Pazartesi, 07 Muharrem 1448 | 2026/06/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haberlere Bakış: 18/06/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

18/06/2026

 

Trump: Ben, Erdoğan ve diğerleri, Suriye’de Ahmed Şara’yı atadık

ABD Başkanı Trump, 16/6/2026 tarihinde Fransa’da düzenlenen G7 Zirvesi’nin aralarında Katar Emiri ile düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi: “Bildiğiniz gibi, Suriye’den büyük ölçüde sorumluydum ve şu anda Suriye’yi yöneten adam, benim, Erdoğan’ın ve diğerlerinin atadığı kişidir. Birlikte her konuda muhteşem bir iş çıkardık; Hizbullah ile ilişkilerinde çok iyi ve onları sevmiyor. İsrail, çok uzun bir süredir Hizbullah ile savaşıyor ve çok sayıda kişi hayatını kaybediyor... İsrail'e Hizbullah ile başa çıkmayı Suriye'ye bırakmasını önerdim, çünkü dürüst olmak gerekirse bu işi daha iyi yapacaklarını düşünüyorum. Eğer İsrail (Hizbullah’a karşı) herkesi öldürmeden bu işi başaramıyorsa, o (Ahmed Şara) bu işi yapacaktır. Suriye bu işi yapacaktır. Netanyahu’nun Lübnan’a karşı daha sorumlu davranması gerekir. İsrail’in Lübnan ve Hizbullah’la ilişki kurma şeklinden memnun değilim. Görevi daha hızlı tamamlayabilmesi gerekirdi.” (El Cezire, 16/6/2026).

Erdoğan'ın Türkiye'si, İslam’ın ve muhlislerin iktidara geri dönmesini engellemek amacıyla Suriye devrimine ağır bir darbe indirmeyi başarmıştır; zira Suriye’deki Müslüman halk, İslam’ın geri dönüşünü ve Hilafetin kurulmasını talep ediyordu. Nitekim Erdoğan, bazı insanları satın alıp onları ajan olarak işe alarak Amerika’ya pazarlamayı başarmıştır ki böylece Amerika ondan memnun kalıp kendisine yardımlar sağlayabilsin.

Böylece Erdoğan'ın Türkiye'si, Ahmed Şara’yı bir ajan olarak devşirmeyi başarmıştır; zira onu önce İdlib’e yerleştirmiş, ardından da ABD'nin ajanı Beşar Esad’a bir alternatif aradığı sırada onu Şam’da iktidara taşımıştır. Rusya, Suudi Arabistan, Katar ve diğerleri gibi Suriye meselesiyle ilgili olan ülkeler, Ahmed Şara'nın devrime ve hedeflerine karşı ajanlığını ve ihanetini teyit ettikten sonra onun üzerinde uzlaşmışlardır. Trump artık onun Amerika’ya olan ajanlığına güvenmeye başlamış olup Lübnan dosyasını ona emanet etmek istemektedir ki böylece orada durumlar istikrara kavuşabilsin.

--------------

Trump: Amerika ve ben olmasaydım, bir Yahudi devleti olmazdı

ABD Başkanı Trump, Fransa’nın Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi'nde, Katar Emiri Temim ile 16/6/2026 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu’yu bir kez daha alenen azarladı ve şöyle dedi: “İsrail’in, Beyrut’a yönelik saldırısından hoşnut değilim ve Netanyahu’nun artık Lübnan’a karşı daha sorumlu davranması gerekir. Amerika olmasaydı İsrail de olmazdı, ben olmasaydım İsrail de olmazdı.” (El Cezire, 16/6/2026)

Trump, bu ayın başında da Netanyahu’yu azarlamıştı. Zira Amerikan Axios haber sitesi, 1/6/2026 tarihinde iki ABD’li kaynağa dayanarak Trump’ın Netanyahu’ya şunları söylediğini aktardı: “Seni kurtaran benim; ben olmasaydım hapiste olurdun. Sen delisin ve şu anda herkes senden nefret ediyor; bundan dolayı İsrail’den de nefret ediyor.”

Yahudi varlığı, Amerika’nın şımarık çocuğu rolünü oynuyor; zira “Büyük İsrail” adı altında tüm bölgeyi kontrol etme projesine sahip bağımsız büyük bir devlet olduğunu iddia ederek, Amerika’nın gözetimi kapsamında oraya buraya saldırmak istiyor. Amerika olmadan bu varlığın hiçbir şey yapamayacağı ve Amerikan Başkanı Trump’ın da söylediği gibi var olamayacağı bilinmelidir; zira Trump'ın ülkesi bu varlığı 1948’de tanımış ve bölgedeki kirli aracı olması için onu tüm hayatta kalma nedenleriyle desteklemiştir. Bölge ülkeleri aracılığıyla ona koruma sağlamış ve özellikle Gazze’de soykırım işlerken bu ülkelerin ona zarar verebilecek herhangi bir askerî eylemde bulunmasını engellemiştir. Ayrıca bu ülkeler, bu suçlu varlığı doğrudan ya da dolaylı olarak tanımaktadırlar. Dolayısıyla iki devletli çözümü dile getiren her devlet, Yahudilerin Filistin’in yaklaşık %80’ini gasp etmesini kabul etmiş olduğu gibi bu suça da ortak olmuş olur; bu yüzden bu devletin yöneticileri ve onların eylemlerini destekleyenler, Allah’ın huzuruna çıkacak ve ağır bir şekilde hesap vereceklerdir.

 

-------------

ABD, petrol şirketlerinin faaliyetlerini kolaylaştırmak için Libya’da otoriteyi birleştiriyor

ABD Başkanı’nın Orta Doğu ve Afrika işleri Danışmanı Massad Boulos, 17 Haziran 2026 tarihinde Financial Times gazetesine verdiği demeçte şunları söyledi: “ABD, Libya’nın doğu ve batısındaki rakip iki yönetim arasında bir iktidar paylaşımı anlaşması için arabuluculuk yapmaya çalışıyor.” Bu da Amerikan şirketlerinin yatırım adı altında Libya petrolünü yağmalamasını garanti altına almak içindir. Ve şöyle dedi: “Ülkedeki dağınık kurumları tek bir otoritenin altına dahil etmeye çalışırken, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerini yatırıma teşvik ediyor. Planımız, birleşik bir hükümet kurmak ve tüm kurumları birleştirmektir.” “ConocoPhillips ve Chevron şirketlerinin Libya ile fiilen anlaşmalar imzaladığını ve Libya'nın petrol üretiminin mevcut on yılın sonuna kadar 3 milyon varile ulaşarak iki katına çıkabileceğini” belirtti.

Bilindiği üzere Libya, Afrika’da teyit edilmiş en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Batı ülkeleri, özellikle ABD, Fransa ve İngiltere, petrol çıkarma konusunda kendi çıkarlarını güvence altına alan Kaddafi’ye karşı Libya halkına yardım etme bahanesiyle NATO adına müdahale etmişlerdi; zira Libya petrolünü çıkaran ve bunun aslan payını elinde bulunduranlar Batılı, özellikle de Avrupalı şirketlerdi; Amerikan şirketleri ise onlarla rekabet etmeye çalışıyordu.

2011 yılında Libya halkı Batı’nın ajanına karşı ayaklandığında, sömürgeci Batılı ülkeler Libya’nın Batı’dan bağımsızlaşmasını engellemek için müdahale ettiler ve ülkenin kendi sömürgelerinde kalmasını sağladılar. Dolayısıyla bu ülkeler, kendilerine bağlı bölgesel devletler ve ajanlar ile sadık kişilerden oluşan yerel araçları yoluyla birbirleriyle çatışmaya başladılar.

Son olarak Amerika, hizmetkârı Erdoğan’ın yardımıyla Libya’daki ajanlarını iktidara getirmeyi başarmış, 2021 yılında batı Trablus’ta Abdülhamid Dibeybe hükümetini kurmuş ve doğu Libya’daki ajanı Hafter’i ise 2014 yılından beri iktidarda tutmaktadır. Şu anda bu ikisinden tek bir hükümet kurmaya çalışıyor ki böylece Müslümanların petrolünden aslan payını ele geçirebilsin ve onların yoksul ve muhtaç olarak kalmalarını sağlayabilsin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Ben Gvir ve Smotrich, İran İle Amerika Arasındaki Anlaşmayı Eleştiriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ben Gvir ve Smotrich, İran İle Amerika Arasındaki Anlaşmayı Eleştiriyor

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir ile Maliye Bakanı Smotrich, Trump’ın açıkladığı Amerikan-İran anlaşmasına saldırdı ve anlaşmanın maddelerine bağlı kalmayı reddettiler. Ben Gvir, Trump’ın anlaşmasının kendi devletlerini bağlamadığını açıkça ilan ederek, “Biz bağımsız ve egemen bir devletiz; muz cumhuriyeti değiliz” vurgusunda bulundu. Smotrich ise anlaşmayı kendi varlığı için kötü olarak değerlendirdi; İran rejimini tek başlarına devirmeye yönelik kampanyanın sürdürülmesini talep etti ve Lübnan’daki operasyonların devam etmesi ve oradan herhangi bir geri çekilmenin engellenmesi çağrısında bulundu. (El-Arabiya, 15/06/2026)

Yorum:

“Biz bir muz cumhuriyeti değiliz” sözünü Ben Gvir, sanki sadece Amerika’nın desteği ve Müslümanların başındaki yöneticilerin iş birliğiyle ayakta duran varlığı, dünyaya egemenlik ve bağımsızlık dersi veriyormuş gibi büyük bir özgüven ve gururla söylemiştir! Bu nasıl bir egemenlik? Washington’dan yeşil ışık gelmedikçe ordusunu harekete geçiremeyen biri, hangi bağımsızlıktan bahsediyor?!

Ancak daha derin çelişki, Ben Gvir’in küstahlığında değil -ki bu onun bilinen bir özelliğidir-, bilakis bu haberin ortaya koyduğu daha geniş bir tabloda yatmaktadır. Boyun eğmiş rejimler, onurlarına, egemenliklerine ve halklarına dokunsa bile Amerika’nın her kararına uyduklarını ilan etmekte acele ederken; gaspçı varlığın bakanları, en büyük hamileri tarafından yapılan bir anlaşmayı açıkça reddedip Amerika’ya “hayır” diyebiliyor; ama zorba rejimler ise “evet” demek için birbirleriyle yarışıyorlar!

Buradaki ders, Ben Gvir’in cesaretini yüceltmek değildir, Allah korusun; zira o bir ilkeyle değil, daha fazla kan dökülmesini isteyen ve savaşın durdurulmasına karşı direnen sınır tanımayan bir vahşetle konuşuyor. Ancak asıl ders, şu utandırıcı soruda yatıyor: Neden işgalci varlık efendisine “hayır” deme gücüne sahipken, bizim yöneticilerimiz bunu söylemekten acizdirler? Cevap ne ordularda ne de silahlarda yatıyor; cevap siyasi iradede yatıyor ve bunu menfaat değil, akide meydana çıkarır.

Bu varlık bugün, iç çelişkilerinin en şiddetli anlarını yaşamaktadır; zira varlığın bakanları, kendilerinin veli nimetlerinin anlaşmasına saldırmakta ve ordusu geri çekilmeyi reddetmektedir; bu, içeriden kendini yiyip bitiren hasta bir varlıktır ve iç çöküş, yok oluşun alametlerinden biridir; ancak bu varlık ne açıklamalarla ne de yardım gemileriyle yok olacaktır; aksine ümmetin orduları, zincirlerinden kurtulup sorumluluklarını üstlenerek ayağa kalktıklarında yok olacaktır. Ümmetin, işlerini gözetecek ve bunları yüceltecek samimi ve dürüst bir liderliğe ihtiyacı vardır; yani İslam ümmetinin, Hilafet Devleti'ne ihtiyacı vardır; ancak bu devlet sadaka ya da kendiliğinden kurulmayacaktır; aksine onu kurmak için ciddi bir çalışma gerekmektedir.

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır

Devamını oku...

Malezya: “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” Hakkında İtiraz Muhtırası

  • Kategori Malezya
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Malezya
“Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” Hakkında İtiraz Muhtırası

Hizb-ut Tahrir Malezya (HTM) heyeti, Putrajaya’daki İletişim Bakanlığına, “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” etkinliğinin düzenlenmesine ilişkin bir itiraz muhtırası sundu.

Bu adım, hükümeti söz konusu etkinliği derhal iptal etmeye çağırmak amacıyla atıldı. Muhtırada, etkinliğin toplum üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğurmasının beklendiği ve İslam şeriatının hükümlerine açıkça aykırı olduğu ifade edildi.

Muhtıra, bakanlık adına Stratejik İletişim ve Kurumsal İşler Birimi Sekreteri Bayan Wan Sa'idatul Syafina binti Muhammed Amin tarafından teslim alındı. Ayrıca kendisi, Hizb-ut Tahrir Malezya’nın sunduğu itiraz gerekçelerine ilişkin kapsamlı ve ayrıntılı açıklamaları dinlemek üzere zaman ayırdı.

Heyetin başkanlığını yapan ve Hizb-ut Tahrir Malezya Resmî Sözcüsü olan Prof. Abdül Hakim Osman, muhtırada söz konusu büyük konserlerin bakanlık tarafından derhâl iptal edilmesini gerektiren beş temel sebep sıraladı:

Bu etkinliklerin hazcılığı (hedonizmi), şehvetlere dalmayı ve Batı yaşam tarzını temsil etmesi.
Allah’ın gazabını ve azabını celbetmesi.
Devlet için haram gelirlerin elde edilmesine yol açması.
Hükümetin Allah’ın kendisine yüklediği emanete ihanet etmesi anlamına gelmesi.
Gazze’de yaşananlara karşı duyarlılık ve empati eksikliğini yansıtması.

Cevabında Şafina, itiraz muhtırasını doğrudan bakana ileteceğini belirtti. Ayrıca bakanlığın itirazı inceleyeceğini ve konu hakkında uygun bir yanıt vereceğini ifade etti.

Muhtıranın teslim edilmesinin ardından, resmî sözcü Prof. Abdül Hakim Osman’ın başkanlığındaki Hizb-ut Tahrir Malezya heyeti, üç diğer üyenin de katılımıyla bu girişimin ayrıntılarını açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenledi.

Prof. Abdül Hakim, teşkilatın söz konusu büyük konserlerin iptali için ilgili makamlar üzerindeki baskıyı sürdürmek amacıyla başka faaliyet ve etkinlikler de başlatmayı planladığını açıkladı. Ayrıca meselenin önemsiz veya basit bir konu olmadığını; aksine açık bir kötülük, günah ve İslam şeriatına aykırılık teşkil ettiğini, bu nedenle görmezden gelinmesinin veya ihmal edilmesinin caiz olmadığını vurguladı.

Salı, 2 Muharrem 1448 H - 16 Haziran 2026 M

malezya

malezya

Basın Açıklaması İçin TIKLAYINIZ

malezya

Daha fazla bilgi için:

Hizb-ut Tahrir Malezya Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir Malezya Telegram Kanalı

 malezya

 

 

 

Devamını oku...

Belfast'taki İsyan Olayları: Parçalanmış ve Bölünmüş Siyasi Sistemin Bir Başka Göstergesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Belfast'taki İsyan Olayları: Parçalanmış ve Bölünmüş Siyasi Sistemin Bir Başka Göstergesidir

 

Haber:

Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast son dönemde göçmenlere yönelik isyan eylemlerine, saldırılara, yaygın bir kaosa ve insanlar arasındaki gerilimin tırmanmasına tanık oldu; haberlere göre bu kargaşalar, Sudanlı bir göçmenin yerli bir adamı bıçaklayarak ağır yaraladığı iddiasıyla suçlandığı bir saldırının ardından patlak verdi; bu olay doğal olarak birçok sakinler arasında şok, endişe ve öfkeye yol açtı. Bunu takip eden günlerde protestolar şiddet olaylarına dönüştü; zira göçmenler ve azınlık gruplar saldırıların hedefi haline geldi; bu da Kuzey İrlanda’da ve Birleşik Krallık genelinde göç, toplumsal ilişkiler ve toplumsal uyum konusundaki tartışmaların yeniden alevlenmesine neden oldu.

Yorum:

Bu olayların fitilini ateşleyen bıçaklı saldırı, kesin bir şekilde kınanması gereken ciddi ve endişe verici bir suçtur. Şiddetin her kurbanı adaleti hak etmekte olup bundan sorumlu olanların tam anlamıyla hesap vermesi gerekir. Bununla birlikte, tek bir kişinin davranışları asla bütün bir topluluğa yönelik düşmanlığı haklı çıkarmak için kullanılmaması gerektiği gibi suç konusunda hiçbir sorumluluk taşımayan masum göçmenlere, mültecilere veya azınlık gruplara saldırmak için de bir bahane olarak kullanılmaması gerekir. Tek bir olaya yönelik halkın öfkesinin, göçmenlere karşı daha geniş çaplı bir şiddete dönüşme hızı, köklü toplumsal bölünmelerin nasıl hızla istismar edilip körüklenebileceğini ortaya koymaktadır.

Belfast’ta son zamanlarda tanık olunan sahnelere, münferit olaylar ya da sadece az sayıda aşırılıkçıların davranışları olarak bakılmaması gerekir; zira bunlar, Batı toplumlarının ve bu toplumları yöneten siyasi sistemlerin içinde var olan daha derin bölünmelerin belirtileridir.

Avrupa'nın dört bir yanındaki göçmen karşıtı söylemler, egemen siyasi söylem içinde giderek daha yaygın bir hâle gelmiştir. Göçmenler ve etnik azınlıklar, çoğu zaman kamu hizmetleri üzerinde bir yük, ulusal kimliğe yönelik bir tehdit ya da ekonomik sıkıntıların sebebi olarak tasvir edilmektedir. Toplumsal ve ekonomik zorlukların yaşandığı dönemlerde, marjinalleştirilmiş topluluklar genellikle günah keçisi olarak gösterilmektedir; bu da siyasi liderlerin, kamuoyunun öfkesini kendi başarısızlıklarından başka bir yöne çekmelerine imkân vermektedir.

Aslında göçmenler ne konut sıkıntısının ne yaşam maliyetlerinin artmasının ne sağlık sistemlerinin bozulmasının ne de ekonomik uçurumun genişlemesinin bir nedeni değildir. Bu sorunlar, uzun yıllar boyunca alınan siyasi ve ekonomik kararların bir sonucudur; bununla birlikte bu krizlerin köklü nedenlerini tedavi etmek yerine, pek çok siyasetçi kamuoyunun endişelerini istismar etmeye devam ederek suçu bu etnik gruplara ve yeni gelen göçmenlere atmaktadırlar.

Bu sorunun özü, milliyetçilik fikrinde yatmaktadır. Çünkü modern ulus devletler, bireylerin öncelikle kendilerini, vatandaşlık, etnik köken ve ulusal çıkarlar aracılığıyla tanımlamaya teşvik etmektedir. Bu dünya görüşü kaçınılmaz olarak bir “biz ve onlar” zihniyetini oluşturmakta; bu da her ne zaman toplum zorluklarla karşı karşıya kalsa, yabancı olarak görülen kişilerin şüphe, hoşnutsuzluk ve düşmanlığa maruz kalmasına neden olmaktadır.

Tarih, bu düşüncenin sonuçlarını defalarca ortaya koymuştur. Zira sömürgecilik ve kölelikten ırk ayrımcılığına ve göçmen düşmanlığına kadar milliyetçilik, sürekli olarak bölünmeyi ve çatışmayı güçlendirmiştir. Bu arada hükümetler eşitlik ve çeşitlilikten bahsederken, insanları birbiriyle rekabet eden gruplara ayıran ulusal kimliğin propagandasını yapmaya devam etmekte ve bireylerin birbirlerini, ırk ve milliyet merceğinden yargılamaya teşvik etmektedir.

İslam, farklı ve köklü bir vizyon sunmaktadır; zira on dört asırdan fazla bir süredir İslam, Arap Yarımadası’nda egemen olan kabile ve ırkçı önyargılarla karşı karşıya kalmış ve bunları kökünden söküp atmıştır. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا۟ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurat 13]

İslam, ırkçılığı, milliyetçiliği, kabileciliği ve ırk, dil veya uyruk temelinde yapılan her türlü ayrımcılığı reddetmektedir. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ “Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.

İslam, insanları, ırk veya uyruk yoluyla birbirine bağlamak yerine, ortak değerler, adalet ve Allah Subhanehu ve Teala'ya karşı sorumluluk yoluyla birbirine bağlamaktadır. Tarihi boyunca İslam hadaratı, farklı ırk, dil ve kökenlere sahip insanları tek bir devlet çatısı altında birleştirmiştir; zira burada bireyler, ten rengi veya doğdukları yere göre değil, davranışlarına ve şahsiyetlerine göre değerlendirilirdi.

Bu nedenle Belfast’ta tanık olunan olaylar, ırkçılık ve yabancı düşmanlığını ve bunları doğuran ideolojik temelleri koruyarak tam anlamıyla tedavi edilemeyeceğini hatırlatma mesabesinde olması gerekir. Toplumlar milliyetçilik, kimlik politikaları ve siyasi kazanımlar peşinde koşmaya devam ettikleri sürece, bu bölünmeler farklı şekillerde ortaya çıkmaya devam edecektir.

Gerçek bir değişim, şiddetin meydana gelmesinden sonra sırf onu kınamaktan daha fazlasını gerektirmektedir; dahası öncelikle bölünmeyi besleyen düşünce biçimlerine ve sistemlere meydan okumayı gerektirmektedir. İslam, ırkçılığı kökünden söküp atan, ırkçı ve milliyetçi ayrımcılığın tüm şekillerini reddeden ve ırk veya köken ayrımı gözetmeksizin tüm insanlar için adalet ve onuru tesis eden alternatif bir model sunmaktadır.

Dünyanın, bölünmenin nedenlerinin devam etmesini sağlayan hoşgörü sloganlarının artmasına ihtiyacı yoktur; aksine bu nedenleri tamamen ortadan kaldıracak kapsamlı bir sisteme ihtiyacı vardır. İslam’ın sunduğu vizyon işte budur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...

Fidan’ın Bölgesel Güvenlik Yapısı ABD’nin, Müslümanların Orduları ve Paralarıyla Yahudi Varlığını Koruma Planıdır!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Fidan’ın Bölgesel Güvenlik Yapısı

ABD’nin, Müslümanların Orduları ve Paralarıyla Yahudi Varlığını Koruma Planıdır!

Üstad Münâci Muhammed’in Kaleminden

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Nikkei Asia Economic gazetesine verdiği röportajda şunları söyledi: “İsrail, 1967 sınırları içinde bir Filistin devletini tanıması şartıyla, nihayetinde Orta Doğu’daki yeni bir bölgesel güvenlik yapısı içinde yer alabilir.” Bunu, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere bir dizi bölgesel gücü kapsayan bir işbirliği çerçevesi oluşturmak için “tarihi bir fırsat” olarak nitelendirdi ve “uygun koşullar sağlandığı takdirde İran’ın da gelecekte bu çerçeveye katılabileceği” eklemesinde bulundu. Hakan Fidan, “Washington ile Tahran arasında, Gazze için barış planına ilişkin görüşmelerin hızını artıracak ve tüm bölgenin istikrarına katkıda bulunacak kalıcı bir yakınlaşmanın olduğuna” dikkat çekti.

Bu, eski-yeni sömürgeci Batı'nın politikası ve İslam ile süregelen medeniyet çatışması ile bunun günümüzdeki Amerikan versiyonu ve kâfir Batı’nın, bölgedeki stratejik üssü olan Yahudi varlığını entegre etmeye yönelik devam eden bir çabasıdır. Bu varlığı vuran son depremler, onun askeri alçaklığını ve güvenlik açısından kırılganlığını ortaya çıkarmış, ardından gaspçı varlığın güvenliği için birincil garantör olduğu bilinen Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı stratejik ve askeri çıkmazla birlikte varlığın güvenlik ikilemi daha da büyümüştür; zira onun içerisi güvenlik açısından açık hale gelirken Amerikan güvenlik şemsiyesi de çıkmaza girmiştir.

Hem Amerika hem de Yahudi varlığı için kritik olan bu güvenlik ve stratejik ortamda, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından ortaya konan stratejik güvenlik projesi gündeme gelmiştir; zira Fidan, 28 Mayıs Perşembe günü yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Bölgenin, bölgesel işbirliği oluşturmaya ve bölgesel güvenlik yapısı kurmaya ihtiyacı vardır.” Meselenin “iki ya da üç ülke arasında başlayabileceğini, ancak zamanla İran ve Yahudi varlığı da dahil olmak üzere bölge ülkelerinin çoğunu kapsayan bir yapıya dönüşmesi halinde ideal olacağını” açıklamıştır.

Bölgesel güvenlik yapısı projesi ne Fidan’ın ne de onun başkanı Erdoğan’ın fikirlerinden değildir; aksine bu, Yahudi varlığını bölgeye entegre etmek ve bölge ülkelerini ve bölgeyi bu varlığın güvenliğini savunmaya mecbur bırakmak ve kafir Batı'yı ve özellikle de Amerika'yı bu savunmanın maliyetlerinden ve sonuçlarından muaf tutmak yoluyla neredeyse siyasi Abraham Anlaşmalarının güvenlik ayağı mesabesinde olan sinsi ve tehlikeli Amerikan projesinin vaftiz babasıdır; yani bu, mutant varlığın güvenlik savunması ve korumasını kafir Batı’dan ve özellikle Amerika’dan alıp bölgedeki ve çevredeki devletlere yükleyen eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik projesidir; bu ise siyasi ihanetin ve kinin zirvesidir; çünkü mukaddesatları aşağılık varlık tarafından gasp edilen Müslüman ordularını, gaspçı varlığın varoluşsal güvenliğinin koruyucusu ve garantörü haline getirmektedir!

Fidan’ın ortaya koyduğu bölgesel güvenlik yapısı projesi, Amerika’nın tarihi stratejik ve jeostratejik çıkmazını yaşamasının yanı sıra yıkıcı astronomik borç kriziyle karşı karşıya olduğu bir dönemde, Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına almak, onu entegre etmek ve Amerika’ya sıfır maliyete mal olmasına odaklanmak amacıyla tasarlanmış bir Amerikan güvenlik projesidir; zira önerilen güvenlik projesi, Amerika’nın yükünü hafifletmeyi ve maliyetlerini azaltmayı amaçlamaktadır. Böylece gazaba uğramış Yahudi varlığının güvenliği, bölgenin güvenliğinin bir parçası hâline gelecek, onun korunması bölge ülkelerine ve ordularına bırakılacak ve onun finansmanı ise Müslüman halkların paraları ve servetleriyle sağlanacaktır. Böylece de Yahudi varlığının da taraf olduğu güvenlik ittifakı ile birlikte, sömürgeci işlevsel devletçikler, resmi ve uluslararası düzeyde, İslam ümmetinin evlatlarına karşı gaspçı varlığı savunmakla sorumlu ve yükümlü bir hale gelecektir. Diğer bir deyişle Müslüman orduları, silahları ve paralarıyla mukaddesatları gasp eden düşmanlarının güvenliğini savunmak için Müslümanlara karşı savaşacaklardır!

Hakan Fidan’ın bölgesel bir güvenlik yapısı olarak ortaya koyduğu ABD güvenlik projesiyle ilgili bir diğer yenilik ise, İran’ın bu yapıya dahil edilmesi ve yapının nükleer güce sahip Pakistan’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesidir. İran’ın dahil edilmesi dikkat çekicidir; yani Erdoğan rejimi, İran’ı ABD’ye boyun eğen, gaspçı varlıkla normalleşen ve gelecekte varlığı savunacak güvenlik sisteminin bir parçası haline gelecek şekilde tabi bir devlete dönüştürmeyi amaçlayan ABD planına dahil olmuştur. Pakistan’ı da kapsayacak şekilde bölgesel güvenlik yapısının genişletilmesine gelince; Pakistan’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmak, hatta felç etmeyi amaçlamaktadır. Dahası bu nükleer gücün, Pakistan’ın Yahudi varlığını korumaya yönelik güvenlik projesinin bir parçası olarak Yahudi varlığına yönelik herhangi bir tehdidi caydırmak için kullanılması da amaçlanmaktadır.

Dolayısıyla hain ve utanç verici rejimler, aslında kafir Batı’nın medeniyet projesinin bir parçasıydı ve hala da öyledirler. Yani onlar, kafir Batı tarafından ülkemize yerleştirilmiş üsler mesabesinde olup hain yöneticiler de bu üslerin bekçileri ve kafir Batı’ya hizmet eden kölelerdir.

Türkiye de bunlardan biri olup bugünkü yöneticisinin görevi, sömürgeci Amerika’nın projelerine hizmet etmektir. Irak’ta, Afganistan’da, Şam’da, Sudan’da, Azerbaycan’da, Libya’da ve bugün de gasp edilen mübarek topraklarımızda olan işte budur. Ayrıca Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı’nın bölgesel güvenlik yapısı hakkındaki açıklaması, gaspçı varlığın güvenliği için işlevsel devletçikleri zorlamak ve Amerika’yı bu güvenliğin yüklerinden, maliyetlerinden ve sonuçlarından muaf tutmak amacıyla Amerika’nın güvenlik planını pazarlamaktır; zira Fidan, “İsrail’in güvenliğinin bölge ülkelerinden büyük destek göreceğini düşünüyorum” açıklamasında bulunmuştur.

Erdoğan ve çevresi, kafir Batı'nın İslam’a darbe indirme ve İslam ümmeti ile toprakları üzerinde hakimiyet kurma konusundaki projesinin bir parçasıdır. Dışişleri Bakanı Fidan ise, mukaddesatları gasp edilmiş Müslümanların orduları ve paralarıyla gaspçı varlığı savunmak için tasarlanmış habis ve tehlikeli Amerikan tuzağının vaftiz babasıdır. Bu da Müslüman ordularının, topraklarını gasp eden düşmanının güvenliğini korumak için kendi Müslüman ümmetiyle savaşması içindir. Böylece kafir Amerika planlamakta ve Erdoğan da, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan aracılığıyla onun planını hayata geçirmek için çalışmaktadır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 604. Sayı - 17/06/2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER