Salı, 15 Şaban 1447 | 2026/02/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Batı liderleri, Eylemleriyle Zaten İfşa Olan Suçlarını, Ağızlarıyla da İfşa Ediyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Batı liderleri, Eylemleriyle Zaten İfşa Olan Suçlarını, Ağızlarıyla da İfşa Ediyorlar

Haber:

Eski ABD Başkanı Biden'ın yardımcısı Amos Hochstein, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu'nun Gazze Şeridi'nde askerlerin cephane eksikliği nedeniyle öldürüldüğü yönündeki iddialarını reddederek, onu "iyiliği inkar eden ve doğruyu söylemeyen biri" olarak nitelendirdi.Bu ise, Netanyahu'nun Salı günü düzenlediği basın toplantısında Gazze Şeridi'ndeki kara çatışmalarında Yahudi askerlerin cephane yetersizliği nedeniyle öldürüldüğünü iddia etmesinin ardından, Amerikan şirketi X'in platformunda yaptığı bir paylaşımda geldi.

Buna yanıt olarak Hochstein, ABD'nin Yahudi varlığına tarihindeki en büyük yardım olan 20 milyar Dolardan fazla askeri yardım sağladığını, bölgeye iki uçak gemisi konuşlandırdığını ve Haziran ve Nisan 2024'te İran'ın iki saldırısını püskürttüğünü belirtti. Ayrıca Hochstein, Netanyahu'ya, en karanlık anlarında varlığını savunduğunu ve sayısız Yahudi'nin hayatını kurtardığını hatırlattı."Başkan Biden ve Amerikan halkı için kabul edilebilir tek yanıtın, size teşekkür ederim olması gerektiğine" dikkat çekti. (AA)

Yorum:

Hochstein bu açıklamasıyla bir sırrı ifşa etmemiştir, aksine birçok insanın görmezden geldiği ve Müslümanların başındaki yöneticilerin halklarından sakladığı bir gerçeği teyit etmiştir. Tüm suçları, vahşeti ve yozlaşmasıyla Yahudi varlığı, Amerika, İngiltere ve sömürgeci ülkelerin hatalarının birinden başka bir şey değildir; zira Yahudi varlığı, Batı'nın İslam ümmetinin kalbindeki sömürgeci bir projesi ve stratejik bir çıkarıdır.Bu nedenle geçen yüzyılın başında yıktıkları ümmetin otoritesinin ve Hilafetinin geri dönmesinden korktukları için İslam ülkelerinin merkezinde kendileri için ileri bir üs olarak kalması amacıyla Yahudi varlığına her türlü güç ve hayatta kalma imkânını sağlamaya ve destek vermeye devam ediyorlar.

Dolayısıyla doğru olan, Amerika, İngiltere ve diğer kafir ülkelere de tıpkı şımarık çocukları Yahudi varlığı gibi gerçek bir düşman olarak bakmaktır. Zira tarih ve mevcut günümüz bunu kanıtlamakta ve teyit etmektedir.Eğer halklarının, özellikle de genç nesillerin, Batılı yöneticilerin Yahudi varlığını desteklemedeki rolleri nedeniyle duydukları öfke olmasaydı, savaşta Yahudi askerlerinden önce onların askerlerini görürdük.

Ümmetin Batı ve Yahudilerle olan çatışması, temel olarak akidevi bir çatışma olup yılın veya 7 Ekim 2023'ün bir ürünü değildir; aksine 7 Ekim 2023, ümmetin savaşında ve onun sömürgecilikten kurtulma ve özgürlük arayışında yeni bir yaklaşım benimsemeleri amacıyla Yahudiler ve Batı için bir gerekçe ve erken uyarı olmuştur; işte bu yüzden dişlerini gösterdiler ve tüm vahşet ve kibirle onları ümmetin bedenine geçirdiler.

Ümmet bu çatışmayı bir meydan okuma olarak kabul etmedikçe, kurtulamayacak ve yeniden ayağa kalkamayacaktır; bu da ümmetin, Müslümanların bağrına çöreklenen zorba yönetim sistemlerinden kurtulmak ve tiranların tahtlarının enkazı üzerine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak amacıyla dizginleri ele almak için muhlis ve aktif bir grubun etrafında birleşmesini gerektirir; böylece Hilafet Devleti, Batı ve Yahudilere meydan okuyacak ve Allah'ın yardımıyla onları yenilmiş ve kovulmuş olarak yurtlarımızdan çıkaracaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Birleşik Malay Ulusal Örgütü'nün “Büyük İşbirliği”: Birlik Mi, Hayatta Kalma mı Yoksa Siyasi Geri Dönüşüm Mü?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Birleşik Malay Ulusal Örgütü'nün “Büyük İşbirliği”: Birlik Mi, Hayatta Kalma mı Yoksa Siyasi Geri Dönüşüm Mü?

Haber:

Birleşik Malay Ulusal Örgütü'nün (UMNO) 2025 yılı için ertelenen genel kurulu, başkan Dr. Ahmad Zahid Hamidi'nin büyük bir işbirliği önerisini açıklamasının ardından, siyasi partinin geleceğine dair beklentilerin yeniden canlanmasıyla geçen hafta sona erdi.Bu girişim, Malezya'daki siyasi ve İslami güçleri birleştirme çabası olarak sunulurken, Başbakan Enver İbrahim liderliğindeki mevcut ulusal birlik hükümetine olan desteğin açıkça sürdürüldüğü de belirtildi.Ancak bu öneri, zamanlaması nedeniyle geniş çaplı tartışmalara yol açtı; zira öneri, Malezya'da Birleşik Malay Ulusal Örgütü'ne (UMNO) olan desteğin azaldığı ve ülkenin on altıncı genel seçimlerine yaklaşıldığı bir dönemde gelmiştir.

Yorum:

Görünüşte Malezya İslam birliği çağrıları, Malezya siyaset sahnesinde geniş yankı buldu; zira uzun süren parçalanma, toplumsal etkinin zayıflamasına ve siyasi kırılganlığın kötüleşmesine yol açmıştır. Prensip olarak birlik, siyasi bölünmeyi düzeltmek için bir gereklilik olarak kabul edilmektedir; ancak temel sorun, bizzat birliğin cazibesinde değil, aksine bu tür girişimlerin dayandığı çerçeve, niyet ve hedeflerde yatmaktadır.

Mevcut siyasi gerçekler, Birleşik Malay Ulusal Örgütü'nün (UMNO) seçmenler arasındaki popülaritesinde önemli bir gerileme yaşadığına işaret etmektedir; zira tahminler, desteğinin %28'i geçmediğini ve bunun da on altıncı genel seçimlere bağımsız olarak katılmak için yetersiz olduğunu göstermektedir.Bu geniş çaplı gerileme, Malezya'nın ekonomik çıkarlarını koruma noktasında gözlemlenen başarısızlıklara, dini ve eğitim konularındaki tavizlere ve birçok Malezyalı seçmen arasında tartışmalı olmaya devam eden Demokratik Eylem Partisi ile sürdürülen siyasi işbirliğine bağlanmaktadır. Bu bağlamda önerilen geniş çaplı büyük işbirliği, birleşme için ilkesel bir çaba olarak değil, daha çok siyasi olarak hayatta kalmaya yönelik bir mekanizma olarak görülmektedir.

Durum, önerinin Ulusal Birlik Hükümeti liderliğine iletildiği ve geniş çapta kabul gördüğü yönündeki göstergelerin varlığıyla birlikte daha da karmaşık bir hale gelmiştir.Bu konsensüs, girişimin mevcut iktidar koalisyonunun istikrarına da katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Birleşik Malay Ulusal Örgütü'nün liderliği herhangi bir siyasi dürtünün varlığını reddetmesine rağmen ancak gerçeklik, bu tür bir işbirliğinin büyük olasılıkla örgütün parlamentodaki konumunu güçlendireceğini ve dolaylı olarak iktidardaki koalisyonu destekleyeceğini göstermektedir.

Malezya'nın siyasi tarihi, Malezya'da İslami birliğe yönelik girişimlerin yeni olmadığını göstermektedir. Zira farklı isimler ve ittifaklar altında başlatılan daha önceki girişimlerde, destek toplamak için defalarca dini ve etnik söylemler kullanılmıştır. Nitekim bu girişimler genellikle başlangıçta bir coşku yaratsa da, ancak yapısal bir değişim sağlamada sürekli olarak başarısız olmuşlardır. Çünkü siyasi iktidar ele geçirilir geçirilmez, İslami ilkeler genellikle kişisel çıkarlar uğruna bir kenara atılmakta; bu da yolsuzluğu, iktidarın kötüye kullanılmasını ve siyasi fırsatçılığı pekiştirmektedir. Bu kalıplar büyük ölçüde devam edecektir; çünkü egemen siyasi sistem bunlara ve bunların sürdürülmesine izin vermektedir.

Gerçek birlik, ırk, kavim veya acil siyasi çıkarlar temelinde kurulmaz.Bu yüzden İslam, ırk, dil ve coğrafyayı aşan ortak bir iman içinde güçlü bir birlik çağrısında bulunmaktadır.Bu kapsamlı birlik, yönetimde İslami ilkelerin tam olarak uygulanmasını gerektirir; bu da ancak toplumsal çıkarları korumaya muktedir siyasi bir varlık olan birleştirici Hilafetin liderliğinde gerçekleşebilir.  Bu olmadan tekrarlanan birlik çağrıları yankılanmaya devam edecek, ancak sonunda unutulup gidecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...

Suriye Olayları ve SDG’nin Geri Çekilmesi

Suriye Olayları ve SDG’nin Geri Çekilmesi

Soru:

Suriye’nin kuzeydoğusunda olaylar büyük bir ivme kazandı, SDG (Suriye Demokratik Güçleri) bölgeler üzerindeki kontrolünü olağanüstü bir hızla kaybetti ve bu bölgeler Suriye rejiminin eline geçti. Peki, tüm bunlar nasıl gerçekleşti? Hem rejim hem de SDG’nin Amerika’nın ajanı olduğu gerçeği göz önüne alındığında bu durum nasıl izah edilebilir? Amerikan yönetimi, rejimin bu bölgeleri ele geçirmesine açıkça yeşil ışık yaktığına göre Trump yönetimi Suriye ya da çevresinde ne planlamaktadır?

Cevap:

Yukarıdaki soruların cevabını açıklığa kavuşturmak için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekiyor:

Birincisi: Amerika’nın Suriye’de SDG güçlerine verdiği desteğin aşamaları

1- Suriye Demokratik Güçleri (SDG); Ekim 2015’te DAEŞ (IŞİD) ile savaşmak amacıyla kurulan; Kürt, Arap, Süryani, Ermeni ve Türkmen savaşçılardan oluşan geniş çaplı bir ittifaktır. Bu yapının ana gövdesini, Rojava’da ilan edilen özerk yönetim kantonlarının güvenliğinden ve savunmasından sorumlu olan Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) oluşturmaktadır... (Vikipedi). Amerika, SDG’nin 2015’teki kuruluşundan ve Rusya’nın Suriye müdahalesinden önce gerçekleşen 2014’teki Amerikan müdahalesinden bu yana Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) verdiği desteği sistematik bir şekilde tahkim etmiştir. Amerika SDG’ye sadece mali destek ve silah sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onlara tam teşekküllü bir hava koruması ve siyasi kalkan da sağlamıştır. Hatta Amerika’nın SDG’ye olan bağlılığı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Şubat 2018’de Fırat Nehri’nin doğusuna geçmeye çalışan Rus “Wagner” güçlerinden yüzlercesini öldürmüş, Türkiye’nin SDG’yi etkisiz hale getirmeye yönelik tüm açıklamalarını ve çabalarını geri püskürtmüştür... İşte Amerika, SDG’nin kuruluşundan itibaren ona askeri hava koruması sağlamış, siyasi kalkan olmuş, mali destek ve silah yardımının yanı sıra Fırat çevresindeki verimli arazilerin, petrol ve gaz sahalarının ve elektrik santrallerinin bu yapının kontrolüne geçmesini kolaylaştırmıştır. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bu Amerikan politikasına olan muhalefetine de direnç göstermiştir. Bütün bunlar, Amerika’nın, İslâmî Hilâfet’in Şam’dan doğması durumunda, İslâm’a karşı yürüteceği savaşın araçlarını önceden hazırlama çabasının bir parçası olarak görülebilir.

2- Bugün Trump, Ahmed el-Şara hükümetinin, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirme konusunda daha muktedir ve ehil olduğu görüşündedir. Bu çıkarların en başında da şu iki husus gelmektedir: İslâm’ın yönetim sistemini Suriye’den uzak tutmak; Yahudi varlığının Suriye ve Filistin’deki taleplerine boyun eğmek; böylece sabah akşam saldırsa dahi bu varlığı karşı en ufak bir direniş göstermemek! Bu nedenle Trump ve bakanları, SDG’nin artık miadını doldurduğuna ve bölgede Amerikan çıkarlarına hizmet etme sırasının artık Suriye’deki merkezi rejime geçtiğine dair bir tutum sergilemişlerdir... Bu durum artık gizli saklı olmadığı gibi, Türkiye ve Suriye Cumhurbaşkanlarının yanı sıra ABD’nin Suriye Temsilcisi Tom Barrack’ın bölgeye düzenlediği saha ziyaretleri sırasında gece gündüz dile getirdiği bir ajandadır:

A- Sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda Barrack, “DEAŞ ile mücadelede sahadaki ana güç olarak SDG’nin temel amacı büyük ölçüde sona ermiştir” diye yazdı. ABD’li Özel Temsilci, Suriyeli yetkililerin, DEAŞ üyelerinin tutulduğu hapishaneler ve aile üyelerinin barındırıldığı kamplar da dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hazır olduğunu düşündüğünü belirtti.” (21.01.2026 El Cezire)

* Barrack, medya platformu X üzerinden yaptığı başka bir paylaşımında ise, “Bugün durum temelden değişti. Bu, ABD-SDG ortaklığının varlık nedenini değiştiriyor: SDG’nin sahada IŞİD karşıtı birincil güç olma amacı büyük ölçüde miadını doldurdu, çünkü Şam artık IŞİD hapishanelerinin ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.” diye yazdı. (20.01.2026 BBC)

* Barrack ayrıca, ABD’nin Suriye Büyükelçiliği tarafından tercümesi yayımlanan X platformundaki uzun bir paylaşımında, “Bugün ise durum köklü biçimde değişmiştir. Suriye artık tanınan bir merkezi hükümete sahiptir ve 2025 sonlarında (90. üye olarak) IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’na katılmıştır.” ifadelerine yer vermiştir. Barrack SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonu hakkında ise: “ABD diplomasisiyle desteklenen bu entegrasyon, Kürtlerin tanınmış bir Suriye ulus devleti içinde kalıcı haklar ve güvenlik elde etmeleri için bugüne kadarki en güçlü şansı temsil ediyor...” demiştir. (21.01.2026 CNN Arapça)

B- Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Şam’ın Haseke’nin merkezi devlete entegrasyon planı için verdiği 4 günlük sürenin ardından, kuzey Suriye’deki Kürt güçlerinin daha fazla kan dökülmeden bir çözüme ulaşmak için derhal silah bırakmaları ve saflarını dağıtmaları gerektiğini söyledi.” (21.01.2026 El Cezire)

C- Suriye Cumhurbaşkanlığı Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Suriye Geçiş Dönemi Başkanı Ahmed eş-Şara’nın ABD Başkanı Donald Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini duyurdu. Suriye Arap Haber Ajansı SANA’nın yayımladığı açıklamada, “İki liderin Suriye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunmasının önemini vurguladığı ve istikrarın sağlanmasına yönelik tüm çabalara destek verilmesi gerektiği konusunda görüş birliğine vardığı belirtildi. Tarafların ayrıca, Kürt halkının haklarının güvence altına alınması ve Suriye devleti çatısı altında korunmasının gerekliliğini vurguladığı ifade edildi.” (19.01.2026 CNN Arapça)

İkincisi: Tüm bunlardan, Amerika’nın Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara’ya SDG’yi bitirmesi için yeşil ışık yaktığı açıkça anlaşılıyor. Amerika bugün bu niyetini gizlemediği gibi, herhangi bir diplomatik dil kullanma zahmetine bile girmiyor. Aksine “terörle mücadele” için bir araç olarak kullandığı SDG’nin artık miadını doldurduğunu; bugün daha büyük bir araç olan Ahmet el-Şara hükümetine bel bağlamak istediğini ilan ediyor. SDG de Ahmed el Şara da Amerikan aparatıdır ve Amerika, kendi çıkarları doğrultusunda bu aparatlarını dilediği gibi değiştirmektedir. Sahadaki gelişmelerle birlikte tüm bu hususlar, aşağıda zikredeceğimiz birçok hususa işaret etmektedir:

1- Bir Ajanın başka bir ajanla değiştirilmesi meselesi: Amerika’yı bitap düşüren ve Obama’nın saçlarını ağartan Suriye Devrimi süresi boyunca Amerika, Suriye halkının kendisine karşı ayaklandığı ajanı Beşşar’ın yerini alması için hükmetme kabiliyetine sahip güçlü bir ajan arayışını hep sürdürmüştür. Nitekim biz, 26 Temmuz 2025 tarihli soru-cevapta şöyle demiştik: “Böylece, ABD’nin Suriye planının, bir ajanı diğer bir ajanla değiştirmek gibi temel bir ilkeye dayandığı anlaşılıyor. Bu amaçla Türkiye’ye, Beşşar rejimini devirmek ve yerine kendisine bağlı yeni bir rejim kurmak için yeşil ışık yakmıştır.” Türkiye ve Türk istihbaratı, Amerika’nın bu görevini üstlenerek bir zamanlar “Golanî” olarak bilinen Ahmed el-Şara’yı hazırlamaya koyulmuştur... Biden yönetiminin sona ermesine aylar kala Amerika; Türkiye’nin, Suriye’yi yeni Amerikan ajanı Ahmed el-Şara’ya teslim etme operasyonuna liderlik etmesine izin vermiştir. Türkiye de Amerika adına İran ve Rusya ile temasa geçerek bu iki ülkenin Suriye’deki güçlerini nötralize hale getirmeye başlamış, Amerika da Beşşar’dan ülkeyi teslim etmesini istemiştir. Ve nitekim böyle de olmuş, eski ajanın yerine yenisi getirilmiştir. Bu süreçte Türkiye, Amerika’nın bu yeni ajanla temasında köprü görevi görmeye devam etmiştir...

2- Amerika, yeni ajanından daha fazla (haram işlemesini) istemeye başlamış; Türkiye’nin de teşvikiyle Ahmed el-Şara, Amerika’nın isteklerini yerine getirdiğini ispatlamaya koyulmuş, böylece üzerinde Tevhid ibaresi bulunan sancağı terk ederek yerine laik bir sancak benimsemiştir! Beşşar’ın kalıntıları için af çıkarırken, içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek için çalışan Hilafet gençlerini zindanlara atmaya devam etmiştir.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ“Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.” Bununla da yetinmeyerek okullardaki Kur’an-ı Kerim derslerini azaltmıştır... Trump ondan, Yahudi varlığının bizzat Şam’a kadar uzanan şiddetli ve mükerrer saldırılarına hiçbir şekilde karşılık vermemesini istemiştir... Sonra da ondan Yahudi varlığı ile müzakere masasına oturmasını talep etmiş, bunun üzerine Dışişleri Bakanı eş Şeybani liderliğinde ne Allah’tan, ne Rasûlü’nden, ne de başta Gazze halkı olmak üzere müminlerden utanmadan turlar ve turlar süren müzakereler yürütülmüştür. Ahmed el-Şara hükümetinin bu müzakerelerde Yahudi varlığından talep ettikleri o denli basit ve değersizdi ki; suçlu Beşşar bile, Şam devrimi patlak vermeden önce Türkiye’nin gözetiminde 2008 yılında yapılan müzakerelerde bile bu taleplerden çok daha ötesini talep etmişti... El-Şara’nın tüm bu (haramları) işlemeyi kabul etmesiyle birlikte Amerika, istihbarat kanallarına ve Türkiye hattına ek olarak onunla doğrudan siyasi temas da kurmuştur. Bu siyasi temas doğrultusunda Amerika’nın bir diğer ajanı İbn Selman, 14 Mayıs 2025 tarihinde Riyad’da Ahmed el-Şara ile ilk resmi siyasi görüşmeyi gerçekleştirmiştir. Sonrasında bu kanallar genişlemiş ve Ahmet el-Şara, Amerikan Başkanı’nın övgülerine mazhar olmuştur; Hatta Amerikan Başkanı Trump, VIP ziyaretçileri şaşaa ile karşıladığı Batı Kapısından değil de yan kapıdan içeriye almış olsa da Ahmed eş-Şara’yı Beyaz Saray’da ağırlamıştır. “Trump, dün akşam gazetecilere yaptığı açıklamada, “Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile uyum içindeyim. Suriye’yi başarılı kılmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız çünkü bu Orta Doğu’nun istikrarı adına önemli” dedi.” (11.11.2025 Russia Today)

3-Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suriye’deki mevcut sorunlardan çıkış yollarını ele almak üzere, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Washington ziyareti ve ABD Başkanı Trump ile görüşmesiyle eş zamanlı olarak Beyaz Saray’da temaslarda bulundu. Bakan Fidan, Beyaz Saray’da ABD Dışişleri Bakanı Rubio, ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Witkoff, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybânî ile görüşmeler gerçekleştirdiğini, görüşmeye daha sonra ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’nin de katıldığını duyurdu. Açıklamada, katılımcıların toplantıda Suriye’deki mevcut sorunlardan olası çıkış yollarını tartıştıkları belirtildi...” (11.11.2025 Russia Today)

4- Amerika bu süreçte, Ahmed el-Şara’nın kendisine sadık bir ajan olduğunu kanıtladığından emin olmak için Suriye üzerindeki yaptırımları aşamalı olarak kaldırmaya başladı. Bu nedenle Suriye, DAEŞ ile mücadele için kurulan Uluslararası Koalisyon’a katıldı. “Suriye, 2014 yılında ABD liderliğinde kurulan DAEŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon’a katıldı. ABD’nin Şam Büyükelçiliği, 11 Kasım 2025 Salı günü Amerikan “X” platformunda yaptığı paylaşımda, Suriye’nin DAEŞ ile mücadele için Uluslararası Koalisyon’a katıldığını ve resmen koalisyona katılan 90. ortak olduğunu duyurdu.” (12.11. 2025 Anadolu Ajansı) Ardından Amerika, Suriye’ye yönelik yaptırımları resmen kaldırdı: “ABD Başkanı Donald Trump, 2019’dan bu yana Suriye’ye yaptırımlar uygulanmasını öngören Sezar Yasası’nı iptal eden kararnameyi imzaladı.” (19.12.2025 El Cezire)

Üçüncüsü: Mevcut gelişmeler sırasında SDG güçleri bölgelerden çekilmeye başladı. Mazlum Abdi’nin açıklamalarına göre, Fırat’ın batısından doğusuna doğru gerçekleşen bu çekilme “dostlar ve arabulucuların” tavsiyesiyle gerçekleşmiştir. (16.01.2026 Kurdistan 24) Hiç şüphesiz bu dost ve arabulucuların başında da SDG ile Suriye hükümeti arasında 10 Mart 2025 tarihinde imzalanan anlaşmanın uygulanması için baskı yapan sömürgeci Amerika gelmektedir: “Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ve SDG komutanı Mazlum Abdi, Pazartesi günü Kürt özerk yönetimine bağlı tüm sivil ve askeri kurumların Suriye devleti çatısı altında birleştirilmesini öngören bir anlaşma imzaladılar...” (10.03.2025 El Arabiya)

Bunun ardından Suriye hükümeti ile SDG arasında ikinci bir anlaşma daha imzalandı. Bu anlaşmaya göre SDG, Deyrizor ve Rakka vilayetlerinden “derhal” geri çekilecek ve buraları Suriye hükümetine teslim edecekti. ABD Özel Temsilcisi bu anlaşmayı memnuniyetle karşılamış, anlaşmayı tarihi bir dönüm noktası olarak nitelendirmiş ve Amerika’nın birleşik bir Suriye istediğini belirtmiştir: “ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan anlaşmanın “tarihi bir dönüm noktası” teşkil ettiğini belirtti. Barrack, X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bu anlaşma ve ateşkes, eski hasımların ayrışma yerine ortaklığı benimsediği kritik bir dönüm noktasını temsil etmektedir.” dedi ve tarafların birleşik bir Suriye hedefi doğrultusunda diyaloğun ve işbirliğinin yeniden canlandırılmasının önünü açan çabalarını takdirle karşıladı.” (18.01.2026 Arapça TV)

Dördüncüsü: SDG içindeki özellikle PKK ile iş birliği yapan şahin kanat, Amerikan politikasında kendileri için bir gedik açılabilir ümidiyle anlaşmanın uygulanmasını sürekli erteliyorlar ve SDG’nin Suriye ordusuna bireyler olarak değil de tek bir blok halinde entegre edilmesinde ısrar ediyorlardı. Nitekim Al Arabiya 17 Ocak 2026 tarihinde, Erbil’de yapılan toplantıya atıfla, SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin Amerikalıları, SDG’nin Suriye ordusuna üç tümen hâlinde entegre edilmesi fikrine ikna etmeye çalıştığını aktardı. Ancak ne Erbil toplantısında ne de öncesinde Amerikan tutumunda böyle bir gedik açılmadı. Bunun üzerine Ahmet el-Şara hükümeti, Halep’in mahallelerinden başlayarak anlaşmayı güç kullanarak uygulama üzere saldırıya geçti. Sonuç olarak SDG, Deyrizor ve Rakka vilayetlerini “derhal” hükümete teslim etmeyi öngören ikinci bir anlaşmayı hükümetle imzalamak zorunda kaldı. Daha önce de belirttiğimiz gibi SDG, her anlaşmada oyalama taktiği gütmeye çalışsa da ve Suriye Devlet Başkanı’nın aşiretlere sükûnet çağrısında bulunmuş olmasına rağmen yine de Arap aşiretlerinin sürece müdahil olması ve SDG’nin üzerine çullanması, onlara hiçbir manevra alanı bırakmamıştır. “El Şara, “Arap aşiretlerimize sakin olmalarını ve anlaşma maddelerinin uygulanmasına imkân tanımalarını tavsiye ediyoruz.” dedi. Cumartesi gününden itibaren Arap milislerin, Suriye Demokratik Güçleri ile yaşanan çatışmalarda orduya katıldığı bildirildi.” (19.01.2026 CNN Arapça)

Beşincisi: Böylece olaylar olağanüstü bir hızla gelişmiştir:

1- Suriye hükümeti, SDG militanlarının orduya ve iç güvenlik birimlerine entegrasyonunun bir blok ya da askeri birlikler şeklinde değil, bireysel bazda gerçekleşeceğini açıkladı. Hükümet, bölge halkının “kültürel” haklarına dair bazı güvenceler verdi, vatandaşlık verilmesi gibi vaatlerde bulundu. Ardından Rakka ve Deyr-i Zor vilayetlerindeki bölgeleri fiilen teslim almaya başladı, Haseke vilayetine girdi ve orada da kontrolünü sağladı. SDG’nin elinde Haseke dışında pazarlık yapabileceği hiçbir alan kalmadı: “Suriye Savunma Bakanlığı, Pazartesi akşamı yaptığı açıklamada, Suriye kuvvetleri ile SDG arasında saat 20:00’den itibaren 4 günlük bir ateşkes ilan edildiğini duyurdu. Bu hamle, Suriye Cumhurbaşkanlığının Haseke vilayetinin geleceğine dair hükümet ile SDG arasında ortak bir anlayışa varıldığını duyurmasının ardından geldi. (20.01.2026 El Cezire) Ancak bu anlaşma, SDG’ye yalnızca sınırlı bazı teskin edici ve gönül alıcı imtiyazlar sağlamıştır: Suriye Haber Ajansı (SANA), Salı günü Suriye Cumhurbaşkanlığına dayandırdığı haberinde Suriye Demokratik Güçleri Komutanı Mazlum Abdi’nin Savunma Bakan Yardımcılığı görevi için “SDG”den bir aday önereceğini, ayrıca Haseke valiliği görevi için bir aday teklif edeceğini, Parlamento’da temsil için isimler ve Suriye devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesini sunacağını aktardı. (20.01.2026 CNN Arapça) Cumhurbaşkanlığı ayrıca, anlaşma sağlanması hâlinde: “Suriye güçlerinin Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmeyeceğini, bu güçlerin şehirlerin çevresinde konuşlanacağını; daha sonra Kamışlı dâhil olmak üzere Haseke vilayetinin barışçıl entegrasyonuna ilişkin takvim ve ayrıntıların ele alınacağını” duyurdu. (20.01.2026 BBC) Yine tarafların “Hükümet güçlerinin Kürt köylerine girmemesi, bu köylerin güvenliğinin ise bölge halkından oluşan yerel güvenlik güçleri tarafından sağlanması” konusunda anlaştıkları belirtildi. (20.01.2026 CNN Arapça)

2- Amerika, SDG’nin kontrolü altındaki hapishanelerde bulunan DAEŞ mahkumlarını Irak’a nakletmeye karar verdikten sonra; SDG, mahkumların nakil işlemleri tamamlanana kadar sürenin uzatılmasını talep etti ve nitekim öyle de oldu. “Suriye Savunma Bakanlığı, ABD’nin DEAŞ tutuklularını hapishanelerden tahliye edip Irak’a nakletme operasyonuna destek vermek amacıyla Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan ateşkesin 15 gün uzatıldığını duyurdu. Bakanlık, “X” hesabı üzerinden yaptığı açıklamada; uzatmanın bu gece yerel saatle 23:00’te başlayacağını ve amacın SDG hapishanelerini boşaltıp tutukluları Irak’a nakletmek olduğunu belirtti” (24.01.2026 El Cezire) Böylece, ABD, SDG ve verdiği görevi hakkıyla yerine getiren SDG komutanı küçük ajanı Mazlum Abdi’nin sayfasını fiilen dürmüştür. Şurada burada bazı isimlerin görevlendirilmesi ve atanması gibi “küçük bir emeklilik maaşı” karşılığında şimdiye kadar sunduğu hizmetlerine son vermiştir. Kaldı ki bu durum bile geçici olabilir. Zira bölgedeki olayları yöneten asıl güç Amerika’dır; Çıkarları, pozisyonunda bir değişiklik öngördüğünde, gözünü bile kırpmadan veya yüzü dahi kızarmadan ajan yöneticilerine o pozisyonunu uygulamalarını emretmektedir...

أَلَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ “Ne kadar kötü hüküm veriyorlar!” [Ankebut 4]

Altıncısı: Suriye halkının rejimi değiştirmek ve yerine İslam’ın yönetimini ikame etmek için verdiği tüm o muazzam fedakârlıklardan sonra, Suriye’nin bugün Amerika’nın bir oyuncağı haline gelmesi son derece acı vericidir! Amerika, bu eğreti koltuklara oturmak, bu koltukları korumak ve tüm Suriye toprakları üzerinde kontrolü sağlamak için ruhunu Amerika’ya hizmete adayan ve ruhlarını ucuza satan karakterleri satın alabilmeyi başarmıştır. Onlar İslam’ı uygulamaktan ve işgal edilmiş toprakları kurtarmak için cihat etmekten bile vazgeçmişlerdir! Dahası Suriye’yi, kaçak mücrim Beşşar Esed’in bile cüret edemediği düşmanla (Yahudi varlığıyla) olan savaş cephesinden bile tamamen çıkarmıştır! Suriye’nin şu anki yöneticisi, Amerika’nın kucağına atılmanın kendisini o koltukta ebediyen tutamayacağını, Amerika kendisinden daha iyi hizmet edecek bir ajan bulduğunda onu bir anda harcamaktan çekinmeyeceğini ya unutuyor ya da unutmuş gibi görünüyor. Kendisinden öncekilerde bunu en güçlü şekilde teyit eden bir değil, pek çok örnek vardır... Öyleyse Amerika’nın ajanı olan bu yöneticiler, yardımcıları ve aveneleri, Amerika’nın kendi ajanlarını nasıl devirdiğinden, hizmetleri bittikten sonra onları nasıl bir kenara attığından hiç ibret almazlar mı? Dün Amerika’ya hizmet ederek yeryüzünde fesat saçanları, hayalleri söndükten sonra, en küçük bir pişmanlık duymadan ve tek bir gözyaşı dahi dökmeden terk eden, ardından da kendilerinden daha iyi hizmet edecek yeni bir ajan bulduğunda onları yolun ortasına atan Amerika değil midir?! Bu ajan yöneticiler hakkında Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu sözü ne kadar da doğrudur:

فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Böylece Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi!” [Zümer 26]

H.08 Şaban 1447
M.27 Ocak 2026

Devamını oku...

Mısır Rejimi, Mısır Hükümetlerinin, Mısır Medyasının ve Siyasi Çıkarcıların Suç Ortaklığıyla Kendisine Sığınan Sudan Halkını Aşağılıyor

Mısır otoriteleri bugünlerde, Sudan’da devam eden o lanetli savaşın dehşetinden kaçıp Mısır’a sığınan Sudan halkına karşı adeta intikam operasyonları yürütüyor. Kahire ve İskenderiye’de yaşayan Sudanlılar korku ve panik içindeyken, Sudan hükümeti ve Kahire’deki büyükelçiliğinin suskunluğu, hatta işbirliği dikkat çekmekte!

Meselenin en acı tarafı; ikamet ihlali bahanesiyle tutuklananların dondurucu soğuklarda hapishanelere atılmasıdır. Kadın, çocuk, yaşlı ve kronik hasta olmalarına bakılmıyor. Günlerce, bazen aylarca hücrelerde tutuluyorlar. Geçerli ikamet izni olanlar bile tutuklanıyor, ancak rüşvet ödediklerinde serbest kalabiliyorlar!

Sarı ve beyaz kartların (geçici koruma belgeleri) Mısır makamları nezdinde hiçbir değeri yoktur. Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kayıtlı olan pek çok kişi, aşağılayıcı yöntemlerle ve zorla sınır dışı ediliyor. Ne kayıtları ne de taşıdıkları kartlar onları kötü muameleden ve zorla sınır dışı edilmekten kurtaramıyor.

Aslında Mısır rejiminin bu yaptıkları şaşırtıcı değil; zira bu rejim kendi halkına bile baskı ve aşağılamadan başka bir şey reva görmemektedir. Ancak asıl hayret verici olan; Sudan hükümetinin ve elçiliğinin kendi vatandaşlarını bu aşağılanmadan korumak için kılını bile kıpırdatmamasıdır. Sudan halkının durumu, adeta yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibidir!

Bütün bunlar; başta resmi devlet medyası olmak üzere, gerçekleri söylemekten ve kardeşlerine sahip çıkmaktan korkan ya da Kahire’deki varlıklarını korumak veya rejime yaranmak adına hükümetin tavrıyla uyumlu hareket eden köşe yazarlarının sessizliği altında gerçekleşmektedir. Aynı şekilde, Sudan dosyasını Amerika adına elinde tutan Mısır makamlarının bu onur kırıcı muamelesine karşı, siyasi çevreleri ve medyayı ehlileştirip Sudan halkına güven içinde zulmeden Sudanlı siyasi partilerden de tek bir ses çıkmamıştır.

Eğer Müslümanları birleştiren, Mısır ile Sudan halkı arasında ayrım yapmayan bir Hilafet Devleti olsaydı Mısır’da Sudanlı kardeşlerimize reva görülen bu muamele asla yaşanmazdı! Zira İslam Devleti çatısı altında Mısır ve Sudan aslında tek bir bütündür. Sömürgeci kafirin icadı olan bu fonksiyonel küçük devletçikler (ulus-devletler) yüzünden, Müslüman Sudanlılar Mısır’da, Mısırlılar da Sudan’da yabancı muamelesi görmektedir. Bu ne İslam’a ne de Müslümanlara yakışır. Bu konuda bizim için en güzel örnek Ensar’dır. Ensar Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret vermiş, muhacir kardeşlerine karşı diğerkâmlığın (isar) en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Evlerini ve mallarını paylaşmışlar, onları hoşgörüyle karşılamışlardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ onları şöyle övmüştür:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr 9]

Ümmetin birliğini, izzetini ve onurunu yeniden tesis edecek olan Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafete bugün ne kadar da muhtacız!

Ey Sudan halkı! Haydi bizleri bu zulüm ve tâğût nizamlarından kurtaracak olan Hilafeti yeniden ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulun. Zafer, güç (temkin) ve güvenlik Hilafettedir; Allah Azze ve Celle’nin rızası ise daha büyüktür.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

İslam’a ve Onun Hâkim Kılınmasına Davet Etmek, Kamu Düzenini ve Huzurunu Bozmak mı Oldu?!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyyid şehrindeki Büyük Camii meydanında bir protesto gösterisi gerçekleştirdi. Hilafet’in yıkılışının H. 105. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen bu eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad en-Nezir Muhammed Hüseyin, Cuma namazı sonrası kalabalığa bir konuşma yaptı. Konuşmasında Ümmete farzların tacı olan Hilafeti hatırlattı. Hilafeti kurmak için çalışmanın farz olduğunu, kişinin üzerindeki günahı kaldıracağını anımsattı. Bu eylemin ardından güvenlik birimleri; hükümet ve organları da dahil olmak üzere pek çok insanın geri durduğu şeri farzı yerine getirmeleri sebebiyle Hizb-ut Tahrir gençlerinden dördünü gözaltına aldı. Gençler güvenlik birimlerinin zindanlarında üç gün tutulduktan sonra 18 Ocak 2026 Pazar günü serbest bırakıldılar.

Ancak güvenlik birimleri dün, 27 Ocak 2026 Salı günü gençleri tekrar ifadeye çağırdı ve haklarında Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi uyarınca dava açtı. Söz konusu madde; “Umumi bir yerde genel barışı bozan veya barışı ya da huzuru bozmaya meyilli eylemlerde bulunan kimseler bir aya kadar hapis, para cezası veya yirmi kırbaçla cezalandırılır” hükmünü içermektedir!

Şimdi soruyoruz: İslam’a ve Hilafet Devleti altında hâkim kılınmasına davet etmek, kamu barışını ve huzurunu bozmak mı oldu?! Bir Müslümanın, mevkisi ne olursa olsun böyle bir şeyi söylemesi veya böyle bir tutum sergilemesi akla ve izana sığar mı?!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz; sömürgeci kâfirle, özellikle de Amerika ile “terörle mücadele” adı altında iş birliği yapan rejimlerin baskıcı tutuklamalarına ve zalimce yargılamalarına alışkınız. Bu sözde savaş, gerçekte İslam’a ve onun davetini taşıyanlara karşı yürütülen bir savaştır. Öyle görünüyor ki; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nin Hilafetin yıkıldığı Recep ayı boyunca gerçekleştirdiği faaliyetler Amerika’yı rahatsız etmiş, o da uşaklarına hakkın sesini kısmaya çalışmaları için emir vermiştir. Onlar bilseler de bilmeseler de hak apaydınlıktır, batıl ise bulanıktır. Efendilerini korkutan Hilafet, onlar isteseler de istemeseler de mutlaka geri dönecektir. Zira Hilafet, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir vaadidir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ  “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, Ümmetin bugün içinde yaşadığı ceberut saltanattan sonra Nübüvvet Metodu üzere Hilafetin geri döneceğine dair bir müjdesidir:

ثُمَّ سَكَتَ ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.

Devamını oku...

Dava Taşıyıcısı Hüseyin El-Terhani’nin Vefat Duyurusu

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”
[Ahzab 23]

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, dava erlerinden biri olan kıymetli kardeşimiz ve amcamız Hüseyin el-Terhani’nin vefatını derin bir teessürle duyurur. Kardeşimiz, H. 07 Şaban 1447, M. 26 Ocak 2026 Pazartesi günü hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet etsin merhum, baskı ve zorbalığın en karanlık dönemlerinde Hizb’in saflarında çalışmış, davasına sımsıkı sarılmış, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’e davet ederek davayı taşımada büyük fedakarlıklar göstermiştir. Rabbi Azze ve Celle’nin vaadine ve Kerim Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesine sonsuz güvenmiş, son nefesine kadar bu kutlu yol üzerinde sebat etmiştir. Biz onu böyle biliyoruz, ancak kimseyi Allah’a karşı temize çıkarmayız.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, onu Salihler zümresi arasında kabul buyurmasını, derecesini ‘illiyyîn’e yüceltmesini, geride kalan kederli ailesine, yakınlarına, sevdiklerine ve dava arkadaşlarına sabır, metanet ve ecir ihsan etmesini niyaz ederiz.

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.”
[Bakara 156]

Devamını oku...

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, basın mensubu kardeşleri, siyasetle ilgilenenleri ve kamu meseleleriyle ilgilenen tüm kesimleri, Siyasi Salonun yeni bir oturumuna davet etmekten memnuniyet duyar. Bu oturumda, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza Muhammed Osman konuk edilecektir. Oturumun başlığı:

Nahda Barajı’nda Amerika’nın Şüpheli Rolü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi üyesi Üstat Abdullah İsmail siyasal salon oturumunun moderatörlüğünü yapacaktır.

Tarih: 12 Şaban 1447 / 31 Ocak 2026 Cumartesi Saat: 12.30 (öğleden sonra) – İnşallah

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Özbek Rejimi “Barış Kurulu” Maskesi Altında İşlenen Suça Ortaktır

22 Ocak’ta, ABD Başkanı Trump’ın daveti üzerine Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen törende Barış Kurulu belgesinin imza merasimine katıldı. Bu bağlamda danışmanı Abdülaziz Kamilov, “Özbekistan 24” kanalına verdiği bir röportajda; Özbekistan’ın bu kurula katılımının temel sebebinin, güvenlik faktörlerinin ve girişimin amaçlarının ülkenin dış politika ana hatlarıyla örtüşmesi olduğunu savundu. Ayrıca Özbekistan’ın Orta Doğu bölgesinde “ciddi ve önemli çıkarları” bulunduğunu vurguladı. Kamilov, “Barış Konseyi” girişimine destek verilmesinde üç temel unsurun etkili olduğunu açıkladı: Birincisi, güvenlik alanındaki ulusal çıkarlarla örtüşmesi. İkincisi, kurulun hedef ve görevlerinin dış politika ilkeleriyle uyumlu olması. Üçüncüsü: Orta Doğu’da hayati çıkarların bulunması. Kamilov’a göre girişimin temel amaçlarından biri Gazze Şeridi’ndeki askeri ve ekonomik krizi sona erdirmektir. Barış Konseyi kurulması girişiminin bizzat ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya atıldığını da belirtti. Kamilov, “önemli ve ciddi çıkarlar” ifadesini bölgesel, küresel ve ulusal güvenlikle ilişkilendirerek, Özbekistan’ın Orta Doğu’ya olan ilgisinin “aşırılık tehlikesi” nedeniyle de arttığını dile getirdi.

Bu bağlamda biz şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Kamilov; Yahudi varlığının Mübarek Toprak Filistin’de Müslümanlara karşı uyguladığı ve uygulamaya devam ettiği saldırgan savaşı, vahşi soykırımı, zulmü, baskıyı ve şiddeti “askeri ve ekonomik bir kriz” olarak nitelendirmektedir. Esasında bu rejim, bugüne kadar Yahudi varlığının işleri suçları açıkça kınamaya bile cesaret edememiştir. Bu durum, Özbek rejiminin bu varlığın suçlarını gizleme ve görmezden gelme yönündeki tutumunu sürdürdüğünü bir kez daha kanıtlamaktadır. Yine onun “krizin çözüme kavuşturulması” ifadesi, Yahudi varlığının suçlarının ortadan kaldırılması değil; bu suçların, bu azgın varlığın çıkarlarına göre yönlendirilmesi anlamına gelmektedir.

İkincisi: Kamilov’un “ciddi ve önemli çıkarlar” olarak adlandırdığı faktörlerin tamamı, Özbek rejiminin güvenliğini ve uluslararası imajını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Yani bu hususların Özbekistan’ın Müslüman halkının çıkarlarıyla hiçbir alakası yoktur; zira halk, Yahudi varlığından nefret etmekte ve bu nefreti sosyal medya üzerinden de olsa dile getirmektedir. Özbek rejiminin izlediği dış politika ise bu durumla asla örtüşmemektedir. Bu da rejimin, yalnızca Amerika’nın kendisine sunduğu geçici “itibar ve nüfuz”un peşinde olduğunu göstermektedir.

Üçüncüsü: Kamilov’un, “bölgesel, küresel ve ulusal güvenlik” ile “aşırılık tehdidi” gerekçeleriyle Özbek rejiminin Orta Doğu’ya ilgisinin arttığı yönündeki açıklamaları, bu rejimin Müslümanların toplu katledilmesiyle ilgilenmediğini açıkça göstermektedir. Aksine rejim, Orta Doğu’da yaşanan gelişmelere —daha doğrusu İslami uyanışın artması ve Müslümanlar arasında Hilafet Devleti’nin kurulmasının bir hayat-memat meselesi olduğu yönünde oluşan genel kanaatin yol açacağı küresel değişimlere— bir tehdit olarak bakmaktadır. Bu tehdidi yalnızca kendi ulusal güvenliği için değil, tüm bölge ve hatta dünya için bir tehlike olarak görmektedir. Basitçe ifade etmek gerekirse; Özbek rejimi, Hilafet Devleti’nin kurulmasının, kendi otoritesinin ve onunla birlikte mevcut yozlaşmış uluslararası sistemin çöküşüne yol açacağından aşırı derecede endişe duymaktadır. Bu nedenle Mirziyoyev liderliğindeki Özbek rejimi, Trump Amerika’sının öncülük ettiği projelere katılarak mevcut çürümüş uluslararası sistemi korumaya ve kendi iktidarının güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır.

Yukarıdakilere dayanarak Müslüman halkımıza diyoruz ki:

Ey Özbekistan Müslümanları! Sizi yöneten bu rejim, sizin çıkarlarınızı ve güvenliğinizi değil; kendi çıkarlarını ve güvenliğini esas alan bir siyaset izlemektedir. Bu yüzden rejim, Filistin’i Yahudilerden temizlemeyi reddeden, bilakis onları güçlendiren ve Müslümanları yüzüstü bırakan, “Barış Kurulu” adı verilen iğrenç Amerikan projesine katılmaktadır. Bunun, ne şer’î ne de aklî olarak gerekçelendirilemeyecek son derece tehlikeli bir adım olduğunu idrak etmeliyiz!

Dolayısıyla size düşen, Özbek rejiminin izlediği bu gayri İslami dış politikayı reddetmek ve suskunluğa son vermektir. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ sizi bundan hesaba çekecektir! Çünkü Gazze’nin, Mescid-i Aksâ’nın ve tüm Filistin’in kurtuluşu; Amerika’nın ve diğer kâfirlerin sömürgeci projeleriyle değil, ancak Müslüman ordularının genel seferberliğiyle gerçekleşecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ“Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın.” [Bakara 191]

Özbek rejimine de diyoruz ki: Bu kurula katılmak, yalnızca bir dış politika adımı değildir; Gazze’de soykırıma maruz kalan kardeşlerimize ve İslâm ümmetine karşı yürütülen düşmanca bir plana ortak olmaktır. Bu, son derece ağır bir suça iştirak anlamına gelmektedir. Mirziyoyev liderliğindeki bu rejimi bir kez daha uyarıyoruz: Mübarek Filistin’i zayi etmek gibi bir cürmün sonu, dünyada ve ahirette ancak zillet olacaktır! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ“Birr ve takva üzerine yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” [Maide 2]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER