedir.

Orta Doğu: İnsan hakları dosyaları ve geleneksel diplomasi, başlıca baskı araçları olarak yeniden gündeme gelebilir; ayrıca bölgesel çatışmalarda askerî güç araçlarına aşırı bağımlılık yerine siyasi çözümlere daha fazla odaklanılması da artabilir.

NATO ve Avrupa: Demokrat çoğunluğun, Avrupalı müttefiklerle iş birliğini ve uluslararası kurumlara desteği güçlendirmesi muhtemelken, bazı cumhuriyetçiler ise ittifak içindeki ABD’nin yükünü azaltmaya ve Avrupa ülkelerini güvenlik ve savunma alanlarında daha fazla sorumluluk üstlenmeye teşvik etmeyi tercih etmektedir.

Seçim sahnesine dair bir okuma

Mevcut siyasi verilere göre, demokratların gelecek seçimlerde seçim kazanımlarını elde etme fırsatları, cumhuriyetçilere kıyasla nispeten daha yüksek görünmektedir. Bu da Trump'ı, siyasi vizyonuna hizmet edecek ve partisinin senatodaki etkisini koruma fırsatlarını güçlendirecek şekilde bir dizi iç ve dış dosyalara hızla çözüm bulma girişiminde bulunmaya itebilir.

Ancak bizzat bu hamleler, iç siyasi bölünmenin derinleşmesine ve Amerika'nın yıllardır yaşadığı kutuplaşmanın daha da artmasına katkıda bulunabilir.

Senatodaki çoğunluğun el değiştirmesi Amerikan siyasi hayatında sıradan bir olay olmayacağı, aksine Washington içindeki güç dengelerinin yeniden çizileceği ve Ukrayna ile Çin’den, Orta Doğu ve küresel ekonomiye kadar uzanan dosyaları etkileyebilecek bir dönüşüm olacağı kesindir.

Bugün dünya hızla değişmekte olup birçok göstergeler, uluslararası sistemin tarihi bir yeniden şekillenme aşamasına geçtiğine işaret etmektedir. Amerika içindeki siyasi gelişmeler, bir aşamanın sonu ve başka bir aşamanın başlangıcına dair işaretler taşımasından dolayı büyük dönüşümlerin bir parçası olabilir.

Ey dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar! Bizler, İslami ideolojimizin, bize vaat edilen Raşidi Hilafet Devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmasını sağlamak için altın bir fırsatın eşiğindeyiz; o halde kollarınızı sıvayın ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlara yardım edenlerden olunuz ki böylece temel davalarımızdan, özellikle de ümmeti ve dünyayı kapitalizmin zulmünden kurtaracak Allah’ın şeriatıyla hükmedecek piramidin başı Halife’den vazgeçtiğimizde kaybettiğimiz izzetimizi, gücümüzü ve heybetimizi geri kazanabilelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” [Maide 49]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Lübnan’dan Çekilmesinin, Özellikle Lübnan Yöneticileriyle Yapılan Müzakereler Aracılığıyla Olduğunun Hakikati

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Lübnan’dan Çekilmesinin, Özellikle Lübnan Yöneticileriyle Yapılan Müzakereler Aracılığıyla Olduğunun Hakikati

 

Haber:

ABD-İran müzakereleri ve Lübnan’ın bu müzakerelerin bir parçası haline getirilmesi.

Yorum:

Son siyasi gelişmeler ve Lübnan da dahil olmak üzere bölgedeki dosyaları ele alan ABD-İran müzakereleri hakkında dolaşanlar, ABD’nin çatışmayı, Lübnan halkının ya da İslam ümmetinin çıkarlarına değil de öncelikle kendi stratejik çıkarlarına, ardından da beslemesi Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönetmeye çalıştığına işaret etmektedir.

Amerika, Yahudi varlığının Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırılarının başlangıcından bu yana, işgali ve Batı hegemonyasını reddeden direnişin tüm tezahürlerini ortadan kaldırmak umuduyla Yahudi varlığının askerî ve siyasî hedeflerine ulaşmasını sağlamaya çalışmıştır. Ancak sahadaki olayların gidişatı Washington ve Tel Aviv’in istediği gibi ilerlememiştir; zira gerçeklikler, Yahudi varlığının iradesini zorla dayatma gücünün mutlak olmadığını ve çatışmanın sürmesinin, bölgedeki ABD hesaplarını altüst etmekle tehdit ettiğini ortaya koymuştur.

Bu nedenle Washington, çıkarlarını koruyacak ve siyasi projesine zarar verecek şekilde durumların kontrolden çıkmasını engelleyecek alternatif bir yol aramaya başlamıştır. Nitekim bunun üzerine işgal güçlerinin herhangi bir geri çekilmesinin veya gelecekteki herhangi bir güvenlik düzenlemesinin, saha şartlarının dayatılması ya da işgal ve saldırıyı temsil eden temel sorunun çözülmesi aracılığıyla değil, Lübnan yöneticilerinin öncülük ettiği müzakerelerle ilişkilendirilmesi yönünde adımlar atmıştır.

Amerika, her zamanki gibi sopa ve havuç politikasını kullandığı gibi Amerika, İran’daki Devrim Muhafızları’nın saldırılarını müzakerelerin istenilen yönde ilerlemesi için bir baskı kartı olarak kullanmış ve İran, Lübnan ve Yahudi varlığı arasındaki rotaların birleştirilmesi olarak adlandırılan şeyi kabul etmiştir.

Amerika, Yahudi varlığının sadece askeri güçle istediği istikrarı gerçekleştirmesinin mümkün olmadığının farkındadır; bu nedenle onu askeri çatışma aşamasından, bölgedeki varlığını kademeli olarak pekiştirmeye, onunla olan ilişkileri resmileştirmeye ve çeşitli şekillerde tanıma ve normalleşme süreçlerinin önünü açmaya yol açan siyasi düzenlemeler aşamasına taşımaya çalışmaktadır.

Bu nedenle ABD’nin müzakereleri Lübnan’ın yöneticileriyle sınırlandırma konusundaki ısrarını, otoritenin açık bir tutumu olarak görüyoruz; sanki Lübnan devleti kendi adına ve kendi çıkarları için müzakere ediyormuş gibi gösterilirken, aynı zamanda Devrim Muhafızları’nın saldırıları bir baskı kartı olarak istismar edilmekte ve bizzat Trump Netanyahu’ya bu gerçekliği dayatmaktadır.

Gerçek şu ki, bu müzakerelerin genel siyasi çerçevesini çizen, sınırlarını ve yönelimlerini başta kendi çıkarları ve nihayetinde gaspçı varlığın çıkarlarıyla uyumlu olacak şekilde belirleyen bizzat Washington'dur.

Sonra şuna da dikkat çekmek önemlidir; ümmet her eylemi izlemekte ve evlatlarının yaptığı şeyleri hafızasına kazımaktadır; ancak ümmet, her seferinde bu eylemlerin sonuçlarının düşmanlarına hizmet ettiğini de görmektedir; bu nedenle bugün Amerika’ya ve Yahudilere karşı direnenler, kendilerinden önceki yöneticilerin ve örgütlerin müzakere masalarında izlediği yolu tekrar etmemelidirler.

Temel sorun, müzakerelerin şeklinde ya da ayrıntılarında değildir; aksine Amerikan nüfuzuna teslim olmaya ve Yahudi varlığının varlığını bir emri vaki olarak kabullenmeye dayanan bu sürecin kendisindedir. Çünkü ümmetin Amerika ile yaşadığı tüm deneyimler, Amerika’nın tarafsız bir arabulucu olmadığını, aksine bu varlığın bir numaralı gözeticisi ve onun siyasi, askeri ve ekonomik destekçisi olduğunu ve onun suçlarının ve saldırganlığının doğrudan ortağı olduğunu kanıtlamıştır.

Amerika’nın, işgal, saldırı ve tehditlerin devam ettiği bir zamanda ümmeti Batı hegemonyasına boyun eğer bir şekilde tutmak amacıyla güvenlik ve istikrar bahanesiyle ümmeti her türlü güç tezahürlerinden mahrum bırakmaya çalışması hiç durmamış ve durmayacaktır da.

İslam ümmeti, insani ve maddi imkânların eksikliğini acısını çekmemektedir; zira bakın işte Gazze, en devasa askeri güçlerden birinin karşısında dimdik durmuştur; işte bakın Lübnan'daki direniş, Yahudi varlığının ilerleyişini engellemektedir; işte bakın Devrim Muhafızları, Amerika ve Yahudilere karşı durmaktadır; ancak bunlar, enerjilerini birleştirip onları kapsayıcı bir kalkınma projesine doğru yönlendirecek muhlis siyasi bir liderliğin yokluğunun acısını çekmektedir.

Bu nedenle gerçek çözüm, ABD’nin girişimlerine bağımlı kalmakla ya da uzlaşma ve normalleşme projelerine katılmakla olmaz; aksine Müslümanları birleştirecek ve işgal ve sömürgeciliğe karşı mücadelede onların güçlerini kullanacak ideolojik siyasi bir varlıkla olur.

Toprakları kurtarmanın, mukaddesatları korumanın ve Müslümanları himaye etmenin yolu, teslimiyet şartları üzerinde müzakere etmekten geçmez; aksine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaktan geçer; zira Müslüman ülkeleri, ordularını ve servetlerini birleştirecek, ümmetin milletler arasındaki konumunu yeniden kazandıracak ve İslam’ın hidayet ve adalet risaletini dünyaya taşıyacak olan bu devlettir.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيباً
Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir – Lübnan

Devamını oku...

İngiltere'deki Durum, Hiçbir Kınayıcının Kınamasından Korkmadan İslam Davetini Taşımak Amacıyla Müslümanlar İçin Elverişlidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere'deki Durum, Hiçbir Kınayıcının Kınamasından Korkmadan İslam Davetini Taşımak Amacıyla Müslümanlar İçin Elverişlidir

 

Haber:

Güvenlik kameraları aracılığıyla, yüzü maskeli bir serserinin bir imamın ailesinin evine korkunç bir saldırı düzenleyerek yangın çıkardığı tespit edildi. Şok edici görüntülerde, kişinin evin önünde ateş yaktığı, ardından ön camı kırdığı ve bir itici madde kullanarak alevleri içeri fırlattığı görülmektedir. Saldırganın, siyah bir kask ve eşofman giydiği ve İngiltere’nin Bolton kentindeki Sharples banliyösündeki olay yerinden kaçtığı görülmektedir. (Daily Mail)

Yorum:

Bu, münferit bir olay değildir; aksine sağcı ırkçılığın yükselişini temsil ettiği giderek artan bir eğiliminin parçasıdır ve bu, İngiliz hükümetinin gözleri önünde gerçekleşmektedir. Bu hükümetin Müslümanlara yönelik saldırılara izin verdiği şeyleri görmek acı vericidir; bu durum üzücü ama şaşırtıcı değildir. Zira Hint alt kıtasını yönettiği dönemde neden olduğu kıtlıklar ve bu kıtlık nedeniyle 35 milyon insanın açlıktan hayatını kaybetmesi de dahil olmak üzere İngiltere’nin sömürgelerdeki tarihlerine bakmak yeterlidir; dolayısıyla İngiltere, sanki vahşeti çok eskilerde kalmış ve değişmiş gibi tarihini saptırmaktadır; ancak gerçekte hiç değişmemiştir.

Peki İngiltere’deki Müslümanların durumu, nasıl bu şekilde sonuçlandı? İngiltere, imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde isyanlarla karşı karşıya kalmış ve Almanlardan aldığı ağır darbelerin ardından, Müslümanlardan ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmek için ikiyüzlü gülümsemelere başvurmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda çok sayıda erkeğini kaybettikten ve kadınları bile fabrikalarda çalışmaya yönlendirdikten sonra, eski sömürgelerinden ucuz iş gücüne ihtiyaç duymuş ve bu nedenle Müslüman işçilerin ülkeye göçünü kolaylaştırmıştır.

Ancak bugün, işsizlik oranlarının yükselmesi nedeniyle halkın öfkesinin artmasının gölgesinde, artık eskiden olduğu gibi Müslümanlara ihtiyaç duymamaktadır; zira genel işsizlik oranı %5'e ulaşmış, ancak 16-24 yaş grubunda bu oran %16,2’ye ulaşmıştır; bu rakam ise geçen yılki %14,2 ile karşılaştırıldığında Avrupa’daki en yüksek oranlardan biridir. Ulusal İstatistik Ofisi verileri de dahil olmak üzere birtakım verilerin analizine göre, Kamu Politikaları Araştırma Enstitüsü, 16 ile 21 yaş arasındaki gençlerin, on yıl önceki durumla karşılaştırıldığında başarı şanslarına olan güvenlerinin azaldığını ifade etmiştir. Ayrıca yaşları 16 ile 29 arasında değişen her dört kişiden sadece biri, “herkesin niteliklerine uygun işlere erişmek için adil bir şansa sahip olduğuna” inanmaktadır.

Nitekim Trump, Körfez ülkelerinden on iki trilyon Dolar yağmaladıktan sonra, İngiltere'nin gerçekten de zor bir aşamaya girdiği görünmektedir; zira koşullar değişince doğal olarak politikalar da değişmiş ve İngiliz hükümeti, kendi yetki alanı altında yaşayan Müslümanlara şu mesajı göndermiştir: “Krala çok daha sadık olun; aksi takdirde maskelerin düşüp eldivenlerin çıkmasıyla birlikte zor zamanlarla karşı karşıya kalacaksınız.”

Bizim tepkimize gelince; sıkıntılar her zaman parlamaları amacıyla müminler için bir fırsat olmuştur ve bu, Allah Celle Celaluhu'nun sünnetlerinden biridir; bu yüzden artık komşularımızla, iş ve okul arkadaşlarımızla iletişime geçerek onlara İslam dininin büyüklüğünü anlatmanın zamanı gelmiştir; zira koşullar davet için uygundur. Gayrimüslimlerin çoğu, yönetici kesimin bir parçası değillerdir; aksine onlar, medya ve siyasetin propagandasının kurbanlarıdırlar; zira yalanlara ve dezenformasyona rağmen, onların birçoğu İslam’a sıcak bakmakta; hatta azımsanmayacak sayıda kişi her hafta İslam’ı kabul etmektedir.

Allah Celle Celaluhu, Gazze’deki felaket sayesinde insanlardan birçoğunu uyandırmıştır; zira gayrimüslimlerden adil olanlar, İngiltere’nin yaptıklarından dolayı şok olmuşlar; hatta bazıları bunun sonucunda Batı değerlerini ve Batı sistemini sorgulamaya başlamıştır. O halde ahirette ecir için sesimizi yükseltelim. Zira İslam, Batı halkları için bir tehlike değildir; aksine laiklik, milliyetçilik, liberalizm ve kapitalizmin zararlarından bıkmış olanlar için bir rahmet ve rahatlamadır. Araştırmacılara, bazı Batılı düşünürlerin farkına varmaya başladığı bir hakikati sunalım: Batı medeniyeti başarısız olmuş ve onun en önemli destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri de çöküş halindedir; aksine bunun da ötesinde aklı ikna eden ve kalbe mutmainlik veren hak bir akide olmasının yanı sıra insanlığı hayatın tüm işlerinde doğru yola ileten şerî hükümlerden oluşan bir sistem olarak İslam'ı sunuyoruz. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Erdoğan, Türk Ordusunu Harekete Geçirmek İçin Yahudilerin Ankara’yı Bombalamasını mı Bekliyor?

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Arz-ı Mevud hezeyanının nihai hedefinin ne olduğunun gayet iyi farkındayız. Allah’ın izniyle buna asla müsaade etmeyeceğiz. Türkiye’nin güvenliği sadece Hatay’dan değil; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar, Beyrut’tan başlar… Şayet İsrail haydutluğunun önü kesilmezse bunun ceremesini de bölgeyle birlikte tüm insanlık çekecektir.” dedi. Erdoğan ayrıca küresel güçleri Yahudi varlığına karşı daha net bir tavır almaya çağırarak; İsrail’i hukuk çizgisinin içerisine çekmenin artık sadece belirli ülkelerin değil, insanlığın ortak meselesi haline geldiğini belirtti.

Erdoğan, aynı konuşmasında hem Yahudi varlığının küçük bir varlık olduğunu ifade etti ama aynı zamanda onu dizginlemek ve ona karşı koymak için dünya güçlerine ve tüm insanlığa ihtiyaç duyulduğunu belirtti! Yahudi varlığının bölgedeki hamlelerinin ve Tevrat kaynaklı yayılmacı emellerinin farkında olduğunu söylediği halde sadece izlemekle ve kınamakla yetinmektedir; Yahudi varlığına karşı tek bir somut adım bile atmamaktadır! Hem Halep, Şam ve Beyrut’un güvenliğini Ankara’nın güvenliği olarak kabul etmekte hem de Yahudilerin Beyrut’u, Şam’ı, Halep’i ve diğer yerleri bombaladığını gördüğü halde hiçbir hareket ve eylemde bulunmamaktadır!

Vallahi Erdoğan’ın bu açıklamaları bize; yıllarca Yahudi varlığını haritadan sileceklerinden ve eğer saldırırlarsa varlıklarını 8 dakikada bitireceklerinden dem vuran ama sadece beklemekle, izlemekle ve tehditler savurmakla yetinen İranlı liderlerin o içi boş açıklamalarını hatırlatıyor. Peki sonunda ne oldu? Yahudi varlığı İran’a saldırdı, suikastlar düzenledi, yıkım gerçekleştirdi ve İran’a ağır darbeler indirdi.

Erdoğan da ülkesini savunmak için İran’ın başına gelenlerin kendi ülkesinin de başına gelmesini mi bekliyor? Yahudilerin planlarını, bölgeye sızma ve İran’dan sonra Türkiye ve Mısır’a saldırma tehditlerini görmüyor ve duymuyor mu? Yoksa sömürgeci kâfire bel bağlamaları, ümmetlerini ve ülkelerini yüzüstü bırakmaları nedeniyle musibetlere duçar olanlardan kendisinin daha zeki ve daha kurnaz olduğunu mu sanıyor?!

Şüphesiz Yahudi varlığı, sadece güç dilinden anlayan, hiçbir ahde ve anlaşmaya sadık kalmayan kanserli bir varlıktır. Mezopotamya toprakları üzerindeki emelleri ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme projeleri açık ve aşikârdır. O yüzden savaş meydanları dışında tehdit ve uyarı diliyle onunla başa çıkılamaz.

Ayrıca ümmetin meselelerini parçalamak doğru değildir; onlara milliyetçi ya da ulusalcı bir bakış açısıyla yaklaşılması da doğru değildir. İslam Ümmeti tek bir ümmettir; savaşı da birdir, barışı da birdir. Gazze veya Kudüs’ün başına gelenler, Şam’ın, Ankara’nın, Kahire’nin, İslâmabad’ın başına gelmiş sayılır. Asıl olan, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suriye’nin ve bütün Müslüman ordularının, nerede olursa olsun Müslüman beldeleri savunmak için harekete geçmesidir. Her bir yöneticinin, Yahudilerin kendi kapısını çalmasını ve tahtını yıkmasını beklemesi, düpedüz bir akılsızlıktır, ahmaklığın ta kendisidir.

Artık boş lafları, kuru gürültüyü ve hamasi nutukları bırak ey Erdoğan! Eğer sözüne sadık biriysen, haydi Yahudi varlığının kökünü kazımak ve Ümmeti onun şerrinden kurtarmak için ordularını hemen harekete geçir. Aksi takdirde meydanı, samimi liderlere ve öncülere bırak ki onlar da sözlerini söylesinler, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’i ilan etsinler, Müslüman halifelerin o salih yürüyüşünü tamamlasınlar, onu yeniden bir izzet, temkin ve fetih hilafeti kılsınlar.

لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“Önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

Devamını oku...

İbrahimî Hareket: Normalleşme Anlaşmalarından Ortadoğu’yu Yeniden Şekillendirme Projesine

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İbrahimî Hareket: Normalleşme Anlaşmalarından Ortadoğu’yu Yeniden Şekillendirme Projesine

 

Tarih bize öğretmiştir ki savaşlar sona erdiğinde çatışma alanlarına sessizlik hâkim olmaz; aksine savaşların bıraktığı boşlukları doldurmak için fikirler sessizce ilerlemeye başlar… İşte o zaman yalnızca sınırlar yeniden çizilmez; aksine dostlar ve düşmanlar yeniden tanımlanır, yeni kimlikler formüle edilir ve savaşın rahminden doğan düzene meşruiyet kazandırmaya çalışan yeni anlatılar ortaya çıkarılır. Tam da bu bağlamda sözde “İbrahimî Hareket’in” giderek yükselişi, Körfez’den Güney Asya’ya uzanan yeni bölgesel sistemler ve ittifaklar hakkındaki dikkat çekici ve giderek artan söylemle eş zamanlı olarak öne çıkmıştır; sanki bölge, sadece siyasi coğrafyasının yeniden düzenlendiği değil de, bilakis aynı zamanda bizzat kendisinin de yeniden tanımlandığı bir aşamanın eşiğinde duruyormuş gibidir.

Son günlerde Suriye’de “İbrahimî Hareket’in” aleni olarak ortaya çıkması, bölgenin geleceğine ilişkin yeni siyasi ve güvenlik tasavvurlarının ortada dolaşmasıyla aynı zamana denk gelmiştir. Bir yandan İbrahim Anlaşmalarının bölgesel etkili güçleri kapsayacak şekilde genişletilmesi hakkındaki söylemler de yükselmiştir; zira Trump, 25/05/2026 tarihinde Truth Social platformunda yayımladığı uzun bir paylaşımında şöyle demiştir: “Bütün ülkelerden İbrahim Anlaşmaları’nı derhal imzalamalarını kesin bir şekilde talep ediyorum. Eğer İran benimle anlaşmasını imzalarsa, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak onun bu eşi benzeri görülmemiş küresel ittifakın bir parçası olması benim için bir onur olacaktır.” Konuyu, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Bahreyn liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde ele aldığı eklemesinde bulundu. (CNN, 25/05/2026)

Diğer yandan da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın; Türkiye, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini kapsayan yeni bir bölgesel güvenlik sistemi kurulabileceğine dair açıklamaları öne çıkmıştır; zira Fidan gelecekte, işbirliği, karşılıklı tanıma ve egemenliğe saygı ilkelerine dayanan yeni düzenlemeler kapsamında, İran ve “İsrail” de dahil olmak diğer taraflara da kapının açık kalmaya devam edeceğini söyledi. (Arabi 21, 03/06/2026)

Bu olaylar ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünebilir; ancak aslında bunlar tek bir soruda kesişmektedir: Bölge, geçtiğimiz on yıllar boyunca onu yöneten milliyetçi formülleri ve geleneksel ittifakları da aşan yeni bir bölgesel düzene doğru mu ilerliyor?

Şekli anlaşmalar, fikrî zeminden önce gelmektedir!

2020 yılında İbrahim Anlaşmaları imzalandığında bunlar, Arap ülkeleri ile Yahudi varlığı arasında normalleşme anlaşmaları olarak sunulmuştu. Ancak zamanla, siyasi anlaşmaların tek başına yeterli olmadığı ve uzun vadeli herhangi bir barışın, ona meşruiyet ve süreklilik kazandıracak yeni bir kültürel ve medeniyet anlatısına ihtiyaç duyduğu yönünde bir düşünce eğilimi ortaya çıkmaya başlamıştır.

İşte buradan, Yahudi Tom Wegner’in en önde gelen teorilerinden biri olduğu kabul edilen “Siyasi İbrahimcilik” fikri doğmuştur. Hareket tarafından yayımlanan literatürlere göre, İbrahim Anlaşmaları sadece bir başlangıç noktasıdır. Daha geniş olan hedefe gelince; üç İbrahimi dinin ortak mirasına dayanan yeni bir bölgesel kimlik oluşturmak ve bu mirası yeni siyasi, güvenlik ve ekonomik ortaklıkların temeli haline getirmektir. Başka bir deyişle İbrahimî Hareket, normalleşmeyi, hükümetler arası bir anlaşma olarak değil, aksine bizzat bölge halkları arasındaki ilişkileri yeniden tanımlamaya yönelik bir proje olarak görmektedir.

Tom Wegner kimdir? İbrahimî Hareket nedir?

Hareketin kurucusunun kişiliğine değinmeden İbrahimî Hareket'i anlamak zordur. Hareketin kendi yayınladığı tanımlara göre Tom Wegner, daha önce eski Yahudi Başbakan Ehud Barak’ın sözcüsü olarak çalışmış bir Yahudi siyasetçi ve stratejik bir danışmandır; ayrıca daha önce Peres Barış Merkezi’nde danışman ve halkla ilişkiler müdürü olarak da çalışmıştır. Bugün de, İbrahimî Hareket’in kurucusu ve başkanı olarak ve “İbrahimi Devrim: Ortadoğu’ya Özgü Bir Barış Modeli” kitabının yazarı olarak sunulmaktadır. Wegner, projesinin İbrahim Anlaşmaları'ndan yola çıktığını gizlemiyor; aksine hareket resmi olarak, hedefinin bu anlaşmalara, diplomatik boyutun ötesine geçen kültürel, manevi ve toplumsal bir derinlik kazandırmak olduğunu vurgulamıştır. (İbrahimî Hareket’in resmi web sitesi)

Bu nedenle Wegner, İbrahim Anlaşmaları’nı sadece diplomatik mutabakatlar olarak sunmamakta; aksine onları, Orta Doğu’daki ilişkileri çatışma mantığının ötesine taşıyan temeller üzerinde yeniden şekillendiren bir medeniyet dönüşümünün başlangıcı olarak kabul etmektedir. “İbrahimî Devrim” adlı kitabında, sürdürülebilir barışın yalnızca anlaşmalarla değil, aksine siyasi kültür ve toplumsal bilincin daha derin bir değişimle ve bölge halkları arasında ekonomik, kültürel ve dini işbirliği alanlarının inşa edilmesiyle gerçekleşebileceğini düşünmektedir. Ancak onun hakkındaki tartışma, onun kişiliğinden ziyade, bizzat projenin doğasıyla ilgilidir: Zira proje, kronik savaşların aşılmasına yönelik bir çaba olarak sunulurken; eleştirel olarak proje, siyasi ve kültürel bilincin yeniden mühendisliğine ve Yahudi varlığının, başta Filistin meselesi olmak üzere çözülmemiş tarihî sorunları aşan yeni bir bölgesel yapının içine entegre edilmesine yönelik bir çaba olarak görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında İbrahimcilik, sadece bir birlikte yaşama projesi olarak görünmemekte; aksine bölgeyi yeniden tanımlayan ve bu tanımı siyasi gerçekliğe dayatan ve bölgeyi bir tür teslimiyete zorlayan yeni bir üst kimlik üretmeye yönelik bir girişim olarak görünmektedir; bu da onu, Amerika’nın savunduğu “güç yoluyla barış” vizyonunun bir uzantısı haline getirmektedir.

Irak ve Suriye: İlk test alanları

Geçtiğimiz aylarda İbrahimî Hareket’in faaliyetleri Irak'ta aleni bir şekilde öne çıkmıştır. Hareket ve kurucusu tarafından yayınlanan bildirimler, hareketin Irak şubesinin açıldığına işaret etmektedir; bu da projeyi Yahudi varlığıyla normalleşme sürecinin bir uzantısı olarak gören Iraklı muhalif güçlerin sert tepkilerine yol açmıştır. Wegner, bu faaliyetin, bölgenin farklı bileşenleri arasındaki diyalog ve yakınlaşmaya yönelik bir proje olduğunu savunmaktadır. Irak tesadüfen seçilmiş gibi görünmemektedir; zira ülke, geniş bir dini, mezhepsel ve etnik çeşitliliği bir arada barındırmakta ve farklı bölgesel projeler arasındaki rekabetin tam merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle Irak’ta geleneksel kimliklerin ötesine geçen herhangi bir projenin başarısı ona, bölgenin geri kalanında ek bir meşruiyet kazandıracaktır.

Irak insani bir deney alanını temsil ediyorsa, o halde Suriye bugün daha hassas siyasi bir deney alanı gibi görünmektedir. Son haftalarda Suriye’deki İbrahimî Hareket’in faaliyetlerine ilişkin net bir açıklama ortaya çıkmış ve Dr. Cemal Sabbağ, Suriye İbrahimî Hareket’in başkanı olarak öne çıkmıştır. Ayrıca Wegner, Gelecekteki Suriye’de Çoğulculuk ve Bir Arada Yaşamı Desteklemek başlığı altında düzenlenen ve Suriyeli siyasi, entelektüel ve toplumsal figürlerin katıldığı toplantılara da katılmıştır.

Dikkat çeken nokta, sözde “Sürgündeki Suriye Hükümeti” ile bağlantılı bazı figürlerin, daha önce Yahudi varlığından olan figürlerle diyalog toplantılarına katılmış olmaları ve “İbrahimi Barışı” bölgenin geleceği için olası yollardan biri olarak nitelendirmeleridir.

Bu da Suriye sahasını hareket açısından özel bir öneme sahip bir hale getirmektedir; çünkü Suriye, kimlik, mezhepçilik, azınlıklar, sınırlar ve bölgesel ittifaklar dosyalarının kesişim noktasını temsil etmektedir. Tabii burada, Suriye’nin Amerikan stratejisindeki konumunu da unutmamak gerekir.

Bizler, yeni bir Ortadoğu ile mi karşı karşıyayız?

Buradaki en önemli soru, yalnızca İbrahimî Hareket ile ilgili değildir, aksine onun ortaya çıkmasına imkân veren bağlamla da ilgilidir. Bazı bölgesel güçlerin, Körfez'den Güney Asya'ya uzanan yeni güvenlik düzenlemelerinden bahsettiği ve iki devletli çözüme bağlı kalarak geleneksel kutuplaşmaların ötesine geçen tasavvurları ortaya koyduğu bir zamanda İbrahimî Hareket, bu tür dönüşümlere fikri ve kültürel bir kılıf sağlamaya yönelik bir girişim olarak ortaya çıkmaktadır.

Tabii burada, ABD'nin baskısı ve Filistin'in resmi onayıyla “iki devletli çözüm” başlığı altında sunulan önerinin, İbrahimî projeye aykırı olmadığına, aksine onun aktifleştirilmesi için bir şart olduğuna dikkat çekmemiz gerekir. Zira önerilen Filistin devleti egemen bir devlet değil, aksine silahsızlandırılmış, güvenlik açısından Yahudi varlığına boyun eğmiş ve sınırlarla çevrilmiş bir varlıktır. Dolayısıyla o, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin bu varlıkla ilişkilerini resmi olarak normalleşmesini isteyen ahlaki kılıfı sağlayan karton bir devlettir. Başka bir deyişle iki devletli çözüm, Yahudi varlığını destekleyen Amerika için bir geri dönüş hattıdır; zira bu çözüm, Amerika’nın gözünde Yahudi varlığını bölgesel izolasyonundan çıkaracak olan bir şeydir, aksi değil.

Eğer yeni ittifaklar güvenlik ve ekonomik bir yapıya ihtiyaç duyuyorsa, aynı zamanda bu, hem varlıklarını meşrulaştıracak bir anlatıya hem de onlara meşruiyet kazandıracak bir hikâyeye de ihtiyaç duymaktadır. Siyasi İbrahimciliğin bizzat yapmaya çalıştığı şey de tam olarak budur. Ancak şu soru, açık olarak kalmaya devam etmektedir: Eski çatışmalar çözülmeden yeni bir kimlik oluşabilir mi? Peki bölgedeki işgal, savaşlar ve Yahudilerin arbedesinin devam etmesinin gölgesinde, karşılıklı tanımaya dayalı bölgesel bir alan inşa edilebilir mi? Yoksa İbrahimî Hareket, savaşın salgıladığı güç dengelerinin sadece kültürel bir ifadesi mi temsil etmektedir?

Cevap ne olursa olsun bölgede yaşanan dönüşümler, her biri sanki bağımsız bir yörüngede hareket ediyormuş gibi görünen büyük bir bulmacanın dağınık parçalarından ibarettir: Yani Washington çerçeveyi çiziyor, Ankara yeniden konumlandırıp yeni fikri projelerin anlamını formüle etmeye çalışıyor ve herkes zamanla yarışıyor. Ancak bu parçalar, zahiri olarak birbirinden uzak olsalar da, sanki henüz tamamlanmamış tek bir görüntüyü, yeni şekillenmekte olan yeni Ortadoğu görüntüsünü ortaya çıkarmak için onları yeniden bir araya getirecek gizli bir eli bekliyor gibi görünmektedir. Ancak bu oluşum bünyesinde, aktörlerin ve süreçlerin iç içe geçtiği bir karmaşıklık taşımakla birlikte, sınırlı beşerî planlama ile gaybı bilen Allah’ın iradesi arasındaki ilişki üzerine daha geniş bir tefekkür alanı açmaktadır. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

ABD İle İran Arasındaki Anlaşma: Nihai Bir Anlaşma Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD İle İran Arasındaki Anlaşma: Nihai Bir Anlaşma Mı?

 

Haber:

Son açıklamalarında ABD Başkanı Donald Trump, İran ile anlaşmanın yarın Pazar günü imzalanmasının planlandığını söyleyerek, anlaşmanın imzalanmasının ardından hemen Hürmüz Boğazı'nın herkese açılacağı eklemesinde bulundu.

Şöyle devam etti: “Uygun bir zamanda ve işler yatıştıktan sonra nükleer tozunu elde etmek için müdahale edeceğiz.” Şöyle ekledi: “Bu sürecin hızlı, kolay ve sorunsuz ilerlemesini umuyoruz; eğer bu olmazsa, elimizde en ideal bir alternatif var.”

İran ile anlaşmanın “İran'ın herhangi bir nükleer silaha sahip olmasını engelleyen bir duvar” olduğunu açıkladı ve İran'ın artık nükleer silah istemediği, satın alma, geliştirme ya da başka herhangi bir yolla da nükleer silaha sahip olmayacağı şeklinde devam etti. (El Cezire Net)

Yorum:

Gözlemciler ve analistler, ABD Başkanı Trump’ın açıklamalarını çelişkili ve tutarsız olarak nitelendiriyorlar; dolayısıyla bu açıklamaların ne anlama geldiği ve bunlardan ne gibi sonuçlar çıkarılabileceği konusunda dakik bir analize ulaşamıyorlar; onların bu sözlerinde haklı oldukları görülüyor; zira Trump’dan birbiriyle çelişen ve birbirini yalanlayan yüzlerce açıklama gelmiştir.

Bunun en açık kanıtı, İran adına yaptığı açıklamalarda anlaşmanın imzalanacağını ve nihai bir anlaşmaya varıldığını söylemesi, ama daha sonra meselenin böyle olmadığının ortaya çıkmasıdır; yukarıdaki Trump’dan aktarılan açıklamalar, İran Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarıyla çelişmektedir; zira İran Dışişleri Bakanlığı, anlaşmanın iki aşamalı olacağını ifade etmiştir; bunlardan ilki, Washington ile bir mutabakat zaptı imzalanmasıyla başlayacak, ardından nihai bir anlaşmaya varmak üzere müzakereler yürütülecektir; nükleer dosya ve yaptırımlar konusunda ise Arakci, bu dosyaların tartışılmasının 60 gün sürecek ikinci aşamaya ertelendiğini ifade etmiştir. (El Cezire Net). ABD ve İran'ın açıklamalarının ayrıntılarına yakından bakarsak, Trump'ın gerçekliği ifade etmediği, aksine kendi istek ve arzularını dile getirdiği sonucuna varabiliriz. Trump'ın açıklamalarındaki bu tutarsızlık, ABD Kongresi'ndeki ara seçimlerin yaklaşması göz önüne alındığında İran'ın herhangi bir anlaşmayı bir an önce imzalamasını istediğine işaret etmektedir.

Bu nedenle Trump’ın açıkladığı anlaşmayı “müzakere anlaşması” olarak nitelendirirsek abartmış olmayız; zira bu, tartışmalı ayrıntılar üzerinde varılan bir anlaşma olmadığı halde Trump bunu “nihai” bir anlaşma olarak nitelendirmektedir. Ancak o, Hizb-ut Tahrir'in Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta 'nın soru-cevapta nitelendirdiği gibi kelimelerle oynamaktadır; dolayısıyla bu, ne bir anlaşma ne de nihai bir anlaşmadır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER