Salı, 08 Muharrem 1448 | 2026/06/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yemen’de Hizmetler Sömürgeci Çatışmanın İpoteği Altına Girmiştir Onu Bu Döngüden Ancak Hilafet Kurtarabilir

Yemen’in güneyindeki Aden ve doğusundaki Hadramut bölgeleri, başta uzun süreli elektrik kesintileri olmak üzere kamu hizmetlerinin çökmesi nedeniyle halk protestolarına sahne olmaktadır ve bu şehirlerde büyük bir hoşnutsuzluk yaşanmaktadır.

Yaşananlar kesinlikle Yemen üzerindeki İngiliz-Amerikan nüfuz mücadelesinden bağımsız düşünülemez. Bu durum basit idari hataların veya sıradan yolsuzlukların sonucu değildir. Aksine yerel ve bölgesel yöneticilerin sömürgeci kâfir efendilerine hizmet etmek için uyguladıkları Batılı çatışma sarmalının bir halkasıdır. Selman’ın Suudileri, Amerika’nın Yemen’deki nüfuzunu sağlamlaştırmak için yoğun çaba sarf ederken; buna karşılık Zayed’in oğulları olan BAE yöneticileri de İngiliz nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. Son günlerde, Suud yöneticilerinin sahadaki adamı Falah eş-Şehrani’nin Aden’den ayrılması, Suudi yönetimi altındaki Pakistan birliklerinin El-Anad bölgesine ve Hadramut ile Şebve’deki petrol sahalarına konuşlandırılması ve “Ulusal Direniş Birinci Tümen” Komutanı Tuğgeneral Yahya Abdullah Vahiş’in suikasta kurban gitmesi bu çekişmenin açık tezahürleridir.

Elektrik bugün ekonominin can damarı ve istikrarın temel direğidir. Elektrik tedariki ve sürdürülebilirliği devletin ve yöneticilerin asli sorumluluğudur. Kavurucu yaz sıcağında saatlerce süren elektrik kesintileri, insanların sıcaktan kaçmak için sokaklara dökülmesine ve geceyi sokaklarda geçirmesine neden olmuştur. 2026 yılının başında BAE’nin bölgeden çekilip yerine Suudi Arabistan’ın gelmesiyle elektrik kesintisi saatlerinde bir azalma görülmüş, ancak aralarındaki çatışma nedeniyle yeniden elektrik kesintileri yaşanmaya başlamıştır. Dolayısıyla yaşananlar, basit bir idari hata veya teknik bir aksaklık değildir, aksine çıkar çatışmaları üzerine kurulu küresel kapitalist sistemin işlediği temel suçun kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu sistem, insanların temel haklarını ticari metalar olarak görmekte; özelleştirme ve pazarlık konusu hâline getirmektedir. Bu hükümet, halkın içinden çıkan bir hükümet değil, kaosun sömürgeci yönetimidir. Amaç; Yemen halkını bitap düşürerek deniz aşırı ülkelerden gelecek her türlü zelil çözüme boyun eğdirmektir.

Evleri karanlığa gömülen insanların sıcaktan kaçarak sokakları doldurması ve buna karşılık hükümetin güvenlik güçlerini seferber etmesi, vahşi kapitalist düşüncenin insanların işlerini gözetmedeki acziyetini açıkça ortaya koymaktadır. Milyonlarca insan evlerde ve sokaklarda yavaş yavaş ölüme terk edilirken, kukla (ajan) yöneticiler ve yardakçıları klimalı odalarında sefa sürmektedir. Dahası yetkililer her zamanki gibi olaylardan ders çıkarmak yerine, protestocuların üzerine güvenlik güçlerini sevk etmişlerdir.

Yemen’deki bu kötü hizmet düzeni ve kasıtlı hizmet yetersizliği tesadüf değildir. Bilakis büyük bir titizlikle hazırlanmış bir senaryonun sonucudur. Amaç, insanların bilinçlerini şekillendirmek, onları ehlileştirmek ve kendi geçim sıkıntılarıyla meşgul ederek büyük meselelerden uzak tutmaktır.

Riyad ve Abu Dabi’nin, Washington ve Londra’daki efendilerine hizmet etmek için giriştikleri bu iğrenç nöbet değişimi artık herkesin malumudur. Bu nedenle Yemen halkının, onları ve onların yerli uzantıları olan idari ve güvenlik kadrolarını reddetmesi gerekir. Zira bu kimseler, kirli paralar karşılığında halkın üzerine salınan bir kırbaç hâline getirilmiştir.

Ey Yemen halkı! Acılarınızın gerçek tedavisi ve dertlerinizin çözümü; İslam ve Müslümanların can düşmanı olan Amerika’nın çıkarları için çalışan Suud yöneticilerinin peşinden gitmekte değildir. Beldelerimizi sömüren, servetlerimizi yağmalayan ve Arap ile Türk hainlerin yardımıyla 1924 yılında İslam Devleti olan Osmanlı Hilafeti’ni yıkan İngilizlerin beslemeleri olan BAE yöneticilerinin yanında durmakta da değildir. Bizler çocuklarımıza küfrün liderleri olan Amerika ve İngiltere ile onların yandaşlarına karşı düşmanlığı aşılamalıyız. Güvenlik güçlerinin korkudan üzerlerine ateş açtığı sokak protestolarıyla yetinmek hiçbir işe yaramaz. Şer’an tek çözüm; üzerimize uygulanan bu Kapitalist nizamı tüm şekilleri ve sembolleriyle değiştirmek, uşak yöneticileri süpürüp atmak, İslam’a dönmek ve Nübüvvet Metodu Üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaktır. Hilafet Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, insanların işlerini Allah’ın razı olacağı şekilde güdecek ve İslam Risâlet’ini dünyaya taşıyacaktır. İşte o zaman Ümmetin zenginliklerinden sömürgeci kâfir değil, bizzat Ümmetin fertleri yararlanacaktır. İşte Hizb ut-Tahrir, bu Hilâfet Devleti için çalışmaktadır. Parti, bu devlet için devlet adamları yetiştirmiş ve Kur’an ile Sünnet’ten istinbat edilmiş, hayatın bütün alanlarını düzenleyen uygulamaya hazır bir anayasa hazırlamıştır. Bu büyük farzın ikamesi için sizi bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem de şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Haydi onu kurmak için çalışanlarla birlikte olun ki kurtuluşa eresiniz.

Devamını oku...

Sorunu Derinleştiren, Yolsuzluğu Pekiştiren ve Halkın Acılarını Artıran Bir Ekonomik Plan

Irak’ın içinden geçtiği boğucu mali kriz ve ekonomik çöküşün gölgesinde, siyasi kaynaklar, Başbakan tarafından sunulan ve mali krizi kontrol altına almak amacıyla bir dizi önlem içeren ekonomik bir plan üzerinde ön mutabakata varıldığını açıkladılar. Bu planın öne çıkan maddeleri şunlardır:

Birincisi: Hükümet gelirlerini artırmak ve mali açığı azaltmak amacıyla Doların Irak Dinarı karşısındaki kurunun resmen yükseltilmesi.

İkincisi: Verimsiz durumdaki bazı kamu üretim kurumlarının yeniden yapılandırılması veya yeni yatırım programları çerçevesinde yönetimlerinin özel sektöre devredilmesi (özelleştirme).

Bu iki hususu derinlemesine inceleyen kimse, Irak hükümetinin ne denli bir şaşkınlık içinde olduğunu ve tam bir acziyet yaşadığını açıkça görebilir. Zira hükümet bu planla sorunu çözmek bir yana, onu daha da kronik hale getirmekte ve yangına körükle gitmektedir.

Dolar kurunun yükseltilmesinin yerel piyasalar üzerinde doğrudan yıkıcı etkileri olacaktır. Çünkü Irak, fabrikalarının kapatıldığı 2003 yılından bu yana dışa bağımlı bir tüketim devleti haline getirilmiştir. Kamu sektörü fabrikaları önce yağmaya sonra ihmale terk edilmiş, özel sektör fabrikaları ise baskılar ve haraçlarla kıskaca alınmıştır. Bu sebeple doların yükselmesi, mal ve hizmet fiyatlarının artmasına yol açacak; bu da zaten geçim sıkıntısı ve baskısı altında ezilen dar gelirli ve yoksul kesimlerin alım gücünü felç edecektir.

İkinci madde ise asıl felakettir. Zira özelleştirme; devletin tebaasının işlerini gütme görevinden el çekmesi ve bu asil görevi içerideki ve dışarıdaki sermaye sahiplerine teslim etmesi demektir. Ayrıca ağır sanayi tesisleri, elektrik, su ve benzeri kamu hizmetlerinin sermaye çevrelerinin kontrolüne verilmesi demektir. Bu da halkın mallarının yağmalanması ve servetlerin ülke dışına kaçırılması için kapıların ardına kadar açılması anlamına gelir. Bu durum da devletin borç yükünü katlayacağı gibi yerel para biriminin çöküşünü de hızlandıracaktır.

Ey Irak Müslümanları! Zengin kaynaklara, verimli topraklara, tatlı su kaynaklarına ve güçlü insan potansiyeline sahip Irak gibi bir ülkenin mali kriz, ekonomik çöküş, yaygın yoksulluk ve işsizlik içinde bulunması gerçekten yürek burkucudur. Tüm bu bedbahtlığın sebebi; ülkeye dayatılan bozuk sistem ve bu sistemin bekçiliğini yapan hırsız yöneticilerdir. Bu yöneticilerin tek derdi, halkın servetini ve emeğini çalacak planlar hazırlamak; kendi koltuklarını ve kölesi oldukları sömürgeci devletlerin maslahatlarını güvence altına almaktır.

Hiç şüphesiz, aklı başında hiçbir kimse bu çileye karşı, bu sefil düzenden ve onun yozlaşmış bekçilerinden bir çözüm çıkacağını düşünemez. Aksine çözümün bizzat ümmetin kendisinden gelmelidir. Rabbinin şeriatine dönmesinden geçmektedir. Çünkü bütün bu sıkıntılara tam çözüm ve gerçek şifa, kâinatı, insanı ve hayatı yaratan Allah’ın indirdiği hükümlerdedir. Bu nedenle sizi yeniden Rabbinizin çağrısına icabet etmeye, üzerinize farz kıldığı şeriatı hâkim kılmaya davet ediyoruz. Ancak bu şekilde onurlu bir yaşama kavuşabilir; tüm bu krizleri üreten Kapitalizmin yozlaşmışlığından ve açgözlülüğünden kurtulabilirsiniz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ“Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.” [Nahl 112]

Devamını oku...

Diplomasi İle Ateş Arasında... İran Siyasi Bir Puan Kaydetti Mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Diplomasi İle Ateş Arasında... İran Siyasi Bir Puan Kaydetti Mi?

 

Orta Doğu’da zaferler, her zaman atılan füzelerin ya da yok edilen hedeflerin sayısıyla ölçülmez; aksine çoğu zaman düşmanların kararlarını etkileme ve olayların seyrini değiştirme kapasitesiyle ölçülür.

Buradan hareketle şu soru öne çıkmaktadır: İran diplomasisi, siyasi iradesini dayatmayı ve Washington’u, Yahudi varlığının Lübnan’daki savaşı genişletme yönündeki hamlelerini dizginlemeye zorlamayı başardı mı? Yoksa bu, Trump'ın politikasının peş peşe yaşadığı hayal kırıklıkları ve içine düştüğü bir çıkmaz mıdır ki bu çıkmaz onun, Allahu Teala'nın İslam ümmetine bahşettiği en önemli deniz yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nın bataklığına saplanmasına neden olmuştur?

Mevcut veriler, ABD yönetiminin kendisini karmaşık bir denklem karşısında bulduğuna işaret etmektedir; zira Yahudi varlığının gerginliği tırmandırmaya devam etmesi, Tahran ile müzakere süreçlerini başarısız kılmakla tehdit etmekte ve bu da bölgeyi Washington’un istemediği daha geniş çaplı bir çatışmaya sürükleyebilecektir.

Bu koşullar altında, gerilimi durdurması için Yahudi hükümetine uygulanan ABD baskısının sadece insani veya güvenlik amaçlı bir adım olmadığı, aksine bölgenin geleceği ve ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla ilgili daha geniş siyasi hesapların bir parçası olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tahran yönünden olana gelince; siyasi kartlarını ustalıkla değerlendirmiş ve Lübnan cephesinin istikrarı ile Washington ile diyaloğun devam etmesinin arasını bağlamıştır; bu da ona bölgesel sahnede etki etme gücü sağlamıştır. -En azından şimdilik- kendi çıkarlarının ya da müttefiklerinin çıkarlarının göz ardı edilmesinin siyasi ve diplomatik bedellerinin olacağı mesajını iletmede başarılı olmuştur.

Ancak yaşananları, diploması için İran'ın tam bir zaferi olarak nitelendirmek için henüz erken olabilir; çünkü Amerika, İran’ın çıkarlarını savunmak için harekete geçmemiş; aksine kendi stratejik hesaplarına göre hareket etmiştir; ayrıca Yahudi varlığı da uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmiş değildir; aksine sükûneti, uluslararası ve bölgesel koşulların dayattığı taktiksel bir önlem olarak değerlendirmektedir.

Bununla birlikte siyasette ne mutlak zaferler ne de nihai yenilgiler vardır. Bugün söylenebilecek şey, Tahran’ın siyasi çatışma tablosunda önemli bir puan kazanması ve diplomasinin, zekice yönetildiğinde ve sahadaki güç kartlarıyla desteklendiğinde, doğrudan askeri çatışmaların başaramadığını başarabileceğini kanıtlamış olmasıdır.

Geriye şu açık olan soru kalmıştır: Bu puan, güç dengelerinde daha geniş stratejik bir dönüşümün başlangıcı mı olacak, yoksa son bölümleri henüz yazılmamış uzun bir çatışmanın sadece geçici bir durağı mı olacak?

Ancak bölgedeki arka arkaya gelen krizlerin ortaya koyduğu en derin ders şudur; parçalanmış halklar, bu ya da şu devletin elde ettiği siyasi ya da askeri kazanımları ne olursa olsun, parçalanmış bir haldeyken kendi geleceklerini inşa edemezler; çünkü bu kazanımlar, ümmetin uzun asırlar boyunca yaşadığı birliğini, gücünü ve izzetini geri kazandıracak ve onu savunan bir devlet ve varlığın olduğu günlere geri döndürecek kapsamlı hadari bir projenin kapsamına dahil olmadıkça, sınırlı başarılar olarak kalmaya devam edecektir.

Gerçek kurtuluş, bir eksenin diğerine karşı zafer kazanmasında ya da bir tarafın düşmanına üstünlük sağlamasında değil, aksine ümmetin konumunu ve öncü rolünü yeniden kazanmasında ve siyasi ve kültürel birliğine geri dönmesinde yatmaktadır. İşte o zaman sadece uluslararası denklemin bir tarafı olmakla kalmayacak, aksine aşılması ve çıkarlarının göz ardı edilmesi imkansız olan zorlu bir aktör olacaktır. Çünkü büyük bir ümmet, hedef birliği, kader birliği ve ideolojinin gücüyle inşa edilebilir; bu da ancak devletimizin, izzetimizin, gururumuzun ve onurumuzun geri dönmesiyle mümkün olabilir; bu ise aziz olan Allah'a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Trump'ın İran'la Bir Anlaşmaya Varıldığını Açıklaması, ABD'nin Zayıflığının Bir Kanıtıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump'ın İran'la Bir Anlaşmaya Varıldığını Açıklaması, ABD'nin Zayıflığının Bir Kanıtıdır

 

Haber:

ABD'li Axios sitesi, ABD ile İran'ın şu hususları içeren bir mutabakat zaptı imzaladığını ortaya çıkardı: “Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde düşmanlıkların derhal ve kalıcı olarak durdurulması”.

Mutabakat, Hürmüz Boğazı'nın geçiş ücreti alınmaksızın derhal yeniden açılmasını, buna karşılık ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesini, İran'ın petrol satışına yeniden başlamasına imkan tanıyan 60 günlük geçici yaptırım muafiyetlerinin sağlanmasını ve İran'a yönelik yaptırımların hafifletilmesinin İran'ın anlaşmada belirtilen yükümlülükleri uygulama derecesine bağlı olmasını içermektedir; ayrıca anlaşma, İran'ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun çözümüne yönelik bir çerçeve de içeriyor ancak nükleer programla ilgili herhangi bir pratik adım, daha ayrıntılı bir ikinci anlaşmaya varılana kadar uygulanmayacaktır.

Diğer yandan İran ise, bu mutabakat zaptı uyarınca Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinden vazgeçmeyeceğini vurgulamıştır; zira İran'ın IRNA haber ajansı şunları aktarmıştır: “İran, bu metinde, ne boğazın idaresinden vazgeçme ne de ABD-İsrail'in İran'a yönelik askeri saldırısından önceki koşullara geri dönme konusunda herhangi bir taahhütte bulunmamaktadır.

Axios, Trump’ın bir anlaşmaya varıldığını duyurmasının Netanyahu hükümetini şaşırttığını, Netanyahu hükümetinin son günlerde müzakerelerin detaylarına dair bilgilendirme çerçevesinin dışında kaldığını ve bunun da Netanyahu hükümetini, görüşmelerin gidişatı hakkında bilgi almak için Trump yönetimine yakın müttefiklerle temas kurmaya sevk ettiğini bildirmiştir.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in önümüzdeki birkaç gün içinde imza törenine katılmak üzere Cenevre'ye gitmesi bekleniyor.

Yorum:

ABD Başkanı Trump’ın İran ile bir anlaşmaya varıldığını açıklaması, son günlerde İran’a karşı yapay bir askeri gerginlik dalgasının ardından gelmiştir; bu da anlaşmanın Trump'ın güçlü tutumdan dolayı imzalandığını, savaşın hedeflerine ulaştığını, bu anlaşmanın ABD için büyük bir başarı olduğunu ve Obama'nın 2015'te İran ile imzaladığı ve Trump'ın 2019'da iptal ettiği anlaşmadan daha iyi olduğunu kanıtlamak içindir.

Aslında birkaç gün sonra imzalanması beklenen mutabakat anlaşması metnini inceleyen biri, aslında bunun tam anlamıyla bir anlaşma olmadığını, aksine kapsamlı bir anlaşmaya dönüşmesi için ayrıntılı ve yorucu müzakerelere ihtiyaç duyan sadece bir çerçeve anlaşması olduğunu görür; ayrıca mutabakat anlaşmasında geçen maddeleri inceleyen biri de bunun, Amerika'nın savaş için belirlediği hedeflerden hiçbirini gerçekleştirmediğini de görür.

İran taleplerinin hiçbirinden taviz vermediği gibi Amerika da, üzerinde ısrar ettiği hiçbir maddede İran’ı boyun eğdirememiştir; yani İran, Amerika’nın propagandasını yaptığı gibi teslim olmamış, İran'daki yönetim sistemi değişmemiş, zenginleştirilmiş uranyumu ABD'ye teslim etmeyi kabul etmemiş, Hürmüz Boğazı'nın yönetimindeki rolünden vazgeçmemiş, Lübnan, Irak ve Yemen'deki ortakları ve müttefikleriyle ilişkilerini kesmemiş ve füze cephaneliği konusunda sadece görüşme veya müzakere etmeyi bile kabul etmemiştir.

Yani bu mutabakata göre İran, ABD’nin kendisinden talep ettiği hiçbir şeyden taviz vermemiştir; dolayısıyla ABD'nin, gerçekte bu mutabakatta, büyük bir devlet olarak zayıf ve İran’a kendi gündemini dayatmaktan aciz bir halde olduğu ortaya çıkmış; hatta İran’ın taleplerinin çoğunu kabul etmek zorunda kalmıştır; bu da ABD’nin uluslararası konumunda büyük bir stratejik gerileme yaşadığının açık bir göstergesidir.

Yahudi varlığına gelince; ABD’nin istişarelerinden tamamen dışlandığı gibi siyasi olarak da dışlanmış gibi görünmektedir; zira İran'a yönelik saldırının İran rejimini değiştirme konusunda başarısız olmasının ardından, güç kartlarının çoğunu kaybettiği ortaya çıkmıştır; dolayısıyla Amerika'nın onu müzakerelere dahil etmeye, hatta ayrıntılarını ona bildirmeye artık bir ihtiyacı kalmamıştır; böylece Yahudi varlığı, Amerikan-İran müzakereleriyle ilgili bilgileri, Beyaz Saray ile bağlantısı olan yakınlarından gizli bir şekilde toplama noktasına gelmiştir.

Bu savaş, Amerika'nın siyasi ve askeri gücündeki bariz zayıflığı ortaya çıkarmıştır; ayrıca orta ölçekli ülkelerin, eğer irade ve kararlılığa sahip olurlarsa, sahip oldukları sınırlı güçle Amerika'ya karşı koyabilecekleri, onun kontrolünden çıkabilecekleri, hatta Amerika'ya isyan edip onun çıkarlarına karşı koyabilecekleri, dış politikalarında gerçek bağımsızlık yolunda ilerleyebilecekleri ve Amerika'nın hegemonyası ve zorbalığından uzak bir şekilde kendi gerçek çıkarlarını arayabilecekleri artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Rusya’nın Özbekistan’da Bir Nükleer Enerji Santrali İnşa Etmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya’nın Özbekistan’da Bir Nükleer Enerji Santrali İnşa Etmesi
Ülkenin Derin Enerji Sorunlarını Çözecek Mi?

 

Haber:

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Özbekistan’daki entegre nükleer güç santralinin ilk enerji ünitesinin inşaat çalışmalarını başlatmıştır. (president.uz)

Yorum:

4 Haziran’da Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, 29. St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’na katılmak üzere Rusya’ya bir çalışma ziyareti gerçekleştirmiştir. Aynı gün, Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir görüşme gerçekleştirmiş ve Özbekistan’daki nükleer güç santralinin ilk enerji ünitesinin inşasının resmi başlama törenine katılmıştır. Resmi verilere göre bu büyük proje, Özbekistan’a nakit olarak 9,5 milyar Dolara mal olacak ve ülkenin elektrik enerjisi ihtiyacının yaklaşık %14–15’ini karşılayacaktır. Ayrıca düşük güçlü (RITM-200N) reaktörünün 2029 yılının sonunda devreye alınacağı ve santralin 2035 yılından itibaren tam kapasiteyle çalışacağı da açıklanmıştır.

Her şeyden önce Özbekistan tarihinde daha önce böylesine devasa ve astronomik rakamlara ulaşan bir projenin olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Ancak şu bir gerçek ki; bu rakam sadece ilk hesaplamalardan ibaret olup rakamın boyutu kat be kat artabilir. Nitekim benzeri büyük enerji projelerine zaten birçok kez tanık olduk. Rusya Devlet Nükleer Enerji Şirketi Rosatom’un Genel Müdürü Aleksey Lihaçev, bu yılın Mart ayında yaptığı açıklamada, Özbekistan'da küçük bir nükleer santralin inşasının Rus şirketlerine 2 trilyon Ruble (mevcut döviz kuruna göre 27,7 milyar Dolar) tutarında siparişler sağlayacağını belirtmişti. Karşılaştırma yapmak gerekirse bu meblağ, yaklaşık olarak Özbekistan'ın devlet bütçesine denk gelmektedir.

İlginç olan ise, Özbek tarafının bu tür bir açıklamaya karşı herhangi bir tepki göstermemiş olmasıdır. Rakamlardaki bu devasa farklardan, Putin ve Özbek rejiminin, karşılıklı işbirliği yoluyla devlet bütçesini yağmalamayı ve halkımızın omuzlarına yeni borçlar yüklemeyi hedefledikleri açığa çıkmaktadır; zira resmi bilgilere göre, Rus tarafı Özbekistan’a nükleer enerji santral için uygun şartlarda bir ihracat kredisi verecektir. Bu da verilen kredi paralarının bizzat Rusya'da kalacağı, nükleer santral için reaktörleri, ekipmanları ve malzemeleri Özbekistan'a Rusya'nın tedarik edeceği ve böylece bu krediyle Özbekistan’ı borç yükü altına sokacağı anlamına gelmektedir. Bu plan, sömürgeci kafir devletlerin, teknoloji sağlama maskesi altında Özbekistan gibi zayıf ülkeleri borç batağına sürüklemek için kullandıkları klasik bir üsluptur.

Rusya açısından olana gelince; bu proje son derece önemlidir; zira Rusya sadece ekonomisini canlandırmak için çalışmayacak, aynı zamanda Orta Asya’nın kalbi sayılan Özbekistan için çok güçlü bir enerji bağımlılığı da gerçekleştirecektir. Bu nedenle Moskova, Özbekistan yönetimine uzun süredir bir nükleer enerji santrali projesini dayatmış ve nihayet sekiz yıl sonra bu projeyi uygulamaya başlamıştır. Bununla birlikte bu projeyle ilgili tartışmalar henüz dinmiş değildir. Çünkü projenin maliyetinin yanı sıra yetkililer tarafından, bu projenin yeterliliği, güvenliği ve maliyetinin ne zaman karşılanacağı, gerçekten karşılayabilecek mi ve üreteceği enerjinin fiyatı ne olacak gibi sorulara ikna edici cevaplar verilmemektedir?...

Özetle, hükümet bu projeyle ilgili olarak, “Özbekistan’ın enerji güvenliğini sağlamaya hizmet edecektir” şeklindeki alışıldık ve hazır söylemlerin ötesine geçememiştir; tam da bu nedenle, proje hakkındaki şüpheler ve tereddütler her geçen gün daha da artmaktadır.

Bu meseleye basit bir şekilde göz atmak bile, bir nükleer enerji santrali inşa etmenin, Özbekistan halkının on yıllardır yaşadığı enerji sorunlarına gerçek bir çözüm olmadığını, aksine genellikle Rusya'nın çıkarlarına hizmet ettiğini anlamak için yeterli olacaktır. Çünkü bu sorunlar, ülkemizin gerçekten enerji kaynaklarının eksikliğinden kaynaklanan doğal bir sorun değildir; aksine Özbekistan rejiminin “Ağabeyi Rusya’nın” her hareketini yakından takip etmesinin, yakıt ve enerji sektöründe ona olan güçlü bağımlılığının devam etmesinin ve aynı şekilde yerel simsarların, enerji kaynaklarını servetleri büyütmek için bir kaynağa dönüştürmesinin bir sonucudur.

Bu nedenle Müslüman halkımızın, bu sorunların tek doğru çözümünün, enerji sektörünün yönetimi ve kaynaklarının dağıtımında İslam’ın hükümlerinin uygulanması olduğunu idrak etmesi zaruridir. Bu bağlamda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu meşhur hadisi bir temel teşkil etmektedir: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Amerika’nın Angajman Şartları, Afganistan Yöneticilerini Laik Uluslararası Sisteme Kademeli Olarak Entegre Etme Tuzağıdır

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin son toplantısında Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi, kibirli bir üslupla bir kez daha Afganistan ile Amerika arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik herhangi bir adımın tamamen Afganistan yöneticilerinin tutum ve davranışlarındaki değişikliklere bağlı olduğunu ifade etti. Özellikle kadın hakları ve terörle mücadele konularındaki yükümlülüklerin bu süreçte belirleyici olacağını vurguladı.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti, daha önceki uyarılarını yineleyerek dikkat edilmesi gereken şu hususların altını çizmektedir:

1- Batı’nın “terörle mücadele” kisvesi, gerçekte siyasal İslam’a karşı yürüttüğü savaşın adıdır, sömürgeci ulusal sınırları ortadan kaldırarak İslam Ümmeti’ni birleştirmeyi hedefleyen birleşik Hilafet Devleti’nin geri dönüşünü engelleme çabasıdır. Amerika’nın onayını almak ve uluslararası sistem tarafından tanınmaya çalışmak; İslam’ın eksik uygulanmasına, İslami değerlerden taviz verilmesine ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasını arama yolundan uzaklaşılmasına götüren bir yoldur. Nihayetinde bu yol, Batılı değer ve ölçülerin benimsenmesine ve onlarla bütünleşilmesine kapı aralamaktadır.

2- Sömürgeci güçler; yumuşak ve sert çeşitli baskı araçlarıyla, havuç-sopa politikalarıyla; Afganistan yöneticilerinin İslam Şeriatı’nı tam manasıyla uygulama yönündeki siyasi iradelerini kademeli olarak zayıflatmayı hedeflemektedir. Ya da onlara, uluslararası sistemi kabul etmenin, uluslararası kuruluşlara katılmanın, sömürgeci güçlerle iş birliği yapmanın ve İslam’ın tam uygulanmasından geri adım atmanın; meşruiyet kazanmanın, iktidarlarını korumanın ve yönetimlerini sürdürmenin tek yolu olduğu fikrini aşılamaya çalışmaktadırlar.

3- Amerika, İslam beldelerinin yöneticileri için yeni bir “siyaset” ve “siyasi zekâ” tanımı ortaya koymuştur. Bu tanıma göre yöneticilerin başarısı ve zekâsı, İslam ümmetini ve onun değerlerini ne ölçüde savunduklarıyla değil, Batı’nın çıkarlarıyla ne kadar uyum içerisinde olduklarıyla ölçülmektedir. Bu bağlamda, Amerika’ya hizmet ederek ve Afganistan’daki Müslüman kardeşlerini bastırarak başarılı bir politika yürüttüklerine inanan Pakistan yöneticileri veya Batı’nın çıkarlarını koruyan Körfez ülkeleri ve Türkiye yöneticileri, gerçekçilik ve siyasi feraset örnekleri olarak tasvir edilmektedirler.

Amerika bugün Afganistan yöneticilerinden de aynı ölçüde “siyasi basiret” ve “gerçekçilik” beklemektedir. Yani onların, şer’î siyasetin gerekleri yerine uluslararası sistemin ve Batılı güçlerin taleplerini öncelemelerini istemektedir. Gazze gibi İslam beldeleri Batı’nın suçlarının ateşiyle kavrulurken, bu sözde “zeki” yöneticilerin hiçbiri Müslümanları kurtarmak için gerçek bir çaba veya ilgi göstermemektedir.

4- Kibirli Amerikan dünya düzeniyle yüzleşmek için gerekli olan şer’î çözüm; maddî hesaplarla, tedricî yöntemlerle, ulus-devleti koruma anlayışıyla veya ekonomi merkezli siyasetlerle gerçekleştirilemez. İslam’ın ve İslam ümmetinin taşıdığı Risâlet; günümüzün Firavun, Nemrut ve Karunlarını temsil eden küresel sistemin saflarına katılarak da hayata geçirilemez. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kendi döneminde dünyanın hâkim güçleri olan Roma ve Fars imparatorluklarının egemen olduğu uluslararası sistemden bağımsız bir İslam nizamı kurmuştur. Bizler de bugün Şeriat’ın kriterlerine ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine dayalı küresel bir İslam nizamı inşa etmekle mükellefiz.

Bu hedef ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet’in kurulmasıyla gerçekleşebilir. Bu ise ancak; Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bahşedeceği zafere tam bir yakîn ile inanan, bu uğurda birbirleriyle yarışan ve bu yolda sadece Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya tevekkül eden müminlerin elleriyle gerçekleşecek bir vaattir.

إِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ“Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edivermenizi istemektedirler.” [Mümtehine 2]

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 15- Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 15-
[Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (18 ve 19.) Maddeleri Ele Alınmıştır:
Madde-18: Yöneticiler dörttür: Halife, efviz muavini, vali, âmil ve bunların yönetimi altında olan kimseler. Bunların dışındakiler yönetici değildir, memurdur.
Madde-19: Erkek, hür, akil, baliğ, adil, kâdir ve kifayet ehli olanlar dışındaki kimselerin yönetimi veya yönetimden sayılan herhangi bir işi üstlenmesi caiz olmadığı gibi, Müslümandan başkasının üstlenmesi de caiz değildir.

H. 20 Cumade’l Âhir 1441 El-Muvafık M. 14 Şubat 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Askerî Gücün Dayandığı En Önemli Üç Temel Unsur Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Askerî Gücün Dayandığı En Önemli Üç Temel Unsur Nedir?

İnsan hayatı yeryüzünde başladığından beri insanlar arasında anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlar var olagelmiştir; bu durum hâlâ devam etmekte olup Allah’ın dini yeryüzüne ve onun üzerindekilere varis oluncaya kadar da devam edecektir. Savaşlara girme ve muharebeleri yönetme görevi daima askerlerin omuzlarında olduğu gibi askerlerin düşmanlarına karşı zafer kazanmaları ya da yenilmeleri ise her zaman güçlerinin boyutuna bağlı olmuştur.

Buradan hareketle şu soru ortaya atılmıştır: Askeri gücün dinamikleri nelerdir? En üst derecede yeterlilik ve güce sahip olmalarını sağlayacak şekilde hazırlanmaları, donatılmaları ve eğitilmeleri için askeri gücü oluşturan temel unsurlar nelerdir?

Askerî liderler ve düşünürler, savaş deneyimleri ve bunların incelenmesi doğrultusunda askerî gücün, temelde üç ana unsura odaklandığı sonucuna varmışlardır:

1- Askerlerdeki savaşma ruhu ve maneviyatları.

2- Savaşma üslubu ve askerî operasyonların yönetimi.

3- Silahlar ve askeri teçhizatlar.

Bu üç unsurdan en önemlisi hangisidir? Cevap; İkinci Dünya Savaşı'na kadar en önemli unsurun askerlerin savaşma ruhu olduğu, bunu savaşa girme üslubu ve savaş yönetimi izlediği, ardından da üçüncü sırada askeri silahların geldiği şeklinde olur. İşte bu temel üzerinde askerleri eğitiyorlar, yetiştiriyorlar ve onlara bu mefhumları aşılıyorlardı.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra son derece yıkıcı silahların icadıyla birlikte bu unsurlar yeniden sıralanmış; böylece askerî silah en önemli unsur olarak kabul edilmiş, bunu savaşa girme üslubu ve muharebenin yönetimi takip etmiş ve üçüncü sırada ise askerlerin savaşma ruhu yer almıştır. Dolayısıyla bu temel üzerine askerler, askerî kolej ve akademilerde eğitilmiş ve bu tasavvura göre hazırlanıp yetiştirilmişlerdir.

Dünya devletleri bu tasavvuru benimseyerek bunu askeri program ve eğitimlerinin temeli haline getirmişler; böylece müfredatlarını yeniden yapılandırıp kuvvetlerini buna göre eğitmişlerdir. Böylece de dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar ve devletler, askerî silahları bakımından üstün olan ülkelerden korkar hâle gelmişler, onların gücünden çekinmişler, hatta onların birçoğu bu ülkelerin nüfuzuna ve gücüne boyun eğmişlerdir.

Bu teorinin sarsıcı en öne çıkan örneklerden biri, Soğuk Savaş’ın iki kutbundan biri olan ve o dönemde en büyük nükleer cephaneliğe ve en modern yıkıcı silahlara sahip olan Sovyetler Birliği’nin 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesidir. O dönemde Afganistan, dünyanın en yoksul ve askeri açıdan en az gelişmiş ülkelerinden biriydi. Bununla birlikte on yıl süren bir savaşın ardından ve Sovyet ordusunun muazzam askeri gücü ve geniş çaplı savaş operasyonlarına rağmen süreç, Sovyetlerin Afganistan'da yenilgiye uğrayıp kuyruğunu kıstırarak çekilmesiyle sonuçlanmıştır; bu da savaşlarda zaferin elde edilmesinde belirleyici faktörlerin gerçeği hakkında derin soruları gündeme getirmiştir.

Bunun üzerine dünyadaki birçok askerî uzman, özellikle de Amerika liderliğindeki NATO ülkelerinin uzmanları, Sovyet savaş üslubunu zayıf ve yetersiz olarak nitelendirmeye başlamışlar; ancak askerî gücün üç temel unsurundan hangisinin zaferi elde etmede en önemli ve en etkili unsur olduğunun sorgulanması üzerinde derinlemesine durmamışlardır?

2003 yılında Amerika, yaklaşık kırk dokuz ülkenin yer aldığı bir koalisyonla Irak’ı işgal etmiştir; ancak kısa süre sonra şiddetli bir direnişle karşı karşıya kalmış olup eğer ihanetler olmasaydı neredeyse başarısız olacaktı.

Bunun ardından askeri uzmanlar arasında kilit bir mesele öne çıkmıştır: Askeri güçte en önemli unsur sayılan faktörler hangisidir? Nitekim bu soru, askeri çevrelerde ve stratejik çalışmalarda ivedilikle gündeme getirilen bir konu haline gelmiştir.

Askerî uzmanlar arasında uzun ve ciddi tartışmaların ardından, askerî güçte en önemli faktörün askerlerin savaşma ruhu olduğu sonucuna ulaşmışlardır; bunu savaşa girme üslubu ve muharebelerin yönetimi izlemiş, üçüncü sırada ise askerî silahlar yer almıştır.

Askerlere savaşma ruhunu veren şey, değerli canlarını feda etmelerinin karşılığında elde ettikleri bedeldir.

Ahiret gününe iman eden ve cennetin nimetleri uğruna canını feda etmeye çalışan bir müminin savaşma ruhunun, dünyevî bir ücret karşılığında kendini feda eden ve ahirete de cennet nimetlerine de inanmayan birinin savaşma ruhuyla eşit olması asla mümkün değildir.

Dolayısıyla mümin, cenneti kazanma yolunda canını feda etmeyi birinci öncelik haline getirirken; ahiret gününe inanmayan kişi ise dünyayı elde etmeyi ve kendi canını korumayı birinci öncelik haline getirmektedir; bu yüzden bu iki sınıfın, silahları ve savaş araçları ne kadar farklı olursa olsun, savaşa aynı şekilde girmeleri ve savaşın yükünü ve zorluklarını aynı derecede taşımaları mümkün değildir.

Bugün yeryüzünün sakinleri arasında ahiret gününe ve cennete iman edenler kimlerdir?

Ahiret gününe ve cennete iman edenler, Allah'ın rızasına nail olmak ve cenneti kazanmak için savaşlara girenlerdir; bu bakımdan asla yenilgiye uğramamış olmazlar; imanları ve maksatları üzerinde sebat ettikleri sürece gerçek akıbetleri asla bir yenilgi olmayacaktır.

Peki bugün Müslümanlarda savaşma ruhu var mıdır? Savaş üsluplarını biliyorlar mı? Ve askerî silahlara sahipler midir?

Bugün Müslümanlarda bulunan savaşma ruhu, başka hiçbir halkta ve hiçbir orduda bulunmamaktadır.

Bugün Müslüman ülkelerinin depolarında bulunan silahlar, eğer doğru bir şekilde kullanılırsa, yeryüzündeki tüm orduları defalarca yenmeye yeterlidir.

Savaş üsluplarını öğrenmek, ancak savaş alanında ortaya çıkar ve bunları kazanmak ise uzun zaman almaz; aksine askeri komutanlar savaş koşullarına göre bunu çok hızlı bir şekilde karara bağlarlar.

O halde sorun nedir? Ve neden Müslümanlar bugün, yenilgiye uğrayıp zulüm görüyorlar?

Bunun sebebi, İslam’ın ve Müslümanların derdiyle dertlenen, gerçek düşmanlarını idrak eden, ardından halkları, orduları ve tüm Müslümanları birleştirip onları bu düşmana karşı bir araya getirip seferber etmek için çalışan bir liderin yokluğudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER