Salı, 08 Muharrem 1448 | 2026/06/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Erdoğan, Türk Ordusunu Harekete Geçirmek İçin Yahudilerin Ankara’yı Bombalamasını mı Bekliyor?

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Arz-ı Mevud hezeyanının nihai hedefinin ne olduğunun gayet iyi farkındayız. Allah’ın izniyle buna asla müsaade etmeyeceğiz. Türkiye’nin güvenliği sadece Hatay’dan değil; Halep’ten başlar, Şam’dan başlar, Beyrut’tan başlar… Şayet İsrail haydutluğunun önü kesilmezse bunun ceremesini de bölgeyle birlikte tüm insanlık çekecektir.” dedi. Erdoğan ayrıca küresel güçleri Yahudi varlığına karşı daha net bir tavır almaya çağırarak; İsrail’i hukuk çizgisinin içerisine çekmenin artık sadece belirli ülkelerin değil, insanlığın ortak meselesi haline geldiğini belirtti.

Erdoğan, aynı konuşmasında hem Yahudi varlığının küçük bir varlık olduğunu ifade etti ama aynı zamanda onu dizginlemek ve ona karşı koymak için dünya güçlerine ve tüm insanlığa ihtiyaç duyulduğunu belirtti! Yahudi varlığının bölgedeki hamlelerinin ve Tevrat kaynaklı yayılmacı emellerinin farkında olduğunu söylediği halde sadece izlemekle ve kınamakla yetinmektedir; Yahudi varlığına karşı tek bir somut adım bile atmamaktadır! Hem Halep, Şam ve Beyrut’un güvenliğini Ankara’nın güvenliği olarak kabul etmekte hem de Yahudilerin Beyrut’u, Şam’ı, Halep’i ve diğer yerleri bombaladığını gördüğü halde hiçbir hareket ve eylemde bulunmamaktadır!

Vallahi Erdoğan’ın bu açıklamaları bize; yıllarca Yahudi varlığını haritadan sileceklerinden ve eğer saldırırlarsa varlıklarını 8 dakikada bitireceklerinden dem vuran ama sadece beklemekle, izlemekle ve tehditler savurmakla yetinen İranlı liderlerin o içi boş açıklamalarını hatırlatıyor. Peki sonunda ne oldu? Yahudi varlığı İran’a saldırdı, suikastlar düzenledi, yıkım gerçekleştirdi ve İran’a ağır darbeler indirdi.

Erdoğan da ülkesini savunmak için İran’ın başına gelenlerin kendi ülkesinin de başına gelmesini mi bekliyor? Yahudilerin planlarını, bölgeye sızma ve İran’dan sonra Türkiye ve Mısır’a saldırma tehditlerini görmüyor ve duymuyor mu? Yoksa sömürgeci kâfire bel bağlamaları, ümmetlerini ve ülkelerini yüzüstü bırakmaları nedeniyle musibetlere duçar olanlardan kendisinin daha zeki ve daha kurnaz olduğunu mu sanıyor?!

Şüphesiz Yahudi varlığı, sadece güç dilinden anlayan, hiçbir ahde ve anlaşmaya sadık kalmayan kanserli bir varlıktır. Mezopotamya toprakları üzerindeki emelleri ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme projeleri açık ve aşikârdır. O yüzden savaş meydanları dışında tehdit ve uyarı diliyle onunla başa çıkılamaz.

Ayrıca ümmetin meselelerini parçalamak doğru değildir; onlara milliyetçi ya da ulusalcı bir bakış açısıyla yaklaşılması da doğru değildir. İslam Ümmeti tek bir ümmettir; savaşı da birdir, barışı da birdir. Gazze veya Kudüs’ün başına gelenler, Şam’ın, Ankara’nın, Kahire’nin, İslâmabad’ın başına gelmiş sayılır. Asıl olan, Türkiye’nin, Mısır’ın, Suriye’nin ve bütün Müslüman ordularının, nerede olursa olsun Müslüman beldeleri savunmak için harekete geçmesidir. Her bir yöneticinin, Yahudilerin kendi kapısını çalmasını ve tahtını yıkmasını beklemesi, düpedüz bir akılsızlıktır, ahmaklığın ta kendisidir.

Artık boş lafları, kuru gürültüyü ve hamasi nutukları bırak ey Erdoğan! Eğer sözüne sadık biriysen, haydi Yahudi varlığının kökünü kazımak ve Ümmeti onun şerrinden kurtarmak için ordularını hemen harekete geçir. Aksi takdirde meydanı, samimi liderlere ve öncülere bırak ki onlar da sözlerini söylesinler, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’i ilan etsinler, Müslüman halifelerin o salih yürüyüşünü tamamlasınlar, onu yeniden bir izzet, temkin ve fetih hilafeti kılsınlar.

لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“Önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

Devamını oku...

İbrahimî Hareket: Normalleşme Anlaşmalarından Ortadoğu’yu Yeniden Şekillendirme Projesine

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İbrahimî Hareket: Normalleşme Anlaşmalarından Ortadoğu’yu Yeniden Şekillendirme Projesine

 

Tarih bize öğretmiştir ki savaşlar sona erdiğinde çatışma alanlarına sessizlik hâkim olmaz; aksine savaşların bıraktığı boşlukları doldurmak için fikirler sessizce ilerlemeye başlar… İşte o zaman yalnızca sınırlar yeniden çizilmez; aksine dostlar ve düşmanlar yeniden tanımlanır, yeni kimlikler formüle edilir ve savaşın rahminden doğan düzene meşruiyet kazandırmaya çalışan yeni anlatılar ortaya çıkarılır. Tam da bu bağlamda sözde “İbrahimî Hareket’in” giderek yükselişi, Körfez’den Güney Asya’ya uzanan yeni bölgesel sistemler ve ittifaklar hakkındaki dikkat çekici ve giderek artan söylemle eş zamanlı olarak öne çıkmıştır; sanki bölge, sadece siyasi coğrafyasının yeniden düzenlendiği değil de, bilakis aynı zamanda bizzat kendisinin de yeniden tanımlandığı bir aşamanın eşiğinde duruyormuş gibidir.

Son günlerde Suriye’de “İbrahimî Hareket’in” aleni olarak ortaya çıkması, bölgenin geleceğine ilişkin yeni siyasi ve güvenlik tasavvurlarının ortada dolaşmasıyla aynı zamana denk gelmiştir. Bir yandan İbrahim Anlaşmalarının bölgesel etkili güçleri kapsayacak şekilde genişletilmesi hakkındaki söylemler de yükselmiştir; zira Trump, 25/05/2026 tarihinde Truth Social platformunda yayımladığı uzun bir paylaşımında şöyle demiştir: “Bütün ülkelerden İbrahim Anlaşmaları’nı derhal imzalamalarını kesin bir şekilde talep ediyorum. Eğer İran benimle anlaşmasını imzalarsa, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak onun bu eşi benzeri görülmemiş küresel ittifakın bir parçası olması benim için bir onur olacaktır.” Konuyu, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Bahreyn liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde ele aldığı eklemesinde bulundu. (CNN, 25/05/2026)

Diğer yandan da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın; Türkiye, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini kapsayan yeni bir bölgesel güvenlik sistemi kurulabileceğine dair açıklamaları öne çıkmıştır; zira Fidan gelecekte, işbirliği, karşılıklı tanıma ve egemenliğe saygı ilkelerine dayanan yeni düzenlemeler kapsamında, İran ve “İsrail” de dahil olmak diğer taraflara da kapının açık kalmaya devam edeceğini söyledi. (Arabi 21, 03/06/2026)

Bu olaylar ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünebilir; ancak aslında bunlar tek bir soruda kesişmektedir: Bölge, geçtiğimiz on yıllar boyunca onu yöneten milliyetçi formülleri ve geleneksel ittifakları da aşan yeni bir bölgesel düzene doğru mu ilerliyor?

Şekli anlaşmalar, fikrî zeminden önce gelmektedir!

2020 yılında İbrahim Anlaşmaları imzalandığında bunlar, Arap ülkeleri ile Yahudi varlığı arasında normalleşme anlaşmaları olarak sunulmuştu. Ancak zamanla, siyasi anlaşmaların tek başına yeterli olmadığı ve uzun vadeli herhangi bir barışın, ona meşruiyet ve süreklilik kazandıracak yeni bir kültürel ve medeniyet anlatısına ihtiyaç duyduğu yönünde bir düşünce eğilimi ortaya çıkmaya başlamıştır.

İşte buradan, Yahudi Tom Wegner’in en önde gelen teorilerinden biri olduğu kabul edilen “Siyasi İbrahimcilik” fikri doğmuştur. Hareket tarafından yayımlanan literatürlere göre, İbrahim Anlaşmaları sadece bir başlangıç noktasıdır. Daha geniş olan hedefe gelince; üç İbrahimi dinin ortak mirasına dayanan yeni bir bölgesel kimlik oluşturmak ve bu mirası yeni siyasi, güvenlik ve ekonomik ortaklıkların temeli haline getirmektir. Başka bir deyişle İbrahimî Hareket, normalleşmeyi, hükümetler arası bir anlaşma olarak değil, aksine bizzat bölge halkları arasındaki ilişkileri yeniden tanımlamaya yönelik bir proje olarak görmektedir.

Tom Wegner kimdir? İbrahimî Hareket nedir?

Hareketin kurucusunun kişiliğine değinmeden İbrahimî Hareket'i anlamak zordur. Hareketin kendi yayınladığı tanımlara göre Tom Wegner, daha önce eski Yahudi Başbakan Ehud Barak’ın sözcüsü olarak çalışmış bir Yahudi siyasetçi ve stratejik bir danışmandır; ayrıca daha önce Peres Barış Merkezi’nde danışman ve halkla ilişkiler müdürü olarak da çalışmıştır. Bugün de, İbrahimî Hareket’in kurucusu ve başkanı olarak ve “İbrahimi Devrim: Ortadoğu’ya Özgü Bir Barış Modeli” kitabının yazarı olarak sunulmaktadır. Wegner, projesinin İbrahim Anlaşmaları'ndan yola çıktığını gizlemiyor; aksine hareket resmi olarak, hedefinin bu anlaşmalara, diplomatik boyutun ötesine geçen kültürel, manevi ve toplumsal bir derinlik kazandırmak olduğunu vurgulamıştır. (İbrahimî Hareket’in resmi web sitesi)

Bu nedenle Wegner, İbrahim Anlaşmaları’nı sadece diplomatik mutabakatlar olarak sunmamakta; aksine onları, Orta Doğu’daki ilişkileri çatışma mantığının ötesine taşıyan temeller üzerinde yeniden şekillendiren bir medeniyet dönüşümünün başlangıcı olarak kabul etmektedir. “İbrahimî Devrim” adlı kitabında, sürdürülebilir barışın yalnızca anlaşmalarla değil, aksine siyasi kültür ve toplumsal bilincin daha derin bir değişimle ve bölge halkları arasında ekonomik, kültürel ve dini işbirliği alanlarının inşa edilmesiyle gerçekleşebileceğini düşünmektedir. Ancak onun hakkındaki tartışma, onun kişiliğinden ziyade, bizzat projenin doğasıyla ilgilidir: Zira proje, kronik savaşların aşılmasına yönelik bir çaba olarak sunulurken; eleştirel olarak proje, siyasi ve kültürel bilincin yeniden mühendisliğine ve Yahudi varlığının, başta Filistin meselesi olmak üzere çözülmemiş tarihî sorunları aşan yeni bir bölgesel yapının içine entegre edilmesine yönelik bir çaba olarak görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında İbrahimcilik, sadece bir birlikte yaşama projesi olarak görünmemekte; aksine bölgeyi yeniden tanımlayan ve bu tanımı siyasi gerçekliğe dayatan ve bölgeyi bir tür teslimiyete zorlayan yeni bir üst kimlik üretmeye yönelik bir girişim olarak görünmektedir; bu da onu, Amerika’nın savunduğu “güç yoluyla barış” vizyonunun bir uzantısı haline getirmektedir.

Irak ve Suriye: İlk test alanları

Geçtiğimiz aylarda İbrahimî Hareket’in faaliyetleri Irak'ta aleni bir şekilde öne çıkmıştır. Hareket ve kurucusu tarafından yayınlanan bildirimler, hareketin Irak şubesinin açıldığına işaret etmektedir; bu da projeyi Yahudi varlığıyla normalleşme sürecinin bir uzantısı olarak gören Iraklı muhalif güçlerin sert tepkilerine yol açmıştır. Wegner, bu faaliyetin, bölgenin farklı bileşenleri arasındaki diyalog ve yakınlaşmaya yönelik bir proje olduğunu savunmaktadır. Irak tesadüfen seçilmiş gibi görünmemektedir; zira ülke, geniş bir dini, mezhepsel ve etnik çeşitliliği bir arada barındırmakta ve farklı bölgesel projeler arasındaki rekabetin tam merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle Irak’ta geleneksel kimliklerin ötesine geçen herhangi bir projenin başarısı ona, bölgenin geri kalanında ek bir meşruiyet kazandıracaktır.

Irak insani bir deney alanını temsil ediyorsa, o halde Suriye bugün daha hassas siyasi bir deney alanı gibi görünmektedir. Son haftalarda Suriye’deki İbrahimî Hareket’in faaliyetlerine ilişkin net bir açıklama ortaya çıkmış ve Dr. Cemal Sabbağ, Suriye İbrahimî Hareket’in başkanı olarak öne çıkmıştır. Ayrıca Wegner, Gelecekteki Suriye’de Çoğulculuk ve Bir Arada Yaşamı Desteklemek başlığı altında düzenlenen ve Suriyeli siyasi, entelektüel ve toplumsal figürlerin katıldığı toplantılara da katılmıştır.

Dikkat çeken nokta, sözde “Sürgündeki Suriye Hükümeti” ile bağlantılı bazı figürlerin, daha önce Yahudi varlığından olan figürlerle diyalog toplantılarına katılmış olmaları ve “İbrahimi Barışı” bölgenin geleceği için olası yollardan biri olarak nitelendirmeleridir.

Bu da Suriye sahasını hareket açısından özel bir öneme sahip bir hale getirmektedir; çünkü Suriye, kimlik, mezhepçilik, azınlıklar, sınırlar ve bölgesel ittifaklar dosyalarının kesişim noktasını temsil etmektedir. Tabii burada, Suriye’nin Amerikan stratejisindeki konumunu da unutmamak gerekir.

Bizler, yeni bir Ortadoğu ile mi karşı karşıyayız?

Buradaki en önemli soru, yalnızca İbrahimî Hareket ile ilgili değildir, aksine onun ortaya çıkmasına imkân veren bağlamla da ilgilidir. Bazı bölgesel güçlerin, Körfez'den Güney Asya'ya uzanan yeni güvenlik düzenlemelerinden bahsettiği ve iki devletli çözüme bağlı kalarak geleneksel kutuplaşmaların ötesine geçen tasavvurları ortaya koyduğu bir zamanda İbrahimî Hareket, bu tür dönüşümlere fikri ve kültürel bir kılıf sağlamaya yönelik bir girişim olarak ortaya çıkmaktadır.

Tabii burada, ABD'nin baskısı ve Filistin'in resmi onayıyla “iki devletli çözüm” başlığı altında sunulan önerinin, İbrahimî projeye aykırı olmadığına, aksine onun aktifleştirilmesi için bir şart olduğuna dikkat çekmemiz gerekir. Zira önerilen Filistin devleti egemen bir devlet değil, aksine silahsızlandırılmış, güvenlik açısından Yahudi varlığına boyun eğmiş ve sınırlarla çevrilmiş bir varlıktır. Dolayısıyla o, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin bu varlıkla ilişkilerini resmi olarak normalleşmesini isteyen ahlaki kılıfı sağlayan karton bir devlettir. Başka bir deyişle iki devletli çözüm, Yahudi varlığını destekleyen Amerika için bir geri dönüş hattıdır; zira bu çözüm, Amerika’nın gözünde Yahudi varlığını bölgesel izolasyonundan çıkaracak olan bir şeydir, aksi değil.

Eğer yeni ittifaklar güvenlik ve ekonomik bir yapıya ihtiyaç duyuyorsa, aynı zamanda bu, hem varlıklarını meşrulaştıracak bir anlatıya hem de onlara meşruiyet kazandıracak bir hikâyeye de ihtiyaç duymaktadır. Siyasi İbrahimciliğin bizzat yapmaya çalıştığı şey de tam olarak budur. Ancak şu soru, açık olarak kalmaya devam etmektedir: Eski çatışmalar çözülmeden yeni bir kimlik oluşabilir mi? Peki bölgedeki işgal, savaşlar ve Yahudilerin arbedesinin devam etmesinin gölgesinde, karşılıklı tanımaya dayalı bölgesel bir alan inşa edilebilir mi? Yoksa İbrahimî Hareket, savaşın salgıladığı güç dengelerinin sadece kültürel bir ifadesi mi temsil etmektedir?

Cevap ne olursa olsun bölgede yaşanan dönüşümler, her biri sanki bağımsız bir yörüngede hareket ediyormuş gibi görünen büyük bir bulmacanın dağınık parçalarından ibarettir: Yani Washington çerçeveyi çiziyor, Ankara yeniden konumlandırıp yeni fikri projelerin anlamını formüle etmeye çalışıyor ve herkes zamanla yarışıyor. Ancak bu parçalar, zahiri olarak birbirinden uzak olsalar da, sanki henüz tamamlanmamış tek bir görüntüyü, yeni şekillenmekte olan yeni Ortadoğu görüntüsünü ortaya çıkarmak için onları yeniden bir araya getirecek gizli bir eli bekliyor gibi görünmektedir. Ancak bu oluşum bünyesinde, aktörlerin ve süreçlerin iç içe geçtiği bir karmaşıklık taşımakla birlikte, sınırlı beşerî planlama ile gaybı bilen Allah’ın iradesi arasındaki ilişki üzerine daha geniş bir tefekkür alanı açmaktadır. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

ABD İle İran Arasındaki Anlaşma: Nihai Bir Anlaşma Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD İle İran Arasındaki Anlaşma: Nihai Bir Anlaşma Mı?

 

Haber:

Son açıklamalarında ABD Başkanı Donald Trump, İran ile anlaşmanın yarın Pazar günü imzalanmasının planlandığını söyleyerek, anlaşmanın imzalanmasının ardından hemen Hürmüz Boğazı'nın herkese açılacağı eklemesinde bulundu.

Şöyle devam etti: “Uygun bir zamanda ve işler yatıştıktan sonra nükleer tozunu elde etmek için müdahale edeceğiz.” Şöyle ekledi: “Bu sürecin hızlı, kolay ve sorunsuz ilerlemesini umuyoruz; eğer bu olmazsa, elimizde en ideal bir alternatif var.”

İran ile anlaşmanın “İran'ın herhangi bir nükleer silaha sahip olmasını engelleyen bir duvar” olduğunu açıkladı ve İran'ın artık nükleer silah istemediği, satın alma, geliştirme ya da başka herhangi bir yolla da nükleer silaha sahip olmayacağı şeklinde devam etti. (El Cezire Net)

Yorum:

Gözlemciler ve analistler, ABD Başkanı Trump’ın açıklamalarını çelişkili ve tutarsız olarak nitelendiriyorlar; dolayısıyla bu açıklamaların ne anlama geldiği ve bunlardan ne gibi sonuçlar çıkarılabileceği konusunda dakik bir analize ulaşamıyorlar; onların bu sözlerinde haklı oldukları görülüyor; zira Trump’dan birbiriyle çelişen ve birbirini yalanlayan yüzlerce açıklama gelmiştir.

Bunun en açık kanıtı, İran adına yaptığı açıklamalarda anlaşmanın imzalanacağını ve nihai bir anlaşmaya varıldığını söylemesi, ama daha sonra meselenin böyle olmadığının ortaya çıkmasıdır; yukarıdaki Trump’dan aktarılan açıklamalar, İran Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamalarıyla çelişmektedir; zira İran Dışişleri Bakanlığı, anlaşmanın iki aşamalı olacağını ifade etmiştir; bunlardan ilki, Washington ile bir mutabakat zaptı imzalanmasıyla başlayacak, ardından nihai bir anlaşmaya varmak üzere müzakereler yürütülecektir; nükleer dosya ve yaptırımlar konusunda ise Arakci, bu dosyaların tartışılmasının 60 gün sürecek ikinci aşamaya ertelendiğini ifade etmiştir. (El Cezire Net). ABD ve İran'ın açıklamalarının ayrıntılarına yakından bakarsak, Trump'ın gerçekliği ifade etmediği, aksine kendi istek ve arzularını dile getirdiği sonucuna varabiliriz. Trump'ın açıklamalarındaki bu tutarsızlık, ABD Kongresi'ndeki ara seçimlerin yaklaşması göz önüne alındığında İran'ın herhangi bir anlaşmayı bir an önce imzalamasını istediğine işaret etmektedir.

Bu nedenle Trump’ın açıkladığı anlaşmayı “müzakere anlaşması” olarak nitelendirirsek abartmış olmayız; zira bu, tartışmalı ayrıntılar üzerinde varılan bir anlaşma olmadığı halde Trump bunu “nihai” bir anlaşma olarak nitelendirmektedir. Ancak o, Hizb-ut Tahrir'in Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta 'nın soru-cevapta nitelendirdiği gibi kelimelerle oynamaktadır; dolayısıyla bu, ne bir anlaşma ne de nihai bir anlaşmadır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Kâfirlere Ekonomik İşlerimiz Üzerinde Hâkimiyet Vermek Haram Kılınmıştır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kâfirlere Ekonomik İşlerimiz Üzerinde Hâkimiyet Vermek Haram Kılınmıştır

 

Haber:

9 Haziran 2026 Salı günü, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari tarafından Ulusal Meclis ve Senato oturumlarının yapıldığı aynı günün sonunda hükümetin Ulusal Ekonomi Konseyi toplantısı yapılması çağrısında bulunmasının ardından federal bütçenin bu haftanın ilerleyen zamanlarında sunulabileceğine dair işaretler ortaya çıkmıştır. (El Fecr Gazetesi)

Yorum:

Başlangıçta Pakistan'ın federal bütçesinin 5 Haziran'da sunulması kararlaştırılmıştı ancak rejimin Uluslararası Para Fonu'nun diktelerini uygulamak için hummalı bir çaba sarfetmesiyle birlikte daha sonraya ertelenmiştir. Böylece Pakistan'da bütçeyi belirleyenin Uluslararası Para Fonu olduğu artık bir sır değildir; zira 23 Nisan 2026 tarihli Niyet Mektubu’nda, Maliye ve Gelir Bakanı ile Pakistan Merkez Bankası Başkanı şu açıklamada bulunmuştur: “Önümüzdeki aylarda, açığın azaltılması için gerekli gelir önlemlerinin uygulanması ve 2027 mali yılı bütçesinin Fon (IMF) personeliyle yakın istişare içerisinde hazırlanması da dâhil olmak üzere 2026 mali yılı bütçesini ihtiyatlı bir şekilde uygulamaya devam edeceğiz.”

Uluslararası Para Fonu’na Pakistan ekonomisi üzerinde otorite vermek ekonomik intihar sayılır; zira Uluslararası Para Fonu, ABD’nin ekonomik sömürge bir aracı olup tek kaygısı, uluslararası para sistemi kapsamında ABD Dolarının hegemonyasını korumaktır. Bretton Woods Anlaşması sayesinde Dolar, ödemelerin ve ticari alışverişlerin gerçekleştirilmesinde kullanılan küresel ve sert bir para birimi haline gelmiştir; bu nedenle Doların değer kaybetmesi, tüm dünya ülkelerindeki ham maddelerin ve ürünlerin değerinin de düşmesine yol açmaktadır.

Doların uluslararası ödemelerin yapılmasında para birimi olmasının yanı sıra Amerika’nın yerel para birimi olması, ABD’ye, doğrudan küresel enflasyonun bir aracı haline gelen iç parasal enflasyon mekanizması yoluyla tüm dünyayı yağmalama imkânı vermektedir. Hammaddelerin ve ürünlerin değeri Dolar cinsinden ödendiği için bu değerler, ABD’deki parasal enflasyonun bir sonucu olarak sürekli düşmektedir. Bu nedenle Trump yönetimi, pervasız savaşlarını finanse etmek için daha fazla Dolar bastığında, bedelini tüm dünya ödemektedir. Buna ek olarak Pakistan gibi gelişmekte olan ülkeler, en fazla zarar gören ülkelerdir. Sanayileşmiş ülkeler ürün fiyatlarını ABD’deki enflasyon oranında artırırken, gelişmekte olan ülkeler bunu yapamamaktadır; çünkü Uluslararası Para Fonu’nun dikteleri, bu ülkelerin makine sanayisini geliştirmelerini engellemekte ve sanayileşmiş ülkelere dönüşme kapasitesinden mahrum bırakmaktadır.

Ey Pakistan Müslümanları: Yöneticileriniz, kâfirlerin işleriniz üzerinde hakimiyet kurmasına izin vermektedirler. Zira Uluslararası Para Fonu’nun bütçesi, uluslararası ticarette ABD Dolarının istikrarını korumaya odaklanmaktadır. Nitekim o, temel yaşam ihtiyaçları ve ekonomik bağımsızlık araçlarına yönelik harcamaların azaltılmasını, faiz ödemelerine yönelik harcamaların ise artırılmasını talep etmektedir. Bu nedenle faiz ödemeleri, 2022 mali yılında 1,99 milyar Dolardan 2025 mali yılında 3,59 milyar Dolara yükselerek %80,4 oranında artış göstermiştir. Ayrıca Planlama Bakanı'nın 20 Şubat 2026'da açıkladığı resmi araştırmaya göre, Pakistan'da yoksulluk oranı %29'a yükselerek son 11 yılın en yüksek seviyesine ulaşırken, gelir eşitsizliği de son yedi yılda reel gelir ve tüketimdeki düşüşün ardından son 27 yılın en yüksek seviyesine çıkmıştır. Dolayısıyla ekonomik durumunuzun kötüleşmesinin tek bir nedeni vardır ki o da; kâfirlerin ekonomik işleriniz üzerindeki hegemonyasıdır.

Kâfirlerin Müslümanların işleri üzerinde hegemonya kurmasına imkan vermek, İslam'da haramdır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Bu ayet, talep ifade eden bir haber olup te'bide delalet eden (لَن-Len) kullanılarak nefiy siğasıyla gelmiştir; bu da kâfirlerin müminler üzerinde hakimiyet kurmasına imkan vermenin nehyine delalet etmektedir, yani haramlılık ifade etmektedir. Ayrıca nass geneldir; çünkü (سَبِيلاً-sebîle) yol kelimesi, nefiy siğasında nekra olarak gelmiştir; bu nedenle genel olmasından dolayı askeri, ekonomik, kültürel, sağlık ve diğer otoriteleri de kapsamaktadır.

Kâfirlerin işlerimiz üzerindeki hakimiyetine son vermenin tek yolu, Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının egemenliğini ikame etmektir. Zira Müslümanların imamı, tüm faiz ödemelerini sona erdirecek, vadesi gelen borçları ödemek için yolsuzluk yapan yetkililer ve yöneticilerden yağmalanan paraları geri alacak, altın ve gümüşe dayalı istikrarlı bir para çıkaracak ve makine sanayisini kurarak İslam beldelerinin hızlı sanayileşmesini denetleyecektir. Ey Müslümanlar, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın ki böylece bu dünyanın nimetine, ahirette de kurtuluşa nail olasınız.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Trump’ın Küstahlığına ve Amerika’nın İslam Beldelerindeki Haydutluğuna Artık Bir Son Vermenin Zamanı Gelmiştir

ABD Başkanı Trump, 10 Haziran 2026 Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Amerika’nın İran’ın ruhu bile duymadan her gün milyonlarca varil petrolü gasp ettiğini söyledi. Ardından da: “Bunu şimdi açıklıyorum; çünkü onlar artık durumu fark ettiler.” diyerek kendi ağzıyla, hem kendisinin hem de devletinin bir zorbalık ve korsanlık devleti olduğunu itiraf etmiş oldu. Trump Perşembe günü yaptığı açıklamada ise “Bu gece İran’a ağır darbeler indireceğiz. Yakın gelecekte İran’ın Hark Adası’nı ve diğer petrol altyapılarını ele geçireceğiz ve oradaki petrol ve gaz piyasalarının tam kontrolünü sağlayacağız.” dedi. Diğer taraftan da İran’a sert bir uyarıda bulunarak, Amerika’nın dayattığı anlaşmanın imzalanmaması hâlinde kapsamlı bir askerî karşılık verileceğini söyledi. Yönetiminin istediği anlaşmayı İran’ın kabul etmemesi halinde ise saldırıların yeniden başlayacağı tehdidinde bulundu.

Trump hedeflerini ve niyetlerini gizlemiyor; aksine bir korsanlık ve haydutluk devletini yönettiğini tam bir küstahlıkla ve açıkça ifade ediyor. İran’ın petrolünü gasp ediyor ve Müslümanların petrolüne ve parasına çökmek için Hark Adası’nı sömürgeleştirmekle tehdit ediyor. Bunu da hiçbir ahlâkî ilkeye, değere veya yıllardır Amerikan siyasetçilerinin dillerinden düşürmedikleri insan hakları, özgürlükler, kendi kaderini tayin hakkı, yaşam hakkı, sömürgecilikle mücadele ve halkların sömürülmesine karşı çıkma gibi sloganlara aldırış etmeden yapıyor!

Bu mütekebbir zihniyet sadece Trump’a has değildir. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de Perşembe günü (11/06/2026) yaptığı açıklamada, İran’ın Körfez’de yol açtığı zararların tazmini için İran fonlarını kullanma taahhüdünde bulundu. X platformunda yaptığı paylaşımda, “İran’ın Körfez’deki müttefiklerimize vereceği her türlü zarar, İran hesaplarından çekilecek paralarla ödenecektir” diye yazdı.

Fikri olarak iflas eden ve uygarlığının sahteliği ortaya çıkan Amerika’nın elinde artık güç ve zorbalık dilinden başka bir şey kalmamıştır. Trump ve Cumhuriyetçi yönetimi dış görünüşlerine aldırış etmedikleri için imajlarını makyajlamaya çalışmıyorlar; aksine yapmacıklıktan uzak, doğal halleriyle davranarak o sefil ve iflas etmiş gerçek yüzlerini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyorlar.

Bu cücelerin Müslümanlara bu denli dil uzatabilmesinin yegâne sebebi; İran yöneticileri de dahil olmak üzere Müslümanların başındaki yöneticilerdir. Zira bu yöneticiler onlara zaaf, zillet ve acziyet göstermiş; onlar da bize ve beldelerimize karşı hadlerini aşmışlardır. Artık bizleri sadece kendi köleleri ve tebaaları, yağmalayacakları petrol kuyuları ve çalacakları para bankaları olarak görmektedirler.

İşte bu durum; Ümmetin orduları başta olmak üzere tüm canlı güçlerini, işleri yeniden doğru mecrasına oturtmak için harekete geçirmelidir. Amerika’nın, Yahudi varlığının ve tüm sömürgeci kâfirlerin küstahlığına son vermeli; Müslümanlara, Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafetin şemsiyesi altında Âlemlerin Rabbi’nin onlar için razı olduğu o vahdeti, izzeti ve prestiji yeniden kazandırmalıdırlar.

Bugün yaşananlar, Ümmetin ordularındaki her bir muktedir ve ihlaslı asker için vicdani bir feryattır. Bu askerler, Ümmetin çağrısına icabet etmeli; yöneticilerimizin on yıllardır kâfir Batı’ya sadakat göstererek bizi içine düşürdüğü bu rezalete son vermelidirler. Ümmet, her küstahın ve haydudun oyun sahası olmak yerine, hak ettiği hürriyeti ve vakarını artık geri almalıdır.

وَيُرِيدُ اللّهُ أَن يُحِقَّ الحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرِينَ“Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.” [Enfal 7]

Devamını oku...

Müslüman Beldeleri Saldırı Altındayken Yöneticileri Teslimiyet Çağrısında Bulunuyor!

Amerika ve Yahudi varlığının; Gazze’den Lübnan’a, İran’dan Yemen’e ve diğer Müslüman beldelerine yönelik saldırıları mükerrer bir hal almışken; Müslümanların yöneticilerinin barış, hatta teslimiyet çağrılarını yinelemeleri ne kadar da garip ve acı vericidir! İran Cumhurbaşkanı, ülkesi Amerika ve Yahudi varlığının saldırısı altındayken “ne savaş ne barış” durumundan çıkılması çağrısında bulunuyor! Lübnan Cumhurbaşkanı da Yahudi varlığının saldırıları neticesinde her gün onlarca insan katledilirken, binalar ve altyapı yerle bir edilirken adeta akıl tutulması yaşayarak “güç mantığına karşı akıl mantığını hâkim kılma” çağrısı yapıyor ve barışa olan bağlılığını ilan ediyor! Türkiye Dışişleri Bakanı ise, Yahudi varlığının 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanımasını, bu ucube varlığın İbrahim Anlaşmalarına veya herhangi bir bölgesel güvenlik platformuna katılması için şart koşuyor. Arabuluculuk rolü oynayan Türkiye, Katar ve diğer devletlerin, Amerika’nın zillet dolu şartlarına boyun eğip teslim olması için İran’a baskı uygulamasını; Körfez ülkelerinin, Ürdün’ün ve Irak’ın topraklarını, karasularını ve hava sahasını Amerika ile Yahudi varlığına peşkeş çekmesini ve Müslümanları vurdukları Amerikan üslerine bağırlarını açmasını saymıyoruz bile! Bunların en aklı başında olanları ise sanki mesele kendilerini ilgilendirmiyormuş gibi tarafsız kalıp gerilimi düşürme çağrısı yapanlardır!

Ey Müslümanlar! Ne oluyor size? Sizler diğer insanlardan ayrı, tek bir Ümmet değil misiniz? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmadı mı?

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ“Müminler ancak kardeştir.” [Hucurat 10] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur “ [Enfal 72] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?

فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُمْ“Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.” [Bakara 194] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmadı mı? الْمُسْلِمُونَ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ مِنْ دُونِ النَّاسِ، سِلْمُهُمْ وَاحِدَةٌ وَحَرْبُهُمْ وَاحِدَةٌ“Müslümanlar diğer insanlardan ayrı tek bir Ümmettir; barışları da birdir savaşları da birdir”

Sizlere defalarca seslendik ve seslenmeye de devam edeceğiz. Kâfir sömürgecilerle işbirliği yapan, onlarla birlikte size karşı komplolar kuran ve sizi yüzüstü bırakan yöneticilerinizin sebep olduğu kanayan yaranıza parmak basmanız için size seslenmekten asla usanmayacağız. Beldelerimizin parçalanmışlığını koruyan, sömürgeci kâfirleri bu topraklara musallat eden, mübarek toprak Filistin’de Yahudi varlığının kurulmasına göz yuman, onun Filistin, Gazze ve Lübnan’da Müslümanlara yönelik cürümlerine sessiz kalan bu yöneticilerdir. Küstah Amerika başkanının ve ucube Yahudi varlığının başbakanının güçleri ve kibirleriyle övünüp, beldelerimizde diledikleri gibi at koşturabilmeleri için askeri üsleri, denizleri ve hava sahalarını Amerika’ya açanlar da yine bu yöneticilerdir.

Müslümanlara ve onların içindeki güç ve kuvvet ehline seslendik ve topraklarımızda işleri yeniden rayına oturtana kadar da onlara seslenmeye devam edeceğiz. İşlerimizi rayına oturtmak ise ancak; size saldıranlarla barış çağrısı yapan bu Ruveybida yöneticilerden kurtulmakla, Müslüman beldelerini ve ordularını birleştirip Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle, yani bir Râşit Halifeye biat etmekle mümkündür. O halde, haydi Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için hemen Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulun ve ona hemen nusret verin. Zira Hilafet, Rabbinizin bir vaadi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir. Hilafet dünyada zafer ve izzet, ahirette ise kurtuluş demektir, Allah’ın rızası ise daha büyüktür.

Devamını oku...

Ukrayna’nın Ekonomik Forum Sırasında Rusya’ya Düzenlediği Saldırılar

Ukrayna’nın Ekonomik Forum Sırasında Rusya’ya Düzenlediği Saldırılar

Soru:

El Cezire Net’in 10 Haziran 2026 tarihli haberine göre, “Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski Çarşamba günü yaptığı açıklamada, ülkesinin dün gece Moskova’nın yüzlerce kilometre doğusundaki bir Rus askeri tesisini Ukrayna yapımı füzelerle hedef aldığını duyurdu. Bu saldırıyı doğrulayan Rusya da, ülkenin çeşitli bölgelerinde yüzlerce Ukrayna İHA’sını düşürdüğünü açıkladı...” Öte yandan CNN Arapça da 6 Haziran 2026 tarihinde şu haberi yayımladı: “Ukrayna, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliği yaptığı önemli ekonomi forumunun son gününde, cumartesi sabahı erken saatlerde St. Petersburg şehrine geniş çaplı bir İHA saldırısı düzenledi. Rusya’nın ikinci büyük şehri, askerî İHA’lar ile geniş çaplı bir saldırıya’ maruz kaldı.” Ukrayna’nın bu saldırısı, Rusya’nın “Davos” forumuna benzer şekilde St. Petersburg şehrinde düzenlediği büyük Ekonomi Forumu’nun kapanış gününe denk gelmiştir. Rusya’nın derinliklerini hedef alan, hatta Rusya’nın ikinci en önemli şehri olan St. Petersburg’da konferans düzenlendiği sırada gerçekleşen bu büyük Ukrayna saldırılarının boyutları nelerdir? Bu saldırılar, eskiden büyük devletler kategorisinde yer alan Rusya’nın artık orta ölçekli bir güç ve etkiye sahip bir devlete dönüştüğüne dair yeni bir gerçekliği mi gözler önüne sermektedir?

Cevap:

Yukarıdaki soruları yanıtlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- Bu saldırı açısından bakıldığında, El Cezire’nin 10 Haziran 2026 tarihinde, CNN Arabia’nın ise 06 Haziran 2026 tarihinde yayınladığı haberler, Rusya’nın içinde bulunduğu acı gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer niteliktedir. Ülkenin en önemli ikinci şehri olan St. Petersburg’da düzenlenen Ekonomik Forum sırasında bu saldırıların gerçekleşmesi ise oldukça manidardır. Kaldı ki Ukrayna, sadece forumun kapanış gününde değil, aynı zamanda açılışı sırasında da şehre saldırılar düzenlemiştir: “Ukrayna güçleri, formun son gününde Uluslararası Ekonomi Forumu’na ev sahipliği yapan Rusya’nın St. Petersburg kentini vurdu... Ayrıca çarşamba günü başlayan Rusya Uluslararası Ekonomi Forumu’nun ilk gününde de bir petrol rafinerisine düzenlenen saldırının ardından eski şehrin semalarında yoğun duman bulutları yükseldi. Etkinliğe gelen misafirler, arkalarında yükselen siyah duman bulutları eşliğinde karşılanmıştır...” (06.06.2026 Şarku’l Avsat)

2- Rusya’nın Ukrayna ile olan sınır bölgelerini değil de Rusya’nın derinliklerindeki en önemli tesisleri ve şehirleri hedef alan ; üstelik Rusya’da bizzat Devlet Başkanı Putin’in katılımıyla gerçekleştirilen St. Petersburg Ekonomik Forumu gibi büyük bir etkinlikle eş zamanlı olarak düzenlenen bu tür büyük ve güçlü saldırılar, Rusya için büyük bir meydan okumadır. Savaşın başında sınır ötesi saldırılardan kaçınan Ukrayna, zamanla sınır bölgelerini, ardından Kremlin binasını, hatta Rusya’nın nükleer üçlüsünün bir parçası olan stratejik “Beyaz Kuğu” bombardıman uçaklarının bulunduğu Sibirya’nın derinliklerindeki havaalanlarını hedef alacak kadar saldırılarını derinleştirmiştir. Bununla da yetinmeyerek Rusya’nın yakın ve uzak şehirlerine yönelik saldırılarını sürdürmüştür. Bugün ise başkent Moskova’yı ve St. Petersburg’u hedef almıştır. St. Petersburg, Rusya için son derece önemli bir şehirdir. Çarlık döneminin son yıllarında ve sosyalist dönemin başlangıcında Rusya’nın başkentliğini yapmıştır. Üstelik Ukrayna, Rusya’nın uluslararası alandaki önemini ve özellikle ekonomik gücünü göstermek amacıyla, adeta Davos Forumu’nu örnek alarak düzenlediği çok önemli bir uluslararası etkinlik sırasında Rusya’ya saldırı düzenlemiştir. Rusya açısından bu uluslararası ekonomi forumu, Rus büyüklüğü ve ihtişamı duygusunun bir sembolü ve somut yansıması olarak görülmektedir. Rusya bu etkinliğe bu gözle bakmaktadır. Diğer bir deyişle Ukrayna’nın forumun açılışında düzenlediği ilk saldırı, forumun kapanış gününde düzenlediği ikinci saldırı ve ardından gelen diğer saldırılar, Rusya’nın bu büyüklük ve azamet duygularını paramparça etmektedir. Sanki ister Amerika isterse Avrupa olsun Ukrayna’nın arkasında duran büyük bir güç, Rusya’ya “Siz ekonomide cüce bir devletsiniz ve içinizde o büyüklük hissini doğuran bu etkinliğe ev sahipliği yapan şehri bile korumaktan acizsiniz!” mesajını vermek istemiştir.

3- Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı doğrudur; “Rusya Pazar günü, Ukrayna’nın başkenti Kiev’i ve çevresini yüzlerce İHA ve füzeyle hedef aldı. Saldırılarda Kiev yakınlarına hipersonik Oreshnik füzesi de fırlatıldı. Bu saldırılar, dört yılı aşkın bir süre önce patlak veren savaştan bu yana şehrin maruz kaldığı en şiddetli saldırılardan biridir.” (24.05.2026 Reuters) Bu, her iki devletin de karşılıklı olarak birbirine saldırdığı ve Ukrayna’nın son saldırısının da bu karşılıklı darbeler silsilesinin bir parçası olduğu anlamına gelmektedir. Ancak bu karşılıklı saldırıların ortaya koyduğu gerçeklik, Rusya’nın artık Ukrayna gibi devletlerin kendisinden çekindiği o büyük devlet konumundan aşağı düştüğünü göstermektedir! Çünkü Rusya geçmişte Ukrayna’nın kendisine saldırmasını engelleyen bir prestij ve caydırıcılık görkemine sahipti. Hatta Ukrayna savaşın başlarında, Rusya’nın son derece şiddetli misillemesinden korktuğu için, Rusya’nın 2014 yılında ilhak ederek topraklarına kattığı Kırım Yarımadası’na bile saldırmaktan çekiniyordu.

4- Sonra Rusya’nın sahip olduğu o heybet, savaşın aylar sürmesine üzerine adım adım aşınmaya, parça parça dökülmeye başlamıştır; Zamanla bu prestij ve caydırıcılık büyük ölçüde erimiştir; öyle ki bugün Ukrayna’nın, Rusya’nın en derin bölgelerine, en sembolik merkezlerine, en önemli şehirlerine ve Rusya açısından en hassas zaman dilimlerine yönelik saldırılar düzenleyebilmesinin önü açılmıştır. Nitekim Rusya’nın, söz konusu iki saldırıyla eş zamanlı olarak veya hemen öncesi ve sonrasında yaptığı açıklamalar ve takındığı tutumlar dikkatlice incelendiğinde, Rusya’nın ne denli bir zayıflık içinde olduğu görülecektir. Şüphesiz Rusya, Ukrayna’nın kendisine Amerika’nın desteğiyle saldırdığını çok iyi bilmesine rağmen yine de Amerika’ya yaranmaya ve yakınlaşmaya çalışmaktadır. Putin’in şu açıklamaları da bunu göstermektedir:

A- “Başkan Vladimir Putin dün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’a saygı duyduğunu ifade etti, Ukrayna meselesine bir çözüm bulmak için sarf ettiği çabalarından övgüyle bahsetti ve Volodimir Zelenski ile kurduğu ilişki tarzını takdir ettiğini belirtti. Çözüm çabaları kapsamında, Rusya Devlet Başkan Yardımcısı Yuri Uşakov da son zamanlarda Amerikalı mevkidaşı Steven Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner ile temas halinde olduğunu ve bu ikilinin Rusya’ya yapacağı ziyaretin hazırlık aşamasında olduğunu duyurdu.” (06.06.2026 Russia Today)

B- “Putin, Rusya’nın Ukrayna ile barışçıl yollarla ve bilhassa Anchorage’da Başkan Trump ile yapılan toplantıda konuşulan esaslar çerçevesinde bir anlaşmaya varmaya hazır olduğunu ve bunu arzuladığını belirtti. Putin, Anchorage görüşmeleri sırasında Rusya’nın bazı tavizler vermesi olasılığının gündeme geldiğine işaret etti. Putin, “Anchorage’da konuştuğumuz çözüm formüllerini Rusya kabul etmektedir. Ukrayna tarafının da bu çözüm formüllerini kabul etmesi gerekir. Böyle olursa çatışma doğal sonuna hızla ulaşacaktır.” dedi.” (04.06.2026 Russia Today)

5- Tüm bunlar; Rusya’nın askeri, ekonomik ve siyasi yönlerden ne denli büyük bir gerileme ve zafiyet içerisinde olduğunu şu şekilde ortaya koymaktadır:

A- Askerî açıdan, 2022 yılında başlayan Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya, Ukrayna’nın başarılı askerî operasyonları sonucunda çok sayıda üst düzey generalini kaybetmiştir. Rus ordusu, Bahmut çevresindeki çatışmalarda ve öncesinde Ukraynalı savaşçıların çelik fabrikasında uzun süre direndiği Mariupol’de çok ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Daha önce de Rusya’nın Kiev’e yönelik saldırısı ağır bir başarısızlıkla sonuçlanmış; Rus ordusu Ukrayna’nın iç kesimlerinden geri çekilmek zorunda kalmış ve savaşın ağırlık merkezini ülkenin doğusuna kaydırma kararı almıştır. Bunların yanı sıra Rusya, Karadeniz Filosu’nun yaklaşık %40’ını kaybetmiş, ayrıca Ukrayna sınırından binlerce kilometre uzaktaki şehirlerde bulunan stratejik “Beyaz Kuğu” (Tu-160) bombardıman uçaklarından bir kısmı da imha edilmiştir. Bunlara benzer başka birçok kayıp ve askerî gerileme de yaşanmıştır... İşte bu askerî başarısızlıklar, söz konusu kayıplar ve kesin bir zafer elde edilememesi; uluslararası arenada Rus ordusunun artık büyük bir güç olmadığı yeni gerçeğini perçinlemiştir. Zira Ukrayna’da bile zafere ulaşamamaktadır. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump da Rusya ordusunu sert bir dille eleştirerek, iki hafta içinde sonuçlanması beklenen bir savaşın dört yıldır sürmesine rağmen hâlâ zaferle neticelenmediğini ifade etmiştir. Dolayısıyla Ukrayna savaşı, bu savaştan önce bu kadar belirgin olmayan bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Rus ordusunun zayıflığı ya da en azından bu ordunun gücünün süper bir devletle orantılı olmadığı, aksine Hindistan veya Pakistan ordusu gibi orta düzey bir askeri güce daha yakın olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştır. Bununla birlikte Rusya, hâlâ büyük bir nükleer güç olma özelliğini korumaktadır, ancak bu nükleer güç henüz fiili bir askeri teste tabi tutulmamıştır. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski savaş sırasında yaptığı açıklamalarda, Rus nükleer kuvvetlerinin ciddi teknik sorunlar yaşadığını ileri sürmüştür. Bu durum, Rusya’nın uluslararası alandaki büyüklüğünün son dayanağı olarak görülen nükleer gücünün gerçek etkinliği hakkında ciddi şüphelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

B- Ekonomik açıdan ise; ekonomik olarak zayıf bir devlet kesinlikle süper güç olamaz. Bugün Rusya’nın durumu tam olarak budur. Her ne kadar Rusya geniş topraklara, zengin tarım kaynaklarına, petrol ve doğal gaz rezervlerine, hammadde ve nadir maden yataklarına sahip olsa da toplam ekonomik üretimi (GSYH’si) en fazla yaklaşık 2,5 trilyon dolar seviyesinde seyretmektedir. Dünya ekonomileri arasında genellikle sekizinci ile onuncu sıralar arasında yer almaktadır. Bu nedenle Rusya, ekonomik büyüklük bakımından yaklaşık 20 trilyon dolar seviyesindeki Çin’in ve yaklaşık 30 trilyon dolar seviyesindeki Amerika’nın oldukça gerisindedir. Ayrıca Almanya, Japonya, Hindistan, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler de ekonomik olarak Rusya’nın önünde bulunmaktadır. Hatta bazı yıllarda İtalya ve Kanada bile onu geride bırakmaktadır.

Rus ekonomisi büyük ölçüde enerji kaynaklarına ve hammadde ihracatına dayanmaktadır. Silah sanayii dışında, dünya çapında belirli bir ürünle öne çıkan güçlü bir Rus markası veya sanayi ürünü pek bilinmemektedir. Ukrayna savaşıyla birlikte Rus petrol ve gazına uygulanan yaptırımlar ve ‘Kuzey Akım’ (Nord Stream) boru hatlarının havaya uçurulması neticesinde Avrupa’dan gelen mali damar kesilince, Rus ekonomisi bir darboğaza girmiştir. Rusya bu darboğazdan kurtulmak için rotasını Çin’e çevirmeye çalışmıştır; ancak Amerikan yaptırımları ve Çin’in de bu yaptırımların hedefi olmaktan çekinmesi nedeniyle Rusya, Çin, Hindistan ve diğer ülkelerdeki alıcıları cezbetmek için o ülkelerdeki alıcılara petrolünü daha düşük fiyatlarla satmak zorunda kalmıştır. Ayrıca dört yıldır devam eden savaşın yükü, çok sayıda nitelikli Rus uzman ve bilim insanının ülke dışına göç etmesi ve Ukrayna cephesini beslemek için ekonominin tamamen savaş sanayiine endekslenmesi nedeniyle Rusya’nın ekonomik durumu giderek daha zor bir hâl almaktadır.

C- Siyasî açıdan ise, 2022 yılında Ukrayna savaşının başlamasının ardından Rusya büyük ölçüde siyasî izolasyona maruz kalmıştır. Rusya ile dünyanın pek çok ülkesi, özellikle de Batılı devletler arasında hareket kabiliyetini kısıtlayan büyük bir set örülmüş ve Rusya uluslararası ilişkilerinin çoğunu kaybetmiştir. Amerika ile Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında ise Rusya’nın İran’a kayda değer bir destek sunduğu görülmemiştir. Belki Rusya’nın İran’a sunduğu azami destek, dini lider Ali Hamaney’in ölümü üzerine yapılan resmi taziye mesajı yayımlamak olmuştur. İran, Ukrayna savaşı sırasında Rusya’ya ‘Şahid’ insansız hava araçları tedarik ettiği halde Rusya’nın; Amerika ve Yahudi varlığının büyük saldırısı karşısında İran’ın direncini artıracak hiçbir şey sunmadığı açıkça görülmüştür. Siyasi açıdan ise eğer İran, Amerika’nın uyduluğundan kurtulup bağımsızlık yolunda ilerleyebilirse, Rus siyasetinin zafiyeti nedeniyle rotasını asla Rusya tarafına çevirmeyecektir. Şayet Rusya, büyük bir devlete yaraşır bir siyasi vizyona sahip olsaydı, İran tarafına yönelir ve Amerika’nın Ukrayna’ya, Rus Karadeniz Filosu’na ait gemileri batırması için verdiği desteğe misilleme olarak İran’ın Amerikan gemilerini batırmasına yardım eder ve böylece İran içerisinde geniş bir nüfuz elde edebilirdi. Ancak Rusya’nın böyle yapmaması, Rus politikasının zayıflığını ve bu siyasetin orta ölçekli güçlerin siyaseti düzeyinde kaldığını göstermektedir. Böylesi bir siyaset, uluslararası konumunu güçlendirmek amacıyla Ukrayna'da savaşa girmiş bir devlet için uygun bir tutum değildir.

6- Özetle; Rusya’nın büyüklük ve azamet dinamikleri çoktan çökmeye başlamış, hatta bu çöküş başlangıç evresini çoktan geçmiştir... Başta Amerika olmak üzere Batılı devletlerin kışkırttığı Ukrayna saldırıları, Rusya için son derece hassas bir dönemde, yani St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu sırasında gerçekleşmiştir... Bu saldırılardan önce Rus ordusunun zayıflatılması, Karadeniz Filosu’nun sancak gemisi olan büyük “Moskova” kruvazörü gibi Rus halkının gurur kaynağı olan savaş gemilerinin batırılması ve “Beyaz Kuğu” uçaklarının imha edilmesi, Rusya’nın hava gücüne dair ihtişam algısını yerle bir etmiş ve sarsılmaz büyüklük surlarını param parça etmiştir... Uluslararası foruma ev sahipliği yapan bir şehre düzenlenen bu son saldırı ve tüm bu yaşananlar, Ruslara Rus büyüklük duygusunun mevcut ekonomik zayıflıkla bağdaşmadığını, hatta Rusya’nın ev sahipliği yaptığı uluslararası bir etkinliği bile korumaktan aciz olduğunu hatırlatmıştır... Bunun yanında, Belarus ile olan ilişkileri istisna tutulursa, Rusya’nın uluslararası ilişkileri de gerilemekte ve sarsılmaktadır... Hatta Rusya’nın Çin’e yönelimi ve Rus-Çin ittifakı olarak adlandırılan şey bile başarısızlığa uğramıştır. Zira aralarındaki stratejik anlaşmaya, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılardaki ittifaklarına rağmen Çin, zor zamanlarda Rusya’nın yardımına koşmamıştır. Böylece tüm bu ittifakların, Rusya’nın sarsılan ve gerileyen “büyüklüğünü yeniden ihya etmekten” uzak, sadece sembolik birer yapı oldukları ortaya çıkmıştır.

Sonuç olarak; her ne kadar Rusya, Batılı ülkelerden ve özellikle de Amerika’dan daha önce zayıflayıp sarsılmaya başlamış olsa da, aslında tüm sömürgeci kafir devletler bünyelerinde bir başarısızlık unsuru barındırmaktadırlar. Allah’ın izniyle Raşidi Hilafet kurulduğunda bu gerçek ayan beyan ortaya çıkacaktır. Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti, tıpkı geçmişte olduğu gibi, Fars Kisralarının ve Rum Kayserlerinin İslami devlet gücü karşısında yaşadığı çöküşün bir benzerini bu devletlere de yaşatacaktır... Bu devletler, Hilafet Devleti’nin yıkılmasından sonra her ne kadar yeniden ayağa kalkmış gibi görünseler de, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın bize vaat ettiği Hilafet kurulduğunda Allah’ın izniyle tekrar çöküş ve yıkılışa geçeceklerdir:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Sadık ve Emin olan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de, içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Hilafet’in geri döneceğini müjdelemiştir. Ahmed’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” Şüphesiz bu Allah’ın izniyle mutlaka gerçekleşecektir.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

H.26 Zilhicce 1447
M.12 Haziran 2026

Devamını oku...

Sopa Politikasıyla Halkı Ezmek, Çökmekte Olan Bir Sistemin Alametidir; Ümmeti Gerçekten Temsil Eden Tek Nizam Hilafet’tir

Azad Keşmir’de geçtiğimiz günlerde yaşanan halk protestoları ve rejimin bunları sopa politikasıyla bastırma girişimleri, bir kez daha bu rejimin fıtrata aykırı olduğunu ve halkı temsil etmediğini kanıtlamıştır. Yöneticileri, halkın işlerini güden birer çoban değil, sömürgeci güçlerin birer ajanıdır. Bu durum aynı zamanda Münir/Şahbaz hükümetinin siyasî basiretten ve insanların işlerini nasıl gözetmesi gerektiğine dair en temel anlayıştan dahi yoksun olduğunu göstermektedir. Bu yüzden karşılaştığı her sorunu silah gücüyle çözmeye çalışmaktadır.

İslam’da yasama meclislerine yer yoktur; zira hükümler, ehliyet sahibi müçtehitler tarafından Allah’ın indirdiği vahyin nasslarından istinbat edilir ve Halife bu hükümleri benimseyip uygular. Bununla beraber İslam; Ümmet Meclisi ve vilayet meclisleri gibi güçlü mekanizmalar kurmuştur. Ümmet Meclisi ümmetin genel görüşünü temsil ederken, her vilayet meclisi de o bölge halkının görüşünü temsil eder. Bu mekanizmalar; kamu hizmetleri, kalkınma projeleri, yollar, okullar, hastaneler, istihdam fırsatları ve benzeri ihtiyaçlar konusunda ümmetin sesi sayılırlar. Bu tür kamu ihtiyaçlarının gerçekliğini anlamak derin bir fikri araştırma veya ileri düzey teknik uzmanlık gerektirmez. Bu tür meselelerin anlaşılması derin içtihat veya ileri teknik uzmanlık gerektirmediğinden, halkın görüşüne değer verilmesi onların hakkıdır ve devletin siyasî istikrarının da temelidir. Bu nedenle ümmetin görüşünün doğru şekilde temsil edilmesi zorunludur.

Buna göre ister Azad Keşmir’de, ister Gilgit-Baltistan’da, ister Balochistan’da veya merkezî hükümet düzeyinde olsun; seçim bölgelerinin belirlenmesi, sandalye dağılımı, seçim öncesinde, seçim günü veya sonrasında yapılan çeşitli manipülasyonlar yoluyla ümmetin temsil hakkının gasp edilmesi ve önceden seçilmiş kişilerin halka temsilci olarak dayatılması, ümmetin haklarının çiğnenmesidir. Demokratik sistemde seçimler bu gerçeğin pratik bir yansıması hâline gelmiştir. Çünkü bu seçimler halkın iradesini değil; güçlü elitlerin çekişmelerini, uzlaşmalarını ve nüfuz paylaşım düzenlemelerini yansıtmaktadır.

Bu yöneticiler; ister insanların gerçek temsil hakkını gasp ederek, ister İslam’ın uygulanması karşısında demir bir duvar gibi durarak, ister Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in onurunu korumak için adım atmayı reddederek, ister Gazze Müslümanlarını kaderlerine terk ederek, isterse Amerika’nın “Terörle Mücadele” dedikleri savaşında öncü kuvvet rolü oynayarak insanların haklarını ihlal etmeye devam etmektedirler. Bu artık onların değişmez yöntemi haline gelmiştir. Halk nezdinde itibarlarını giderek kaybeden yöneticiler, fikrî iflaslarını, ideolojik yenilgilerini ve zorba karakterlerini yansıtan sert baskı politikasına başvurmuşlardır. Belucistan’dan aşiret bölgelerine, Hayber Pahtunhva’dan Azad Keşmir ve Pencap’a kadar yöneticilerin ulusal politikalarının her yerde başarısız olduğu ayan beyan ortadadır.

Ayrıca bu kaba kuvvet politikası; yabancı istihbarat servislerine ve büyükelçiliklere, halk hareketlerini kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etme fırsatı sunmaktadır. Halkı ezmekle ve insanları susturmakla huzuru sağlayabileceğini sanan yöneticiler; Kaddafi, Saddam, Mübarek ve Esed’in akıbetini hatırlamalıdır. Aynı şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt yöneticileri de bu akıbetin kendilerinden uzak olmadığını bilmelidir. Çünkü sopa politikası kalıcı olamaz; bu politika, halkı kendi iradesine rağmen demir ve ateşle yöneten gayritabii bir devletin işaretidir.

Ümmetin gerçek manada yegâne temsilcisi Hilafet’tir; zira Hilafet Ümmetin akidesi üzerine kuruludur ve onu inanır. Halife, Ümmetin çoğunluğunun biatiyle yönetime gelir. Demokratik nizamın aksine, ne Ümmet Meclisi’nin ne de Vilayet Meclisleri’nin yasama yetkisi yoktur. Böylece elitlerin yasama yoluyla yolsuzluğu kanunlaştırmalarının önü kapatılmış olur. Bu durum, onların meclisleri ele geçirmek için her türlü yönteme başvurma motivasyonunu büyük ölçüde ortadan kaldırır. Ayrıca seçimlere harcadıkları milyonlarca ve milyarlarca doları geri kazanma fırsatları da kalmaz. Sonuç olarak gerçek temsil güçlenir ve halkın işlerini samimiyetle gözeten kimselerin öne çıkma ihtimali artar.

Halife, İslâm şeriatını uygular ve Şeriatı hayata geçirirken, insanların işlerini yürütürken onların görüşlerine başvurur. İslâm, polis devleti anlayışını haram kılmıştır. Hilafet Devleti ise ümmetin işlerini gözeten bir riayet devletidir. İslâm’da siyaset, esasen insanların işlerini şer’î hükümler doğrultusunda gözetmek demektir. Bu nedenle ümmetin bütün problemlerinin gerçek çözümü yalnızca Hilafet’in kurulmasındadır. Uğrunda çalışılması gereken hedef de budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER