Cuma, 24 Safer 1448 | 2026/08/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Pakistan’daki İç Güvenlik Krizinin Sebebi, Devletin Politikası ve Üzerine Kurulduğu Kimlik Anlayışının Başarısızlığıdır, Ulusal Kimlik, Farklı Etnik Kökenleri Tek Bir Varlık Altında Eritemez! Hilafet ve İslam Akidesi Ancak Farklı Halkları Tek Bir Ümm

24 Temmuz 2026’da Müslümanların kanı bir kez daha dökülmüştür. Bu kez Tank bölgesinde bir el yapımı patlayıcının (EYP) infilak etmesi sonucu 14 güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir. Son birkaç ayda Aşiret Bölgeleri ve Belucistan’da yaşanan şiddet olaylarında ve Azad Keşmir’de gerçekleşen son protestolarda, onlarca güvenlik görevlisi ve sivil hayatını kaybetmiştir. Medya sansürü ve kayıpların siyasallaştırılmasına rağmen, bu iç güvenlik krizi ekonomik krizden daha hafif değildir. Bu krizler devleti içeriden sarsmış ve bazı durumlarda düşman devletlere iç işlerimize müdahale etme fırsatı vermiştir. Yüzeyden bakıldığında bu güvenlik krizleri birbirinden farklı gibi görünse de, gerçekte hepsi “ulus-devlet” anlayışından doğan milliyetçi siyasal kavramın ve bölgesel vatanseverlik üzerine kurulu kimlik anlayışının başarısızlığını ortaya koymaktadır. Bölgesel milliyetçiliğe dayalı ulusal kimlik, farklı etnik ve bölgesel kimlikleri tek bir bütün hâline getiremez. Çünkü milliyetçilik kavramının kendisi insanları bölgesel kimlik temelinde birbirinden ayırmaktadır.

Esasında bölgesel vatanseverlik, aklî değil, duygusal ve düşük seviyeli bir bağdır; çünkü bu tür bir bağ akıl sahibi olmayan hayvanlarda bile görülebilir. İngiltere tarafından çizilen çizgiler üzerine ulusal bir kimlik inşa etmek Batılı bir kavramdır. Oysa İslam, bu esasa dayalı her türlü asabiyete karşı uyarmaktadır. Pakistan’ın ilk dönem siyasi liderleri de, bölgesel milliyetçiliğe dayalı bir ulusal kimlikle farklı etnik ve bölgesel toplulukları bir araya getirmenin mümkün olmadığını biliyorlardı. Bu nedenle insanları İslami akide temelinde birleştirmeye çalışmış ve onları “Pakistan’ın manası nedir? La ilahe illallah” sloganı altında birleşmeye çağırmışlardır. Ancak bu slogan iki sebepten ötürü cazibesini ve etkisini yitirmiştir:

Birincisi: Son seksen yıl boyunca yöneticiler İslam’ı tatbik etmemiş, aksine laik ibadet özgürlüğü ilkesi kisvesi altında insanları İslam’ın tatbik edildiğine inandırmaya çalışarak aldatmışlardır. Gerçekte ise Pakistan’ın anayasası, kanunları ve devlet yapısı laik sistem üzerine kuruludur ve insanlar da bu gerçeği anlamışlardır.

İkincisi: İnsanların zihninde şu soru hala yankılanmaya devam etmektedir: Gazze, Burma, Doğu Türkistan ve Afganistan’daki Müslümanlar neden bizimle aynı ümmet sayılmıyor? İngiltere’nin çizdiği sınırların dışında yaşayan ve “Lâ ilâhe illallah” diyen Müslümanlar neden Pakistan ulusal kimliğinin dışında kabul ediliyor? Biz ve Tevhid kelimesi aynı değil miyiz? Allah Subhânehu ve Teâlâ bütün Müslümanlara tek bir halifeye biat ederek birleşmelerini emretmemiş midir? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmadı mı?

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” Bununla birlikte, son seksen yıldır yöneticiler “Önce kendimizi güçlendirelim, sonra bu meseleyi ele alırız” iddiasıyla Pakistan’daki Müslümanları aldatmaya devam etmişlerdir.

Binaenaleyh, güçlü bir “akide kimliği”nin yokluğu, Belucistan, Keşmir ve Peştun kabile bölgelerindeki Müslümanları birleştirmede başarısız olmuştur ve bu olgu şimdi diğer bölgelere de yayılmaktadır. Bu siyasi ve fikri sorun için siyasi ve fikri bir çözüm aramak yerine devlet, silahı ve kurşunu seçmiş ve bunu “Sert Devlet” yöntemi olarak adlandırmıştır. Soruyoruz: Bir insana zorla bir kimlik benimsetilebilir mi? Sopa, makineli tüfek ve mermi bu soruna uzun vadeli bir çözüm olabilir mi? Bu durum, yöneticilerin ve mevcut sistemin fikrî ve siyasî açıdan iflas ettiğinin açık bir göstergesi değil midir?

İslâm esasına dayalı kimlik, Pakistan’daki güvenlik krizlerini sona erdirebilir ve İslâm beldelerini tek bir kelime altında birleştirebilir. İslâm’ın eksiksiz bir şekilde uygulanması, kabile savaşçılarını yeniden devletin çatısı altına birleştirecek, Keşmir halkının fedakârlıklarını gerçek anlamına kavuşturacak, onları ayrılıkçı eğilimlerden uzaklaştıracak; Beluç Müslümanlarını laik ve sosyalist ayrılıkçılardan ayırarak yeniden devlete bağlayacaktır. Böylece Afgan Müslümanlarının da tek bir halife altında birleşmelerinin yolu açılacak, bu birlik zamanla bütün İslâm ümmetini kapsayacak şekilde genişleyecektir. İslâm ümmetini tek bir kimlik altında birleştirmenin yolu, Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır. Hilafet, bütün Müslümanların devletidir ve İslâm’ın uygulayıcısıdır

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti bütün bilinçli kişileri Hilafetin kurulması mücadelesinde Hizb-ut Tahrir’e katılmaya; güç ve kuvvet sahiplerini ise Nübüvvet metodu üzere Hilafetin kurulması için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye çağırıyor. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı.” [Ali İmran 103]

Devamını oku...

Ankara’daki NATO Zirvesi ve Türkiye’nin Bu Zirvedeki Rolü!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Ankara’daki NATO Zirvesi ve Türkiye’nin Bu Zirvedeki Rolü!

Üstad Ahmed El-Hutvâni’nin Kaleminden

36. NATO Zirvesi, 7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleştirildi. Zirvenin kapanış bildirisi, ittifakın sözde savunma kapasitelerini güçlendirmeye yönelik çeşitli taahhütler içeriyordu; Bunlar arasında üye ülkelerin savunma harcamalarını bütçelerinin %5’ine çıkarma taahhüdü de yer aldı. Bildiri ayrıca İran’ı nükleer silah sahibi olmamaya ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne saygı göstermeye çağırdı.

Türkiye, zirvede ittifaka sarsılmaz bir bağlılık sergiledi; zira Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran şöyle dedi: “Zirve kapsamında yürütülen yoğun diplomatik faaliyetler, Türkiye’nin uluslararası barış, güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesindeki etkin rolünü bir kez daha ortaya koymuştur.” Ve şöyle dedi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin geliştirilmesi, savunma sanayii, ticaret ve güvenlik alanlarında iş birliğinin güçlendirilmesi, Avrupa güvenlik yapısı ile bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ele aldılar.”

Trump, Rus yapımı S-400 hava savunma sisteminden kurtulması halinde Türkiye'nin "Amerika'nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası" (CAATSA) kapsamındaki yaptırımlardan muaf tutulmasını ve F-35 savaş uçağı programına geri dönmesini yeniden değerlendirdi.

Erdoğan, Trump'a, diğer ziyaretçilere gösterdiği karşılamadan farklı olarak, dostluk ve coşku gibi sıcak sahneleri içeren ayrıcalıklı bir karşılama düzenledi.

Halihazırda ABD’den sonra NATO’daki en büyük ikinci orduya sahip olan Türkiye, 2030 yılı sonuna kadar savunma harcamalarını gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) %5’ine çıkaracağını duyurdu ve NATO Genel Sekreteri Rutte ise şunları söyledi: “Türkiye, yaklaşık üç bin savunma sanayisi şirketine sahip olması nedeniyle önemli bir ülkedir.”

BBC'nin haberine göre, "Türkiye, NATO'nun operasyonel yapısında aşağıdaki yollarla kilit bir rol oynamaktadır:

1- İncirlik, Konya ve Erhaç Hava Üsleri,

2- Kürecik ve Kisecek Radar Üssleri,

3- İzmir’deki NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı,

4- Birçok ilde bulunan Müşterek Hava Operasyon Merkezleri

5- Akşaz Deniz Üssü,

6- Gerektiğinde askeri amaçlarla kullanılacak olan Taşucu ve İskenderun limanları.” Bu yıl ABD ile Yahudi varlığı arasında İran’a yönelik savaş sırasında, NATO’ya bağlı savunma sistemleri İran’dan Türkiye’ye doğru fırlatılan füzeleri durdurmuştur; bu da bu altyapının pratik olarak önemini ve Türkiye’nin ittifakın güvenlik sistemi içindeki konumunu ortaya koymaktadır.

Türkiye, İttifak’a ayırdığı savunma bütçesini bu yılki 20 milyardan önümüzdeki yıllarda 70 milyara çıkaracak ve böylece ittifaka en büyük katkıyı sağlayan ülkelerden biri olacaktır.

Türkiye’nin NATO’ya üyeliği ve bu ittifaka yaptığı büyük katkılar, ülkenin İslami kimliği ve gerçek tutumu hakkında büyük soru işaretleri uyandırmaktadır. Peki, Türkiye İslam dünyasına da NATO’ya sunduğu kadar katkı sağlıyor mu?

Peki ateşkesin garantörü olarak Türkiye, gece gündüz katledilmeye devam eden Gazze ve halkına ne sundu?

Türk resmi medya kuruluşları -teorik olarak- Türkiye’nin, halkı soykırıma uğrayan Gazze’deki Müslümanların davalarını savunduğunu, Suriye ve Lübnan’daki Arap topraklarının Yahudiler tarafından işgalini reddettiğini, kimlikleri silinen Müslüman Uygur Türklerini desteklediğini ve felaketlerin üst üste geldiği diğer Müslüman ülkelerin yanında durduğunu göstermektedir; bu sadece zahiri olarak böyledir; ancak gerçekte Türkiye’nin Müslüman halkların yanında durması bir vehim ve yalandan ibarettir; zira Türkiye, aslında onları savunmak için sahip olduğu tüm para ve silahı sunduğu Müslümanların gerçek düşmanı olan NATO'nun yanında yer almaktadır.

Çünkü Amerika, İngiltere ve Fransa gibi büyük ittifak ülkeleri, Türkiye de dahil tüm Müslüman ülkeleri işgal eden, Hilafeti yıkıp ülkelerini parçalayan, halklarını yerinden eden, ülkelerinin kalbine kanserli bir varlık diken, onların servetlerini tüketen, onlara felaketler tattıran ve hala da tattırmaya devam eden suçlu sömürgeci ülkelerdir; o halde Türkiye, neden bu lanetli şeytani ittifakı destekliyor?

Türkiye’nin Müslüman ülkelerinin yanında durup, hayati meselelerde onlarla birleşmek yerine, onlara sırtını dönüp suçlu sömürgeci Batı Avrupa ve Amerika’nın doğu kapısını savunmak için sadık bir bekçi olarak durduğunu görmekteyiz.

Sonra NATO’nun siyasi olarak sona ermesi gerekir; zira bu ittifak, 20. yüzyılda Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurulmuştu; nitekim komünist sistem çöktüğünde, rolünün de sona erdiği varsayılmalıydı ve varlığını sürdürmesi için bir gerekçe kalmamıştı; Ancak NATO, kendisine yeni bir düşman icat etti ki o da İslam'dı. Tıpkı Genel Sekreteri Wesley Clark'ın da komünizmin çöküşünden kısa bir süre sonra şöyle dediği gibi: "İslam'ı, ittifakın düşmanı olarak benimsedik."

O halde neden Erdoğan Türkiye’si, İslam’a düşman olan ve Müslümanlara karşı savaşan bu ittifakın yanında yer alıyor?

Bir yandan ittifak, savunma ve güvenlik gibi temel konularda İslam’ın en azılı düşmanlarıyla ittifak kurarken, diğer yandan da başörtüsüne ve Türkiye camilerinde Kur'an okunmasına teşvik etmenin ne kıymeti var ki?!

Bu nasıl bir mantık? Bu nasıl bir İslam? Kişi kiminle ittifak kurduğunu ve kime karşı olduğunu bilmelidir!

Dolayısıyla bugünkü Türk siyasetçilerinin görevi, Türkiye devletini gözden geçirip İslam’ın en azılı düşmanlarıyla kurduğu bu kirli ittifaklar nedeniyle onu muhasebe etmeleridir; Türkiye’deki her bilinçli Müslümanın ise kendisine, Türk devletinin yetmiş yılı aşkın bir süredir neden olduğu bu tehlikeli stratejik sapma hakkında sorması ve bunun nasıl ortadan kaldırılacağını ve yolun nasıl düzeltileceğini araştırması gerekir.

Türkiye liderliğinin, -ittifakın belkemiğini oluşturan- Amerika, İngiltere, Fransa ve Avrupa’yı savunmaya devam etme konusundaki ısrarı, bu ülkelerden herhangi biriyle ya da hatta herhangi bir Batılı ülkeyle çatışan herhangi bir Müslüman ülkeye karşı duracağı anlamına gelmektedir; bu da Türkiye’nin gelecekteki herhangi bir çatışmada pratik olarak ümmetin düşmanlarının safında olacağı anlamına gelmektedir.

Örneğin Şam beldesinde, Irak'ta, Mısır'da veya Arap Yarımadası'nda İslam Devleti'nin kurulması durumunda Türkiye, ittifakın temel bir üyesi olarak Batı'yı, Amerika'yı ve Avrupa'yı savunduğu için bu devletin bir numaralı düşmanı olacaktır.

Türkiye pusulasını derhal değiştirmesi, ümmetinin gerçek meselelerinin yanında yer alması ve liderliğinin de, gerçekte Türkiye gelecekteki olası herhangi bir İslami dalgaya karşı Avrupa'nın sağlam kalkanı olarak görüldüğü halde Türkiye'nin bugün Müslümanların siyasi kıblesi olduğu iddiasıyla Müslümanları yanıltmak ve aldatmaktan artık vazgeçmesi gerekir!

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 611. Sayı - 05/08/2026

Devamını oku...

Din Adına Birbirlerine Üstünlük Taslıyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Din Adına Birbirlerine Üstünlük Taslıyorlar

Oysa Din, Onların Hükümetlerinden Beridir!

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi X’teki sayfasında yaptığı bir gönderide şöyle dedi: “İran, İslam’ı bağrına basan köklü ve zengin bir medeniyete sahip bir millettir. İslam’ın sonraki yüzyıllarında, İslam medeniyetinin oluşumu ve yükselişinde temel sütunlardan biri haline gelmiş; fıkıh ve hadis bilimlerinden felsefe, tıp, matematik ve edebiyata kadar pek çok alanda önemli roller üstlenmiştir. İslam’da üstünlük ölçütü ne Arapça konuşmak ne de vahyin indiği topraklara coğrafi yakınlıktır. Nitekim Yüce Allah, Hucurat Suresi 13. ayette şöyle buyurmaktadır: إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْMuhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.” Bu nedenle, hiçbir yönetici, yalnızca Arapça konuşuyor olmasını Hz. Muhammed’in temsilciliği iddiasına dayanak yapamaz veya bu iddiayı İslam’ın açık öğretilerinin takip edilmesinin yerine koyamaz.” (El Arabiya)

Yorum:

Bu açıklamalar, Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife'nin 3/7/2026 tarihli şu açıklamasına bir yanıt olarak gelmiştir: “Kral: İran'ın bizi kendisiyle birleştirmesi gereken dinî bağı görmezden gelmesinden ve Muhammed'in getirdiği mesajın, yüzyıllar süren karanlığın ardından Fars medeniyetine manevi, insani ve düşünsel bir derinlik kazandırarak Fars ulusuna üstünlük sağlamasını unutmasından üzüntü duyuyoruz.” (Bahreyn Vatan Gazetesi)

Her ikisinin de açıklamalarına bakarsak, dini bir baskı kartı olarak kullandıklarını ya da din adına birbirlerine üstünlük tasladıklarını görürüz; oysa din onlardan beridir.

Bahreyn Kralı İslam’dan ve İslam’ın Persler üzerindeki üstünlüğünden bahsederken, İslam’ın daha önce kendisine sağladığı üstünlüğü unuttuğu gibi İslam’ın önce kendi ülkesinde var olduğunu, daha sonra Pers ülkesine ulaştığını da unutmaktadır; bu yüzden İslam’ı, kendi ülkenizde diğerlerinden daha fazla uygulamaya hırs göstermelisiniz.

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün verdiği cevap ise, görünüşte İslam’ı desteklediğini, onu uyguladığını ve takvaları sayesinde diğerlerinden daha çok Allah’a yakın olduklarını ifade ediyor; peki her ikiniz de hangi İslam’dan bahsediyorsunuz Allah aşkına?!

Din, birbirinize üstünlük taslayacağınız sloganlardan ibaret değildir; İslam, ekonomik ve içtimai olarak kendisinden mütekamil bir hayat sisteminin fışkırdığı akli bir akide olup birey, devlet ve toplumla olan ilişkileri de düzenlemektedir. Ayrıca fiilen ve hükmen muharib olan devletlerle olan ilişkiler hakkındaki hükümleri ve barış içinde olan devletlerle olan ilişkiler hakkındaki hükümleri de kapsamaktadır ve İslam’da hakkında şerî bir hüküm bulunmayan hiçbir şey kalmayacak şekilde başka hükümler de vardır. Her iki ülke de bir hayat sistemi olarak bu din ile hükmetmemektedir; o halde İsmail Baki hangi takvadan bahsediyor?! Devlette sizin konumunuzda ve statünüzde olan bir adam takvadan söz ettiğinde, devletinin İslam’ı bir hayat sistemi olarak uygulama boyutunu ve onu içte ve dışta uyguladığı kanunları kastetmesi gerekir; şüphesiz takva derken kendi bireysel eylemlerini kastetmesi doğru olmaz.

Doğru olan şu ki; İslam beldelerindeki mevcut tüm rejimler İslam’ı uygulamamaktadır; hükümlerinde, Allah’ın dininden son derece uzak olan insan yapımı hükümler dışında hiçbir şey görülmemektedir. Nitekim bu kanunlar, sizi mevkilerinize getirenler tarafından çıkarılmış ve sizin üzerinize dayatılmıştır; yani kâfirlerin çıkarlarını koruyan ve İslam için tek bir kelime dahi bırakmayan kanunlardır; zaten sizin varlığınızın hedefi de budur.

Arapçaya gelince; o hafife alınamaz ve faziletini küçümsemek de doğru olmaz; zira ister Kur'an ehli olsunlar isterse tüm yöneticiler gibi istisnasız dinlerini başkalarının dünyası için satanlardan olsunlar Arapça konuşanlardan bağımsız olarak Arapça'nın Kur'an'ın dili olması bile yeterlidir; bu yüzden Arapça'nın enerjisi ile İslam'ın enerjisinin arasını yeniden mezcetmek ve Müslümanların ülkelerini tek bir devlet, yani Hilafet Devleti altında birleştirmek gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Ümmetin Düşmanlarına Gelişmiş Silahlar Sağlarken Trump, İşgale Direnen Müslümanların Silahsızlandırılmasında Israr Ediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ümmetin Düşmanlarına Gelişmiş Silahlar Sağlarken
Trump, İşgale Direnen Müslümanların Silahsızlandırılmasında Israr Ediyor

Haber:

Başbakan Muhammed Şahbaz Şerif Cuma günü yaptığı açıklamada, Pakistan’ın Gazze Barış Planı kapsamında silahsızlanma sürecinin hayata geçirilmesi yönünde Barış Kurulu çerçevesinde gerçekleşen gelişmeleri memnuniyetle karşıladığını söyledi. X platformunda paylaştığı bir gönderide şöyle yazdı: “Amerika Birleşik Devletleri, Mısır, Katar ve Türkiye de dahil olmak üzere arabulucu ülkeler, bu ilerlemenin sağlanmasındaki çabaları nedeniyle özel bir takdir hak etmektedir. Başkan Trump’ın cesur liderliği altında kaydedilen bu ilerleme, Barış Kurulu için büyük bir başarıdır.” (ABB Pakistan, 31 Temmuz 2026)

Yorum:

Trump’ın Gazze planı, işgale direnen Müslümanları silahsızlandırırken, Yahudilere her türlü gelişmiş silahı tedarik etmektedir. Trump’ın Filistin planı, Filistin’in teslim olması ve gazaba uğramışlar tarafından kalıcı olarak işgal edilmesi demektir. Trump’ın “Barış Kurulu” planı, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirmek amacıyla bölgesel ittifaklardan oluşan bir ağdır ki böylece İslam ülkeleri Yahudilere kucak açabilsin. Amerika’nın ajanları olan Pakistan yöneticilerine gelince; Allah Celle Celaluhu ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirlerini tamamen göz ardı ederek, Amerika’nın emirlerinden ötesini göremiyorlar.

Ey Pakistan’daki Müslümanlar: Gazze’ye yardım etmesi için Müslüman ordularının seferber olmasını talep ettik. Nitekim talebimiz, coşku, umut ve canlılık getirdi ve ümmetin düşmanlarını dehşete düşürdü. Bu yüzden bu talebi ihmal etmememiz ve ondan geri adım atmamamız; aksine bunun üzerinde sebat etmemiz ve onu güçlendirmemiz gerekir. Zira bizim talebimiz, şerî bir hüküm olmasından dolayı mübarek bir taleptir.

Allah Celle Celaluhu'nun şeriatı, Mescid-i Aksa'dan vazgeçilmesine izin vermez; zira o, kalplerimizdeki imanla bağlantılıdır. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.” [İsra 1]

Allah Celle Celaluhu'nun şeriatı, topraklarımızı işgal edenlerle ittifak kurmaya izin vermez; çünkü Allah bize onlarla savaşmamızı emretmiş ve onlarla savaşmayı bize haram kılmamıştır. Zira Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9]

O halde mübarek talebimiz üzerinde sebat edelim, onu güçlendirelim ve Müslüman orduların içindeki tüm akrabalarımız, dostlarımız ve kardeşlerimizle iletişim kuralım. Onlardan Mescid-i Aksa'ya yardım etmek için seferber olmalarını ve yollarındaki her türlü engeli ortadan kaldırmalarını talep edelim. Zira Müslüman ordularından herhangi biri, korkak Yahudilere karşı seferber olursa, Allah Celle Celaluhu'nun izniyle kurtuluş, birkaç saatlik bir mesele olacaktır.

Ey Pakistan alimleri: Müslümanların bu mübarek talebinde onların yanında durun ve onlara yardım edin. “Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr” kitabının sahibi büyük Hanefi imam İbn Âbidîn el-Şamî Haşiyetinde (3/238) şöyle demiştir: “Şayet düşman İslam’ın geçitlerinden birine saldırırsa, ona yakın olanların üzerine farz-ı ayn olur. Onların (yakın olanların) arkasındaki düşmana uzak olanlara gelince; onlara ihtiyaç duyulmaması halinde farz-ı kifaye olur; eğer onlara ihtiyaç duyulursa, düşmana yakın olanlar düşmana karşı koyamazlarsa veya düşmana karşı kaymaktan aciz olmadıkları halde tembellik edip cihad etmezlerse, o zaman onlara yakın olanların üzerine namaz ve oruç gibi terk edemeyecekleri farz-ı ayn olur; sonra onlara yakın olanlara, sonra da aşama aşama doğu ve batıdaki tüm İslam halklarına farz olur.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Sudan Vilayeti: Temmuz 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Temmuz 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Temmuz 2026 boyunca ümmeti, İslam'ın yüce nizamı olan Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet'in yeniden kurulması için kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden yoğun halk faaliyetleri gerçekleştirdi. Bu kapsamda öne çıkan faaliyetler şunlardır:

1. Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyet Faaliyetleri

Doğu Sudan'daki El-Emrâr Kabilesinin İleri Gelenleri Hizb-ut Tahrir'i Ziyaret Etti

Hizb-ut Tahrir, 1 Temmuz 2026 tarihinde Port Sudan'daki bürosunda El-Emrâr kabilesinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti ağırladı.

Heyeti, Merkez İletişim Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza, Resmî Sözcü Üstad İbrahim Osman Ebû Halil ile birlikte kabul etti.

Görüşmede Nasır Rıza, Sudan'da yaşanan gelişmelere ilişkin Hizb-ut Tahrir'in bakış açısını anlatarak, mevcut krizlerin çözümünün ancak İslam'dan kaynaklanması gerektiğini ifade etti.

Daha sonra Müslümanların kaderini ilgilendiren meseleler hakkında kapsamlı bir fikir alışverişi yapıldı.

Toplantının sonunda taraflar, ümmetin meseleleri hakkında iletişim ve istişareyi sürdürme konusunda mutabık kaldılar.

Sudan Barolar Birliği Başkanı ve Yönetimiyle Görüşme

9 Temmuz 2026 Perşembe günü Nasır Rıza başkanlığındaki Hizb-ut Tahrir heyeti, Port Sudan'da Sudan Barolar Birliği merkezini ziyaret etti.

Heyet, Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleriyle görüştü.

Görüşmede Hizb-ut Tahrir'in tanıtımı yapılarak ümmetle birlikte gerçekleştirmeyi hedeflediği gayenin, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidî Hilafet'in kurulması olduğu anlatıldı.

Allah'ın hükümleriyle hükmetmenin ve İslam esasına dayalı bir yönetim kurmanın bütün Müslümanlar üzerine farz olduğu, şer'î delillerle ortaya konuldu.

Baro heyetindeki üyeler de görüşlerini dile getirdi.

Toplantının sonunda Baro Başkanı, ziyaretten dolayı heyete teşekkür ederek Hizb-ut Tahrir'in ümmet meselelerine gösterdiği ilgiyi takdir etti.

Ayrıca Hilafet konusunda Hizb-ut Tahrir ile herhangi bir görüş ayrılıklarının bulunmadığını, Hilafet'in her Müslümanın hedefi olduğunu ifade etti ve karşılıklı iletişimin devam ettirilmesi kararlaştırıldı.

2. Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsünün Faaliyetleri

Pauls Belgesi ve Amerika'nın Sudan'daki Şüpheli Rolü

Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu, 18 Temmuz 2026 tarihinde Port Sudan'da bir basın toplantısı düzenledi.

Toplantıda konuşan Resmî Sözcü Üstad İbrahim Osman Ebû Halil, Amerika'nın sunduğu girişimlerin tehlikelerine değinerek son dönemde gündeme gelen Mesad Pauls Belgesi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Amerika'nın sahip olduğu askerî, siyasî ve ekonomik güç sayesinde dünya üzerinde hegemonya kurduğunu; krizler çıkardığını, çatışmalar oluşturduğunu, ardından da bu krizleri yöneterek çözüm üretme görüntüsü verdiğini söyledi.

Bunun Sudan'da da uygulandığını belirten Ebû Halil, Amerika'nın Sudan'ı küçük ve güçsüz devletçiklere bölmeyi hedeflediğini ifade etti.

Sudan yöneticilerinin ise Amerika'nın bu komplocu politikalarına boyun eğdiğini söyledi.

Basın Açıklamaları

Resmî Sözcü, Sudan'da yaşanan gelişmeler hakkında Hizb-ut Tahrir'in İslami bakış açısını ortaya koyan çok sayıda basın açıklaması yayımladı.

Bunlardan bazıları şöyledir:

Güney Sudan'ın Abyei Hamlesi ve Sudan Hükümetinin Zayıf Tavrı

Güney Sudan yönetimi, Abyei bölgesini Aralık 2026 seçim bölgeleri arasına dahil ederek fiilen ilhak etme yönünde adım attı.

Bunun üzerine yayımlanan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Güney Sudan hükümetinin bu girişimi kırmızı çizgilerin açıkça ihlalidir; hatta savaş ilanı niteliğindedir."

Açıklamada en azından Güney Sudan ile yapılan tüm anlaşmaların, özellikle de Nivâşa Anlaşması'nın iptal edilmesi gerektiği vurgulandı ve Güney Sudan'ın Sudan'ın ayrılmaz bir parçası olduğu ifade edildi.

Ayrıca şu ayet hatırlatıldı:

"Eğer bir topluluğun hainlik yapmasından endişe edersen, sen de onlarla yaptığın anlaşmayı açıkça boz. Şüphesiz Allah hainleri sevmez." (Enfâl, 58)

Hedasi (Rönesans) Barajı ve Sudan'a Etkileri

Etiyopya'nın Hedasi (Rönesans) Barajı nedeniyle Nil Nehri'nin su seviyesinin düşmesi ve birçok su istasyonunun hizmet dışı kalması üzerine yayımlanan açıklamada şu başlık kullanıldı:

"Hizb-ut Tahrir’in Dokuz Yıl Önce Uyardığı Tehlike Gerçek Oldu. Rönesans Barajı Nil Nehri’nin Çekilmesine ve Su İstasyonlarının Hizmet Dışı Kalmasına Sebep Oluyor"

Açıklamada, Hizb-ut Tahrir'in yıllar önce Etiyopya Barajı'nın Sudan ve Mısır'ın su güvenliğini tehdit edeceğini defalarca dile getirdiği hatırlatıldı.

Ayrıca Mısır ve Sudan yönetimlerinin 23 Mart 2015 tarihinde Hartum'da imzaladıkları İlkeler Bildirgesi ile ümmetin haklarını feda ettikleri ifade edildi.

Partinin yıllarca düzenlediği konferans ve panellerde uzmanların bu tehlikeyi ayrıntılarıyla anlattıkları ancak yöneticilerin buna kulak asmadıkları vurgulandı.

Bir Hizb-ut Tahrir Gencinin Sosyal Medya Paylaşımı Nedeniyle Tutuklanması

Şevak kentindeki davet taşıyıcılarından Nasruddin, sosyal medya hesabında güvenliğin sağlanmasını, halkın canının korunmasını ve gençlerin uyuşturucudan korunmasını isteyen bir paylaşım yaptı.

Bunun ardından güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve hakkında 69. madde (Kamu huzurunu bozma) kapsamında dava açıldı.

Resmî Sözcü yayımladığı açıklamada Nasruddin'in yaptığı çağrının iyiliği emredip kötülüğü yasaklama kapsamında olduğunu, buna karşılık askerî istihbaratın tavrının münafıkların davranışını andırdığını belirtti.

Hükümet ve güvenlik kurumları Allah'ın yolundan alıkoyanların akıbeti konusunda uyarıldı; Nasruddin'in derhal serbest bırakılması ve kendisinden özür dilenmesi istendi.

Daha sonra suçlama 25. madde (kişilere hakaret) olarak değiştirilince yeni bir açıklama yayımlandı.

Bu açıklamada rejimin güvenlik kurumlarının iftira üretmeye ve samimi Müslümanları hedef almaya devam ettiği ifade edildi.

Ayrıca şu vurgu yapıldı:

"Tutuklamalar ve hapishaneler, Hizb-ut Tahrir gençlerinin hakka bağlılığını ve kararlılığını artırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır."

Bunların yanı sıra Sudan'daki sıcak siyasi gelişmelere ilişkin çok sayıda basın açıklaması, haber ve makale yayımlandı.

3. Hizb-ut Tahrir Forumları

Sivil Devlet ile Hilafet Arasında Günümüz Sorunlarının Çözümü

Temmuz ayı boyunca Sudan Vilayeti Medya Bürosu çeşitli şehirlerde düzenli forumlarını gerçekleştirdi.

Port Sudan'daki Ümmet Meseleleri Forumu'nda "Günümüz Sorunları: Sivil Devlet Çözümleri mi, Hilafet mi?" başlığı ele alındı.

İlk sunumda Nasır Rıza, sivil devlet kavramını tanıtarak bunun siyasi ve ekonomik sorunları çözmede başarısız olduğunu anlattı.

İkinci sunumda Medya Bürosu üyesi İbrahim Müşerref, Hilafet Devleti'nin farziyetini anlatarak insanların karşı karşıya bulunduğu sorunların ancak Allah'ın hükümleriyle çözülebileceğini ifade etti.

Gedaref'te Tarım Sorunları

18 Temmuz 2026 tarihinde Gedaref'te düzenlenen forumun konusu:

"Gedaref'te Tarım: Başarısız Gerçeklik ile İslam'ın Çözümleri Arasında" oldu.

Üstad Avad Muhacir, bölgede her yıl tekrar eden tarım sorunlarının devletin tarımı ihmal ettiğini ve özellikle yağmur sezonunda çiftçilere gerekli desteğin verilmediğini gösterdiğini ifade etti.

Ardından Üstad Nasruddin el-Hac, İslam'ın tarım politikalarını anlatarak İslam Devleti'nin çiftçilere faizsiz finansman sağlayacağını, ödeme güçlüğü çekenleri destekleyeceğini ve böylece gıda güvenliği ile toprağın en verimli şekilde kullanılmasının sağlanacağını söyledi.

Bu konuda Raşid Halifelerin uygulamalarını örnek gösterdi.

4. Siyasi Konuşmalar

Güvenlik Sorununun İslami Çözümü

Port Sudan Büyük Çarşı'da gerçekleştirilen haftalık siyasi konuşmada Hüseyin el-Hâdî, güvenliksizliğin temel sebebinin İslam hükümlerinin hayattan uzaklaştırılması olduğunu belirtti.

İslam'ın uygulanması halinde toplumun güven ve huzur içinde yaşayacağını ifade ederek halkı Raşidî Hilafet için çalışmaya davet etti.

Uyuşturucu Sorunu: Sebepleri ve Çözümleri

Üstad Adil İbrahim, uyuşturucunun haram olduğunu ve özellikle ümmetin geleceğini temsil eden gençler üzerinde yıkıcı etkiler bıraktığını anlattı.

Uyuşturucunun yaygınlaşmasının Batılı sömürgeci güçlerin yürüttüğü dördüncü nesil savaşların bir parçası olduğunu söyledi.

Büyük miktardaki uyuşturucunun ancak etkili çevrelerin desteğiyle ülkeye sokulabileceğini belirterek, küçük satıcılara yönelik operasyonların yeterli olmadığını, asıl çözümün caydırıcı İslami cezaların uygulanması olduğunu ifade etti.

"Allah Katında En Değerliniz Takvaca En Üstün Olanınızdır"

Adil İbrahim, kabilelerin üstünlük vesilesi değil, tanışma ve dayanışma amacıyla var olduğunu anlattı.

Kabilecilik üzerinden kutuplaşmanın ve silahlanmanın düşmanlık ve savaşlara yol açtığını belirtti.

Sömürgeci güçlerin Müslümanları kabilecilikle böldüğünü, buna karşılık kendi saflarını birleştirdiğini ifade etti.

Konuşmasını, kabilelerin İslam'a destek vermesi ve Ensar'ın yaptığı gibi Allah'ın dinini hâkim kılacak Raşidî Hilafet'in kurulması için çalışmaları çağrısıyla tamamladı.

İslam'da Mal Edinmenin Meşru Sebepleri

27 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleştirilen konuşmada Adil İbrahim, İslam'da bireysel mülkiyet konusunu ele aldı.

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için meşru kazanç yollarının İslam tarafından kolaylaştırıldığını, buna karşılık beşerî kanunların insanların helal kazanç elde etmelerini engellediğini ifade etti.

5. Siyasi Salon

Sudan Savaşında Amerika'nın Gerçek Rolü

Ayın siyasi salon programında İbrahim Müşerref, "Sudan Savaşında Amerika'nın Gerçek Rolü" başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Konuşmasında, Amerika'nın Sudan savaşında yalnızca arabulucu olduğu yönündeki yaygın kanaatin yanlış olduğunu belirtti.

Amerika'nın bu savaşı Avrupa nüfuzunu kırmak amacıyla başlattığını; Avrupa'nın Sudan'daki etkisinin siviller ve Darfur'daki silahlı hareketler üzerinden sürdüğünü ifade etti.

Ayrıca Amerika'nın Darfur'u Sudan'dan koparmayı hedeflediğini, bu nedenle savaşı kendi çıkarları doğrultusunda yönettiğini söyledi.

Bu planların ancak Nübüvvet metodu üzere kurulacak Raşidî Hilafet tarafından durdurulabileceğini ifade etti.

Bunların yanı sıra Sudan'ın çeşitli şehirlerinde onlarca hutbe, konferans ve seminer düzenlenerek ümmet, Allah'ın izniyle yakında yeniden kurulacağına inanılan Nübüvvet metodu üzere Raşidî Hilafet için çalışmaya davet edildi.

"Şüphesiz Kur'an, (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür. O, asla bir şaka değildir." (Târık, 13-14)

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Cuma, 31 Temmuz 2026 / 17 Safer 1448

sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

SAYI 611 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER