Perşembe, 11 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İngiltere'deki Müslüman Kadınlar Siyasi Bir Araçtır ve Batı Siyasetinde Onur Yoktur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere'deki Müslüman Kadınlar Siyasi Bir Araçtır ve Batı Siyasetinde Onur Yoktur

Haber:

Müslüman Kadın Kaynak Merkezi'nin (Amina MWRC) CEO’su ve İskoç Parlamentosu'ndaki Reform UK üyesi Maryam Ahmed, İskoç Parlamentosu'nda konunun tartışılacağı tarih yaklaşırken, yüzü örten giysilerin yasaklanması çağrısında özellikle peçeyi hedef göstermesinin ardından, İslami giyim tarzına ek kısıtlamalar getirilmesi yönündeki talepleri sebebiyle Thomas Kerr’i eleştirdi. Kerr, tam yüzü örten giysilerle ilgili bir önerge sunmuş olup, bu önergenin 8 Ekim 2026 Perşembe günü tartışılması planlanmaktadır.

Twitter'da kendisinden şu sözler aktarıldı: "İskoçya peçeyi yasaklamalıdır."

Kerr daha önce peçeyi "Orta Çağ'dan kalma bir kıyafet" olarak nitelendirmişti. İskoç Parlamentosu'nda şunları söylemişti: “Bu hükümet, ülkenin dört bir yanındaki Müslüman evlerinde neler olup bittiğinden habersizdir. Kadınlar Orta Çağ'a dayanan bu kıyafeti giymeye zorlanıyorlar.”

Yorum:

Müslüman kadınlara ve kıyafetlerine yönelik saldırı yeni bir şey değildir. Zira İslam beldelerine yönelik oryantalist (Şarkiyatçı) saldırı başladığından beri, başörtüsünün ve İslam kültürünün baskının sembolü ve liberal laik politikaların ise kurtarıcı olduğuna inanmaları için Müslümanların beyinlerini yıkamaya çalışmışlardır.

Oryantalistlerin Müslüman kadınlara yönelik saldırısı; Batılı siyasi, medya ve kültürel etkilerinin, sırf İslam'ın hükümlerinden taviz vermeyi reddettikleri için Müslüman kadınları kalıplaştırmak, denetim altında tutmak, haklarını ihlal etmek ve onları aşağılamak amacıyla sömürgeci basmakalıp yargıları kullandığı toplumsal ve siyasi bir süreçti. Bu söylem genellikle Müslüman kadınları ya Batılı seküler değerlerle kurtarılmaya ihtiyaç duyan çaresiz kurbanlara indirgemekte ya da onları kültür ve güvenlik tehditleri olarak sınıflandırmaktadır; bu da onların oluşturduğu tehlike hakkında ulusal tartışmaları gündeme getirmektedir.

Kurtarma fikri, başörtüsünü, peçeyi veya muhafazakâr giyimi zoraki baskının sembolleri olarak tasvir eden Batılı bir siyasi ve medya anlatısıdır. Bu ise, genel yasak gibi devlet müdahalelerini ve kadının kendi bedeni üzerindeki hakkının ihlalleri olarak değil, özgürleştirme eylemleri olarak meşrulaştırmaktadır!

Söylemin bir güvenlik tehdidine dönüşmesi, 11 Eylül 2001 olaylarından sonra belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır; ayrıca tesettür mayosu söylemi gibi diğer söylemler de, Fransa ve diğer ülkelerdeki siyasi figürler tarafından bu giysilerin aşırılıkçılık ve terörle ilişkilendirilmesi yoluyla kamuoyunu kasten yanıltmaktadır.

Oryantalist söylem ve İslamofobi; sınırlarını aşarak kamusal alanlarda başörtüsünün çıkarılması gibi fiziksel tacizlere ve nefret suçlarına kadar uzanmıştır. Önde gelen siyasetçiler, küçük etnik grupların geleneklerini Batı toplumuyla uyumsuz gibi göstererek siyasi desteklerini artırmak için, genellikle şeri kıyafet karşıtı söylemleri ya da Müslüman kadınları aşağılayan ve hakaret içerikli terimleri normalleştiren açıklamaları istismar etmektedirler. Bu şekilde siyasetçilerin suçları kadınların acılarının arkasına gizlenebilmekte; böylece feminizmi savunma kisvesi altında sahte bir kahraman rolüne bürünmektedirler.

Oryantalist siyasi bir saldırının tarihsel örneği Evelyn Baring liderliğinde İngiltere’nin Mısır'ı işgali sırasında gerçekleşmişti. Nitekim Lord Cromer ezilen Müslüman kadın bahanesini acımasızca kullanarak İslam dininin doğası gereği geri kalmış olduğunu ve sömürgeci İngilizlerin kadınları peçeden kurtararak Mısır ülkesini uygarlaştırması gerektiğini savunmuştu.

Ancak bu durum açık bir çelişkiyi ortaya koymuştur; zira Cromer, işgali meşrulaştırmak için kendisini Mısırlı kadının kurtarıcısı gibi gösterirken, aynı zamanda Mısırlı kadınların eğitimine karşı çıkmış ve İngiltere'deki kadınların seçme ve seçilme hakkı hareketine karşı şiddetle mücadele etmiştir. Bu da Müslüman kadını savunmanın sömürgeci için siyasi bir araçtan başka bir şey olmadığını teyit etmektedir.

Bu sahte anlatı, bugün hâlâ farklı şekillerde anlatılmaya devam etmektedir; bunun son örneği Azerbaycan'da başörtüsünün yasaklanması olmuştur. Bu çelişki, Müslüman kızların okul kapılarında ağlarken görüldüğü ve eğitimden mahrum bırakıldığı zaman tekrarlanmıştır; tıpkı Batı medyasında yer aldığı gibi "baskıcı Taliban’ın" kadınları eğitimden mahrum bırakması gibi!

Laiklik kisvesi altında Müslüman kadının giyim sistemi yalnızca tek bir şeyi kanıtlamıştır: Müslüman kadın, Allah'ın salih kullarından olmak için çalışarak kendisi için onur ve güvenliği sağlamak amacıyla Hilafete diğer tüm siyasi sistemlerden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bunun için hiç yorulmadan çalışmamız gerekir ki böylece zulmün imtihanlarında sabrederken sevaba da nail olalım.

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ نَقِيراً “İster erkek ister kadın olsun, kim mümin olarak salih ameller işlerse, işte onlar cennete girecek ve hurma çekirdeğinin küçücük oyuğu kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır.” [Nisa 124]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İmrane Muhammed

Devamını oku...

Pakistan: Müslüman Ordularını Uzun Süren Fitne Savaşlarında Yakıp Yok Etmeyi Amaçlayan Amerikan Planını Durdurun!

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

Müslüman Ordularını Uzun Süren Fitne Savaşlarında Yakıp Yok Etmeyi Amaçlayan Amerikan Planını Durdurun!

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Cumartesi, 28 Rabiu'l-Ahir 1448 - 10 Ekim 2026

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...

SAYI 622 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Aliyev Rejimi Başörtüsüne Sahip Çıkan Müslümanları Asla Korkutamaz

Azerbaycan rejimi, okullarda başörtüsü takılmasını fiilen yasaklayan bir karar çıkardı. Aliyev’in onay ve talimatıyla yürürlüğe giren karara göre öğrencilerin ve öğretmenlerin "laiklik ilkesine uygun olmayan herhangi bir kıyafet" giymeleri yasaklandı. Kararın uygulamaya konulduğu 27 Eylül tarihinden itibaren başörtülü bütün öğrenci ve öğretmenler zorla sınıflarından çıkarıldılar ve bir daha okullara alınmadılar. Başörtüsü yasağına karşı gelen ve her ne olursa olsun hicabına el sürdürmeyen öğrenci ve öğretmenlerin ortaya koyduğu izzetli tavır sonrası İslam düşmanı zalim Aliyev rejimi öfkelendi. Yasağa tepki veren yüzlerce Müslüman gözaltına alındı ve sosyal medya platformları kısıtlandı.  

Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti olarak, Allah’ın emri olan hicaba sahip çıkmaları ve izzetli duruşları sebebiyle büyük küçük bütün öğrencileri ve öğretmenleri takdir ediyoruz. Diktatör Aliyev ve adamlarından korkmadan yasağın karşısında tavır alarak hicabın ve gözü yaşlı çocukların yanında duran anneleri, babaları, akrabaları ve duyarlı tüm Azerbaycan halkını takdir ediyoruz. Yine Müslüman Azerbaycan halkının bu onurlu mücadelesini Türkiye’den destekleyen, zalim rejimin yasağına karşı açık ve net tavır koyan tüm kişi, kurum ve kuruluşları da bu şer’i ve tarihi sorumlulukları sebebiyle takdir ediyoruz. Batıla karşı hakkın yanında olan, zalime karşı ise mazlumun yanında duran duyarlı tüm Müslümanlardan Allah razı olsun.

Azerbaycan yönetimi başörtüsüne yönelik bu yasakçı kararı daha önce 2010 yılında uygulamaya koymuş ama halkın tepkisi sebebiyle geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bugün yeniden yasağı yürürlüğe koyması, Aliyev rejiminin kâfir Amerika ve işgalci varlık “İsrail” ile ilişkilerinin güçlendiğinin göstergesidir. Zira rejim, devletin laik yapısını korumak ve ideolojik tehditlere engel olmak için bu kararı aldığını açıkladı. Bu, küfrün İslam ile bitmeyen savaşının göstergesidir. Sadece Azerbaycan değil Türkistan coğrafyasındaki birçok diktatör yönetim de Müslümanlara bu zulmü reva görmekte hicabı hatta namazı bile yasaklamaktadır. Fransa başta olmak üzere Batılı devletlerin neredeyse tamamı aynı şekilde başörtüsüne savaş açmışlardır. Bu savaşta Müslümanların mazlum ve çaresiz olmalarının sebebi onları koruyacak bir devletin, Raşidi Hilafetin olmamasıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لتُنْقَضَنَّ عُرَى الإِسْلَامِ عُرْوَةً عُرْوَةً، فَكُلَّمَا انْتَقَضَتْ عُرْوَةٌ تَشَبَّثَ النَّاسُ بِالَّتِي تَلِيهَا، فَأَوَّلُهُنّ نَقْضاً الْحُكْمُ، وَآخِرُهُنَّ الصَّلَاةُ"İslâm’ın bağları (halkaları) teker teker çözülecektir. Her bir bağ çözüldüğünde insanlar bir sonraki bağa sarılacaklardır. İlk çözülecek olan bağ hüküm (şeriatla/adaletle yönetim) bağı, en son çözülecek olanı ise namazdır."

Azerbaycan yönetiminin aldığı bu yasakçı karara, “insan hakları ve hukuktan” bahseden Batılı devletlerin hiçbirinden tepki gelmemesi onların ikiyüzlülüğünü göstermektedir. Ancak Türkiye başta olmak üzere Müslüman beldelerin yönetimlerinin sessiz kalması da asla kabul edilemez. Başörtüsü yasağını Azerbaycan rejiminin kendi iç işleri olarak görmek talihsizlik, ilkesizlik ve samimiyetsizliktir. Aliyev rejiminin tehditlerine gelince; Ankara’da Azerbaycan Büyükelçiliği, İstanbul’da ise Başkonsolosluk önünde gerçekleştirdiğimiz basın açıklamaları sebebiyle Aliyev rejiminin Türkiye’deki Müslümanlara tehdit yağdırması bir anlam ifade etmemektedir. Azerbaycan mahkemelerinin Abdullah İmamoğlu ve farklı camialardan Müslümanlar hakkında yakalama kararı çıkarmasının da hiçbir hükmü yoktur. Çünkü zalim Aliyev rejimi, bacımızın örtüsüne sahip çıkan Müslümanları asla korkutamaz. Biz Müslümanlar olarak yalnız Allah’tan korkarız, O’nun kulu ve kölesiyiz. Kâfir Batı ve Amerika’ya sırtını dayayan, katil Netanyahu ve işgalci Yahudi varlığı ile dost olan Aliyev rejimi bilmelidir ki Allah’ın dini bu topraklarda yeniden hâkim olacak ve Raşidi Hilafet er ya da geç zalimlerden tek tek hesap soracaktır.

Devamını oku...

Amerikalılar Çekildi... Peki Bağdat Karar Alma Gücünü Geri Kazanabilir mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerikalılar Çekildi... Peki Bağdat Karar Alma Gücünü Geri Kazanabilir mi?

Irak'ta 30 Eylül 2026, sadece Amerikan güçlerinin çekilmesi tarihi değildi; aksine yüzeysel bakıldığında birbirinden ayrı gibi görünen ancak hakikatte birbirine derin bir şekilde bağlı olan şu iki meselenin kesiştiği bir tarihti: Yabancı güçlerin çıkması ve silahların devlet elinde toplanması.

Bugün, Bağdat ile Washington arasında üzerinde anlaşmaya varılan takvime göre, yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından ABD'nin askeri varlığının sonu yaklaşmaktadır. Buna karşılık devlet kurumları dışındaki silahlanma dosyası aynı tarihte sona ermemiş, aksine son hükümet açıklamasına göre Haziran 2027'ye kadar uzanan aşamalı bir sürece geçmiştir.

Geri çekilmeyi bir tarafın zaferi, diğer tarafın ise yenilgisi olarak görmek kolaydır; ancak siyaset bundan çok daha karmaşıktır. Amerika Irak'taki doğrudan askeri varlığını sona erdiriyor, ancak kesinlikle Irak'la olan ilişkilerinden çekilmiyor. Üzerinde mutabık kalınan süreç, koalisyonun askeri misyonunun sona ermesine doğru ilerlemesiyle birlikte Bağdat ile Washington arasında farklı bir formatta ikili güvenlik ilişkisinin devam etmesi de mümkündür. Ayrıca geride kalan Amerikan güçleri, yıllar önce doğrudan bir savaş gücü olmaktan çıkıp eğitim, danışmanlık ve İslam ile mücadeleye odaklanan rollere dönüşmüştü. O halde biz, onun ilişkisinin kesin olarak kopmasıyla değil, sadece biçim değiştirmesiyle karşı karşıyayız.

Fakat daha da önemlisi Amerika, girdiği andakinden tamamen farklı bir bölgesel konjonktürde ayrılmaktadır. 2014 yılında Amerikan güçleri Irak’a geri döndüğünde IŞİD geniş çaplı bir askeri tehdit oluşturuyordu; oysa bugün, özellikle güçlerinin İran ve ona bağlı Iraklı grupların saldırılarına maruz kalmasının gölgesinde bu tehdidin azalmasının Irak’taki geniş çaplı askeri varlığını sürdürmesini daha az önemli bir hale getirdiğini söylemektedir. Dolayısıyla geri çekilme, eğer varsa sadece Irak tarafının bir baskısına verilen bir yanıt değil; aksine Amerika'nın riskleri, maliyetleri ve faydaları yeniden hesaplamasıdır.

Yabancı güçlerin çekilmesinin, silahlı grupların, silahlarını ellerinde tutmayı sürdürmeyi meşrulaştırmak için kullandıkları en önemli argümanlardan birini ortadan kaldırması bekleniyordu. Eğer silah, Amerikan varlığına karşı direnişle bağlantılıysa, o halde bu varlık sona erdiğinde ne olacak? Bazı gruplar, sadece geri çekilmeyi silahlarını teslim etmek için yeterli görmezken, diğer gruplar silahların düzenlenmesi veya devlet kurumlarına entegre edilmesiyle ilgili prosedürleri kabul ettiklerini açıklamıştır. Çok daha katı tutum sergileyen gruplar ise bağımsız olan kapasitelerinden vazgeçme fikrini reddetmeye devam etmektedirler.

Doksan günlük test hakkında konuşmaya başladığımızda temel fikir, Bağdat'ın silahlı güçler arasındaki dengeyi yönetmekten, silahları devlet otoritesi altında yeniden düzenlemeye geçme girişimiyle karşı karşıya olmasıdır ancak daha sonra yaşananlar çok daha önemlidir.

30 Eylül'de silah meselesinin nihayete ereceği gözüyle bakılan tarih, pratikte daha uzun bir sürecin başlangıcı haline gelmiştir. Nitekim hükümet aşamalı bir plana geçmiş olup, güç kullanmaya başvurmak yerine müzakerelerin sürdürülmesiyle birlikte Haziran 2027, süreç için hedeflenen nihai tarih olarak işaret edilmiştir; çünkü devlet teorik olarak kararı dayatmak için güç kullanabilir; ancak siyasi ve askeri varlığa sahip silahlı güçlere karşı güç kullanmanın, devlet inşa sürecini bir iç çatışma kaynağına dönüştürebileceğini bilmektedir.

Bir kurum yasal olarak silaha sahip olabilir; ancak bağımsız bir komuta zincirini korumaya devam ediyor veya silahlı kuvvetlerin genel komutasından geçmeyen askerî kararlar alma yeteneğine sahipse, sorun tamamen çözülmüş sayılmaz. Bu nedenle Haşdi Şabi'nin geleceği de diğer silahlı grupların geleceği gibi olup, “varlığını sürdürecek mi yoksa dağıtılacak mı?” sorusuna indirgenemez. Bilakis çok daha dakik olan soru şudur: Hangi formatta kalmaya devam edecek? Ona kim emir verecek? Hareketlerini kim belirleyecek? Devletin kararı olmadan askerî olarak harekete geçebilir mi?

İşte burada Irak'taki çok hassas bir mesele ortaya çıkmaktadır: Yani devletin içinde silahlı bir gücün bulunması ile devlete ait olan ama aynı zamanda kendi kararını da veren silahlı bir gücün bulunması arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.

Bazı Iraklı gruplar ile Tahran arasındaki ilişki belgelenmiş olup, bu gruplar arasında İran ile derin siyasi ve askeri bağlara sahip olanlar da bulunmaktadır. Ayrıca son analizler, Tahran'ın grupların yasal ve idari bütünleşmesine razı olabileceğini, ancak bunların bağımsız operasyonel kapasitelerini kaybetmelerini stratejik bir kayıp olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Yani İran'la veya onunla bağlantılı Iraklı güçlerle doğrudan bir çatışmaya girmeksizin, İran'ın Irak sistemi içerisindeki gücünün sınırlarını yeniden tanımlamaya çalıştığını ortaya koymaktadır.

İşte burada siyaset silahtan daha önemli bir hâle gelmektedir; çünkü eğer Bağdat bunu başarırsa, Tahran'la ilişkilerini mutlaka kesmesi gerekmez, aksine şunu söyleyebilir; Irak İran'a yakın olabilir, ancak İran'ın karar aldığı bir saha olamaz.

Buna karşılık Amerikalının çekilmesi ABD'nin Irak'ı terk etmesi olarak anlaşılmaması gerekir; zira ABD doğrudan askerî varlığını kaybetse de siyasi ve güvenlik ilişkilerinden ekonomi, para ve finans sistemine kadar uzanan başka etki araçlarını korumaktadır. Daha da önemlisi Washington, Irak'taki çıkarını yeniden tanımlamış da olabilir. Yani Amerikan güçlerinin Irak üsleri içinde sürekli saldırıların hedefi olması yerine, ilişki doğrudan askerî varlığın dışında bir güvenlik iş birliğine dönüşebilir. Bu da bu aşamada Washington için çok daha uygun olabilir.

Fırsat şudur ki; Amerikan güçlerinin çekilmesi hükümete, silahların Amerikan varlığıyla gerekçelendirildiği dönemin artık sona erdiğini söylemek için daha güçlü bir argüman sunmaktadır. Risk ise; Bağdat'ın bu çekilmenin arkasında bıraktığı siyasi ve güvenlik alanını dolduramaması halinde, Amerikan güçlerinin çekilmesinin bölgesel ve yerel güçlere daha geniş bir alan açabilecek olmasıdır. Bu nedenle geri çekilmenin başarısı, ayrılan askerlerin sayısıyla değil, ayrılmalarından sonra yaşananlarla ölçülür. Eğer askerî karar daha merkezi bir hâle gelir, devlet de sınırlarını, hava sahasını ve silahlarını kontrol etme konusunda daha fazla güç kazanırsa, çekilme Irak'ın karar alma iradesini yeniden kazandığı bir aşamaya dönüşebilir. Ancak askeri güç merkezleri çoklu olarak kalmaya devam ederse, Irak ABD'nin askeri varlığını sona erdirmiş olacak, fakat güvenlik kararları üzerindeki meselesini henüz çözüme kavuşturmamış olacaktır.

Önümüzdeki aylarda takip edilmeye değer beş zorluk vardır:

Birincisi: Hükümet, grupları, sadece idari ve hukuki açıdan değil, fiilen de Genel Komutanlığa bağlı bir güce dönüştürebilir mi?

İkincisi: Silah dosyasını, iç çatışmaya varmadan müzakere yoluyla sonlandırabilir mi?

Üçüncüsü: Doğrudan askeri varlık sona ermesine rağmen, Washington ile güvenlik ilişkisi yeni bir formatta varlığını sürdürecek mi?

Dördüncüsü: Grupların hükümetten bağımsız askeri kararlar alma kapasitesi gerileyecek mi?

Beşincisi: Bağdat; İran, Amerika, Türkiye ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerini, bu güçlerin rekabet ettiği bir saha olarak değil de bir devlet konumundan yönetmeyi başarabilecek mi?

Egemenlik, silahlar üzerindeki kararın devletin elinde olması, savaş ve barış kararının devletin elinde olması, Irak topraklarının kullanımına ilişkin kararın devletin elinde olması ve Irak'ın dış ilişkilerinin başkalarının çatışmalarının bir uzantısı değil, Irak'a ait bir karar olmasıdır.

Irak, sadece Orta Doğu'nun kalbinde yer alan bir devlet değil; aynı zamanda Sümer, Babil ve Asur'dan itibaren insanlık tarihinin en köklü medeniyetlerinden birinin yükseldiği, ardından Hilafet döneminde İslam ülkesinin siyasi, ilmi ve kültürel merkezi haline gelmiş olan topraklardır. Abbasiler tarafından 762 yılında kurulan Bağdat'ta Abbasi Hilafeti burayı bir merkez olarak kabul etmiş ve şehir, devlet nüfuzunun yayıldığı ve bilim, ilim ve ticaretin geniş bölgelere aktığı dünyanın en önemli başkentlerinden birine dönüşmüştür.

Bu nedenle Irak, mevcut coğrafi sınırlarını aşan bir miras taşımaktadır; zira tarihinin bazı dönemlerinde bölgedeki siyasi ve medeniyetle ilgili kararların alındığı bir merkez olmuştur. Bundan dolayı Irak'ın rolünü yeniden kazanması, sadece toprak ve silah üzerindeki kontrolünü yeniden ele etmesi anlamına gelmez; aynı zamanda İslam'ı sahada uygulayarak İslami hayatı yeniden başlatabilecek ve ümmete izzetini geri kazandırabilecek bir devlet olma gücünü yeniden kazanması anlamına gelir.

Allah’a hamd olsun ümmetin projesini benimseyen ve onu hayata geçirmek için çalışan bir parti vardır; bu parti, sebat etmek ve hedefe ulaşmak için gereken her şeyi hazırlamış olup, Allah’ın arzında uygulamak ve kulların işlerini O’nun şeriatıyla gözetmek amacıyla projesini benimsemeleri için güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etmeye çalışmaktadır.

Genel olarak İslam ümmetinin, özel olarak da Irak’ın tüm evlatlarını fertler, topluluklar ve ordular olarak bu büyük partiyle birlikte hareket etmeye, bu ümmetin erlerinden olmaya ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurarak bize müjdelediği Raşidi Hilafeti kurmaya çağırıyorum: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Bırakın Trump Kininden Gebersin; Zira O, Öncekilerin ve Sonrakilerin Efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Yüzde Birine Bile Ulaşamayacaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bırakın Trump Kininden Gebersin; Zira O, Öncekilerin ve Sonrakilerin Efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Yüzde Birine Bile Ulaşamayacaktır

Haber:

ABD Başkanı Trump, Cuma günü Georgia eyaletinde düzenlenen bir seçim mitinginde Trump, Dalton kentinde yaptığı konuşmada, Muhammed isminin Orta Doğu'da yaygın olduğunu söyleyerek şunları ekledi: “Elinizde Muhammed, Muhammed, Muhammed, Muhammed ve Muhammed var; neredeyse herkes böyle.” Şöyle devam etti: “Orta Doğu'dan birinin adından emin değilseniz, direkt Muhammed deyin; tutturma ihtimaliniz yaklaşık %65’tir.” Kendi ifadesine göre, bu yöntemi yıllardır kullandığını ve hiç yanılmadığını söyleyerek alay etti.

Yorum:

Allah düşmanı Trump, Muhammed isminin sıradan bir isim olmadığını bildiği gibi Müslümanların İslam'a duyduğu sevginin bir tesadüf ya da örneğin ismin harflerine duyulan hayranlık olmadığını da biliyor; onu öfkelendiren şey de işte budur. Dolayısıyla o, adının, yaratılmışların efendisi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in adının sahip olduğu heybet, sevgi ve tazimin yüzde biri kadar olmasını ümit ediyor.

Bu nedenle, adını önemli olan her şeye verme takıntısı olduğunu görüyoruz; zira bunun anısını ölümsüzleştireceğini veya itibarını artıracağını sanıyor. Nitekim bu konudaki ilk adımı şöyle başladı: John F. Kennedy Gösteri Sanatları Merkezi Yönetim Kurulu, Aralık 2025'te merkezin adının "Trump-Kennedy Merkezi" olarak değiştirilmesini oyladı. Ancak Mayıs ve Haziran 2026 yılında federal yargıç Christopher Cooper, isim değişikliğinin hukuka aykırı olduğuna ve binanın adını değiştirme yetkisinin sadece Kongreye ait olduğuna hükmeden bir karar verdi; bunun üzerine Trump'ın ismi, Haziran 2026'da merkezin cephesinden ve resmi web sitesinden resmen kaldırıldı.

Daha sonra Trump, stratejik Hürmüz Boğazı'nın adının Trump Boğazı olarak değiştirilmesini defalarca önerdi; nitekim süreç, Truth Social platformunda su yolunun ABD kontrolüne geçtiğini iddia eden montajlanmış bir harita paylaşmasıyla başladı; ardından bu fikri seçim konuşmalarında siyasi bir şaka ve İran karşısında gerilimi tırmandırma biçimi olarak tekrarladı ve bu da bir alay dalgasıyla karşılandı.

Yakın zamanda bir seçim mitinginde Google şirketiyle iletişime geçtiğini ve önerdiği haritalara uygun olarak Atlantik veya Pasifik Okyanusu'nun adını Trump Okyanusu olarak değiştirmeyi önerdiğini açıkladı; şirket ise ona şu kesin ve net ret yanıtını verdi: “Bu kadarıyla yetindik, okyanuslar tamamen farklı bir konu ve çok geniş alanları kaplıyor ve bunu yapmamız mümkün değil.” Bu alaycı talep, Trump'ın daha önce resmi kararnamelere dayanarak Amerika Körfezi ve Amerika Gölü gibi Amerikan isimlerini Google'a kabul ettirmeyi başarmasının ardından geldi; bunun üzerine destekçilerinin önünde gülerek durumu toparlamaya çalıştı ve bu kez sadece şaka yaptığını vurguladı.

Böylece Trump, adını ölümsüzleştirmek adına önemli olan her şeye kendi ismini vermek için adeta çırpınmaktadır; bu nedenle Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in isminin dünyanın dört bir yanında tazim, sevgi ve övünçle yankılandığını gördükçe kininden gebermesi son derece doğaldır.

Bırakın Trump kininden gebersin; zira o, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi, hidayet ve rahmet elçisi, hakkın meşalesi, hayrın kandili ve hidayete erenlerin imamı olan Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yüzde birine bile ulaşamayacaktır; Trump ise cehennemin dibinde Firavun, Nemrut, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi suçlu tiran emsalleriyle yarışabilir; orası ne kötü bir varış yeridir! Büyük şahsiyetleri tarih, sevgi ve onurla ölümsüzleştirir. Tiranlara gelince; milletler ve halklar onları andıkça lanetler.

Çok yakında, isimleri, coğrafyayı ve tarihi İslam'ın, daru’l Hilafetin ve Beytülmakdis'in zaman ayarına göre yeniden düzenleyecek olan İkinci Raşidi Hilafet Devleti kurulacaktır. Göreceksin ey Trump; Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in adı Amerika'nın elli eyaletinde yankılanacak ve sömürgecilerin kulaklarını çınlatacaktır; öyleyse bunu bekle ve bizler kesinlikle eminiz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Kanada Müslüman Kadınlar İçin Güvenli Bir Liman Değildir; Herhangi Bir Liberal Demokrasi de Öyle Değildir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kanada Müslüman Kadınlar İçin Güvenli Bir Liman Değildir; Herhangi Bir Liberal Demokrasi de Öyle Değildir!

Haber:

14 Ekim 2026'da Vaughan şehri, İslami Miras Ayı'nı kutlamak amacıyla belediye binasının önüne bir bayrak çekmesinin ardından sosyal medyada sert tepkilerle karşılaştı. 2020 yılında kurulmuş olup yerel bir kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Vaughan Müslüman Kadınlar Derneği, bayrağın göndere çekilmesini talep etmişti. Pek çok sakin Facebook'ta bu adımı eleştirip yalnızca Kanada bayrağının çekilmesini talep ederek toplumsal bölünme kaygılarını dile getirirken; şehir daha önce LGBT bayraklarının çekilmesi, bağımsızlık gününde Yahudi varlığının bayrağının çekilmesi ve İran'ın Aslan ve Güneşli bayrağının çekilmesi de dâhil olmak üzere benzer etkinliklere ev sahipliği yapmıştı. Şehir yönetimi, kültürel ifade ile toplumsal birlik arasındaki dengeyi sağlamak amacıyla halen toplumsal programlarına yönelik yönergeleri gözden geçirmektedir.

Yorum:

Güçlü olmanın bir aracı olarak bayrak çekmeyi talep etme fikri, Müslüman kadının ibadet ile Kur'an ve sünnete itaat hakkındaki anlayışında ne denli sapkın olduğunu yansıtmaktadır. Hayata dair aşırılık görüşlerini temsil eden bayrakların, İslam'ın asil ve aydın sistemiyle aynı platformda dalgalandırılması arasındaki fikri çelişki, gurur duyulacak bir şey değil, aksine bir hakarettir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً “Böylece sizi, insanların üzerine şahit olmanız ve Rasul’ün de sizin üzerinize şahit olması için vasat bir ümmet kıldık.” [Bakara 143]

Bu sembolik jestler; insanlık için şahitler, ilerlemede ve insanlığın sorunlarını çözmede birer örnek olmaları gereken Müslüman liderlerin akli selim fikrinden son derece uzaktır. Bu, yerelliğe dair dar bir vizyon olup Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in geniş ufuklu zihniyeti değildir. Ashab-ı Kiram'ın kesinlikle mümin olmayanlardan bir şey talep etmek gibi bir niyetleri olmamıştır; aksine onların niyeti, mümin olmayanları İslam'ın hakikatine yönlendirmek, düştükleri hatayı, batıl ibadetleri ve hayatın gerçek gayesinden sapmayı açıklamak olmuştur.

Müslüman kadının gerçek ilerlemesinin mahiyetini kavramakla ilgili temel bir sorun da vardır. Zira sorun, sadece yüzeysel semboller veya eğlence gösterileri değildir; aksine Kur’an ve sünnetin tüm çözümlerini taviz vermeden uygulayan İslami sistemin yeniden ihya edilmesidir. Bu ilerleme de ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmete açıkladığı şekilde tamamlanabilir ve gerçekleşebilir. İslami olmayan sistemlerin Müslümanların işlerinin gözetimini üstlenmesi caiz değildir; bayraklar ise canın ve namusun korunması konusunda İslam'ın insanlığa sunduğu gerçek değeri ifade etmekten son derece uzaktır. Kanada ve onun dışındaki Müslüman kadınlar, cennete ulaşma çabalarında uygun ve mubah olarak gördükleri şeyleri ve İslam'daki kimliklerine yönelik çözüm arayışlarını yeniden gözden geçirmeleri gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İmrane Muhammed

Devamını oku...

Suriye’de Gücün Yeniden Şekillenmesi ve Yaklaşan Çatışma Olasılıkları

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Suriye’de Gücün Yeniden Şekillenmesi ve Yaklaşan Çatışma Olasılıkları

Suriye'de silah depolarını vuran patlamalar, artık ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve askeri bağlamdan bağımsız olarak ele alınabilecek sıradan güvenlik olaylarından ibaret değildir. Zira askerî bölgelerde patlamalar tekrarlandığında ve bu patlamalar, ordunun yeniden yapılandırılması ve silahlı grupların entegre edilmesine yönelik girişimlerle aynı zamana denk geldiğinde, doğrudan patlamanın nedenlerini aşarak ülkenin tanık olduğu dönüşümlerin doğasına ilişkin şu soruyu sormak meşru bir hâle gelmektedir: Bizler; birbirinden bağımsız olaylarla mı karşı karşıyayız, yoksa askerî güç dengesinin yeniden şekillendirildiği; kimin silaha sahip olacağının, kimin onu elinde tutabileceğinin, kimin kullanma ve yeniden tedarik etme kararını verebileceğinin belirlendiği daha kapsamlı bir aşamayla mı karşı karşıyayız?

Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından Suriye’de,mesele artık sadece devlet kurumlarının yeniden inşası veya onun devrilmesine katılan grupların birleştirilmesiyle sınırlı değildir. Zira daha derin mesele, ülke içindeki gücün yeniden dağıtılması, merkezi otorite ile yerel güçler arasındaki ilişki ve dış güçlerin Suriye askeri gücünün sınırlarını ve geleceğini şekillendirmede oynayabileceği rolle ilgilidir.

Buradan hareketle soru sadece şu olmamalıdır: Silah deposunu kim havaya uçurdu? Bilakis şu da olmalıdır: Bunun sonucunda askerî kapasitesini kim kaybediyor? Kim bu kapasiteyi elinde tutuyor? Yeniden silahlanma kararını kim veriyor? Kendi kararını kendisi alabilen birleşik bir ulusal ordu mu inşa ediliyor, yoksa askerî gücün, iç ve dış tarafların Suriye'nin kararlarını etkilemesine imkan tanıyacak şekilde dağıtıldığı yeni bir denklem mi şekillendiriliyor?

Birincisi: Depo patlamaları... Güvenlik olayından stratejik soruya

Suriye, Eylül 2026 boyunca silah ve mühimmat depolama alanlarında bir dizi patlamalara tanık olmuştur. Bu patlamaların en sonuncusu, Reuters haber ajansının aktardığına göre, 21 Eylül’de Halep kırsalındaki El-İs bölgesinde bulunan Suriye ordusuna ait bir silah deposunda meydana gelen ve dört kişinin yaralanmasına yol açan patlamaydı. Nitekim yetkililer, olayın sebebini kesin olarak belirtmeksizin olayla ilgili soruşturma başlatıldığını duyurdu.Reuters, Aralık 2024'te önceki rejimin devrilmesinden bu yana askeri tesislerde en az 16 benzer patlama olayının meydana geldiğine işaret etmektedir. Bu olayların bazıları kötü depolamaya, yangınlara veya mühimmatın eskimesine bağlanırken, diğerlerinin nedenleri belirsizliğini korumaktadır.

Suriye, ordusunu yeniden inşa etmeye ihtiyaç duyduğu bir aşamada askerî stoklarında tekrarlanan kayıplara mı maruz kalıyor, yoksa bu olayların bazıları olağan teknik açıklamaları aşan hedef alma veya tahribat operasyonlarının bir parçası olabilir mi?

Eğer patlamalar depolamadaki bir aksaklıktan kaynaklanıyorsa o zaman bu, askeri cephaneliğin yönetimindeki zayıflığı ve bunların yeniden düzenlenip güvence altına alınmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Ancak bunlardan bazılarının kasıtlı hedef almadan kaynaklandığı kanıtlanırsa, o zaman mesele başka bir boyuta kaymaktadır ki bu da Suriye'nin askeri kapasitesini azaltmak isteyen tarafla ve bundan fayda sağlayabilecek aktörlerle ilgilidir. Ancak ikinci durumda bile, potansiyel yararlanıcının belirlenmesi, eylemden sorumlu olduğunu kanıtlamak için yeterli değildir. Zira stratejik analiz, belirsiz bir tarafa hizmet eden her askeri kaybın müsebbibinin illa ki o taraf olduğu varsayımına dayanmaz.

İkincisi: Asıl mücadele yalnızca silah üzerine değil, aksine silah hakkındaki karar üzerinedir

Beşar’ın devrilmesinden bu yana Suriye, savaş yılları boyunca bünyesinde bağımsız askeri cephanelikler ve nüfuz ağlarına sahip çok sayıda yerel grup ve gücün oluştuğu bir ülkede; askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirebilecek merkezi bir otorite inşa etme çıkmazıyla karşı karşıyadır. Suriye hükümeti, silahlı grupların orduya entegre edilmesinin ve askeri kurumun yeniden yapılandırılmasının, silahların devletin elinde toplanmasını hedeflediğini açıklamıştır. Ancak devletin silah üzerindeki tekeli, yalnızca grupların isimlerini değiştirmekle veya onları idari olarak Savunma Bakanlığı bünyesine dâhil etmekle gerçekleşmez. Zira askeri karar alma yetkisine sahip olmak isteyen bir devletin, komuta zincirini, silah depolarını, mühimmatı, nakliye ve ikmal operasyonlarını, askeri atamaları ve karar alma ve uygulama yeteneğini fiilen kontrol etmesi gerekir.

İşte burada temel bir nokta ortaya çıkmaktadır: Bir grup, savaşçılarını, tecrübelerini ve silahlarını elinde tutabilir ancak askerî karar alma bağımsızlığını kaybedebilir. Benzer şekilde silahlı oluşumlar orduya katılabilir, ancak yerel ağları veya önceki örgütsel bağları hemen ortadan kalkmayabilir.

Buna göre ordunun birleştirilmesi süreci iki farklı yoldan birine yol açabilir: Ya tüm oluşumların tek bir komutaya bağlı olduğu birleşik bir ulusal kurumun inşa edilmesine ya da güç merkezleri arasındaki nüfuzun yeniden dağıtılmasına yol açabilir; şöyle ki, oluşumların adları ve resmî yapıları değişirken önceki güç dengelerinin bazıları yeni biçimlerle varlığını sürdürebilir. Yeniden yapılandırma sürecinin gerçek sınavı da işte budur: Zira mesele, orduya kaç grubun entegre olduğu değil, entegrasyondan sonra ordu içinde fiilî karar yetkisinin kimin elinde olduğudur?

Üçüncüsü: Suriye içinde askeri gücünü kaybeden kimdir?

Entegre olan gruplar; bağımsızlığın kaybı ile meşruiyetin kazanılması arasındadır yani orduya katılan gruplar ikili bir denklemle karşı karşıya kalabilir; zira bir yandan resmi tanınma, kaynak, eğitim ve maaş elde edip ulusal bir askeri kurumun parçası haline gelebilirler. Ancak diğer yandan, özellikle ağır silahlar ve mühimmat üzerindeki kontrol Savunma Bakanlığına geçerse, bağımsız askerî kararlar alma gücünü kaybedebilir. Bu, her durumda bu grupların askeri açıdan mutlaka zayıfladığı anlamına gelmez; zira entegrasyon, daha düzenli ikmal ve daha iyi bir organizasyon sağlayarak savaşma kapasitesinin artmasına yol açabilir. Ancak belirleyici fark, entegrasyonun doğasına yatmaktadır: Bu, gerçek bir kurumsal entegrasyon mu, yoksa sadece grupların resmî bir çatı altında yeniden düzenlenmesinden mi ibarettir?

Dördüncüsü: Suriye hükümeti... Silahı mı tekelleştiriyor, yoksa karar alma yetkisini mi tekelleştiriyor?

Suriye hükümeti, orduyu birleştirmeyi ve savunma kurumlarını yeniden inşa etmeyi amaçlıyor ancak asıl önemli soru şudur: Kararlarında bağımsız (ulusal) bir askeri güç inşa etmeyi başarabilecek mi, yoksa ordunun yeniden yapılanması büyük ölçüde dış destek kaynaklarına bağımlı kalmaya devam mı edecek?

Hükümet, Savunma Bakanlığı üzerinde resmî yetkiye sahip olabilir, ancak silahlara, mühimmata, yedek parçalara, eğitime, bakıma ve finansmana ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaçlar, bunları sağlama gücüne sahip ülkelere, askeri kurumun inşa sürecinin seyrine etki etme araçları kazandırmaktadır. Buradan hareketle devletin silahları tekeline alması, onun mutlaka tam askerî bağımsızlığa sahip olduğu anlamına gelmez. Devlet resmi karar sahibi olabilir; ancak bu kararı uygulama kabiliyeti, silahlandırma veya teknik destek için dış kaynaklara bağlı kalmaya devam edebilir. İşte bu, Suriye ordusunun yeniden inşasını, Savunma Bakanlığı bünyesindeki sıradan bir idari dosya olmaktan çıkarıp tam anlamıyla egemenlikle ilgili bir mesele hâline getirmektedir.

Beşincisi: Dış güçler... Suriye'yi kim yeniden silahlandırıyor ve onu kim kısıtlayabilir?

Türkiye: Ordunun inşasına destek ve nüfuzun genişletilmesi: Türkiye; askeri iş birliği, eğitim ve teknik destek vasıtasıyla Suriye ordusunun yeniden inşa sürecinde yer alan en önde gelen aktörlerden biridir.Bu iş birliğinin genişlemesi halinde Ankara, Suriye askeri kurumunun kapasitesini artırmada önemli bir kaynak haline gelebilir; bu da Şam'a, kuvvetlerini örgütleme ve yeniden yapılandırma konusunda daha fazla güç kazandırabilir. Ancak ordunun silahlanma ve eğitim konusunda ana bir dış kaynağa bağımlı olması, bu kaynağa askerî kurumun gelişim süreci üzerinde nüfuz kazandırabilir. Bu, Türkiye'nin Suriye'nin kararlarını otomatik olarak kontrol ettiği anlamına gelmez, aksine nüfuzunun boyutu, anlaşmaların niteliğine, Şam'ın Türkiye'ye ne ölçüde bağımlı olduğuna ve Amerika ve Yahudi varlığının onlara izin verip vermeyeceğine bağlıdır?

Yahudi varlığı: Suriye askeri ortamının kısıtlanması: Yahudi varlığı, rolünün niteliği bakımından Türkiye'den farklıdır. Zira Ankara, Şam ile iş birliği sürecine bağlıyken, Yahudi varlığının etki araçlarından biri, Suriye içinde operasyonlar yürütme konusundaki askeri gücünü ve bunun sonucunda Suriye'nin bazı askerî kabiliyetlerinin yeniden inşasının maliyetini artırmasını temsil etmektedir. Stratejik açıdan, saldırıların veya saldırı tehdidinin devam etmesi, stratejik değere sahip tesisleri veya ekipmanları hedef alması durumunda Suriye'nin bağımsız bir askeri cephanelik geliştirme kapasitesini sınırlayabilir. Ancak varlığın Suriye içinde saldırılar gerçekleştirme kapasitesi ile belirli bir deponun patlatılmasından sorumlu olduğunun kanıtlanması arasında bir ayrım yapmak gerekir. Nitekim ilki güç dengesiyle bağlantılı bir gerçektir; ikincisi ise bağımsız kanıtlar gerektirmektedir.

Dış bir tarafın Suriye'deki askeri depoları tekrar tekrar hedef aldığı kanıtlanırsa, soru yalnızca imha edilen silahların miktarıyla ilgili değil, aynı zamanda silahın türüyle, önemiyle, bundan fayda sağlayacak tarafla ve Suriye ordusunun bunları ne ölçüde telafi edebileceğiyle de ilgili olur.

Rusya: Askerî dayanak noktasını korumak: Rusya hâlâ Suriye'de askeri bir varlığa sahiptir ve güvenlik ve askeri düzenlemelerdeki rolünü korumaya çalışmaktadır. Nitekim Reuters, Moskova ile Şam arasında varılan yeni bir askeri anlaşmanın ardından, Eylül 2026'da Rus ikmal konvoyunun Tartus ve Hmeymim'e ulaştığını bildirmiştir. Bu varlığın devam etmesi, Rusya'nın Suriye'deki güvenlik dengelerini etkileyebilecek lojistik ve askerî araçlara hâlâ sahip olduğu anlamına gelmektedir; ancak bu, Suriye'nin yeniden silahlandırılması kararını kontrol ettiğini veya onun depo patlamalarında bir rolü olduğunu kanıtlamaz.

Amerika: Güvenlik nüfuzu ve ilişkilerin yeniden düzenlenmesi: Amerika, özellikle IŞİD'le mücadele, SDG ile olan geçmiş ilişkileri ve Şam'daki yeni yetkililerle ilişkisinin dönüşümü meselelerinde olmak üzere Suriye dosyası üzerinde kontrol sahibi olan tek taraf olmaya devam etmektedir. SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyon sürecine girmesiyle birlikte bu dosyanın niteliği değişmekte ve ABD ile güvenlik iş birliğinin geleceği ile yerel güçlerin Suriye'nin güvenlik düzenlemelerindeki konumuna ilişkin yeni sorular ortaya çıkmaktadır. Burada dış nüfuz, sadece silah tedarikiyle sınırlı değildir; zira eğitim, istihbarat iş birliği, yaptırımlar, siyasi tanıma ve askerî kurumun yeniden inşası koşullarını etkileme kapasitesini de kapsayabilir.

Altıncısı: Silahlar, gelecekteki bir çatışmaya hazırlık olarak mı azaltılıyor?

Burada çok hassas bir varsayıma ulaşıyoruz: Bazı depoların imha edilmesi veya silahların belirli gruplara ulaşmasının engellenmesi, yaklaşan bir çatışmaya hazırlık amacıyla güç dengelerini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir operasyonun parçası olabilir mi?

Stratejik açıdan bakıldığında bu, düşünülebilir bir olasılıktır; ancak gerçekliklerin izin verdiği tek sonuç değildir. Silahların azaltılmasının hedefi, çoklu güç merkezlerini sona erdirmek ve devletin silahı tekeline almasını dayatmak olabilir. Bazı askeri kabiliyetlerin sınırlandırılması, gelecekte caydırıcılık dengelerini değiştirebilecek bağımsız bir Suriye gücünün ortaya çıkmasını önlemenin bir aracı da olabilir. Aynı zamanda ağır silahları elinde tutan oluşumlar ile bunlardan mahrum bırakılacak oluşumların belirlenmesine yönelik bir iç çatışma da olabilir.

Ancak üç süreç arasında ayrım yapmak gerekir:

Birincisi: Devletin inşası için silahların tek elde toplanması. Bu süreçte silah ve mühimmat tek bir askeri kuruma devredilir ve gruplar tek bir komuta kademesi altında entegre edilir.

İkincisi: Gücün eşit olmayacak bir şekilde yeniden dağıtılması. Bu süreçte bazı oluşumlar kapasitelerini korurken, diğer oluşumlar bağımsızlıklarını veya yeniden silahlanma kapasitelerini kaybeder; bu da ülke içinde yeni bir güç dengesizliği oluşturabilir.

Üçüncüsü: Suriye'nin askerî kapasitesinin dışarıdan sınırlandırılması. Bu süreçte, bu gücün hangi grupların işine yarayacağından bağımsız olarak Suriye'nin bağımsız bir güç oluşturmasını engellemek amacıyla siyasi baskılar, askerî operasyonlar veya silahlanmaya yönelik kısıtlamalar kullanılmaktadır.

Patlamaların tekrarlanması, bu süreçlerden herhangi birini kanıtlamak için yeterli değildir. Dolayısıyla ölçüt, her olayın ardından ne gerçekleştiğidir: Silahlar telafi ediliyor mu? Onun üzerindeki kontrol belirli bir tarafa mı geçiyor? Silah kaybı, saha veya siyasi değişimlerle aynı zamana mı denk gelmektedir?

Yedincisi: Önümüzdeki aşamada güç dengelerini nasıl okuyacağız?

Suriye'deki askeri gücün yeniden yapılandırılması varsayımını test etmek istiyorsak, sadece patlama haberlerini takip etmekle yetinmemeli, bu olayların sahada bıraktığı sonuçları da gözlemlemeliyiz.

Birincisi: Patlamalar, stratejik açıdan benzer değere sahip bölgelerde mi tekrarlanıyor, yoksa olaylar nedenleri ve nitelikleri bakımından farklılık mı göstermektedir?

İkincisi: Silah kaybı, belirli grupların yeniden silahlanmasının engellenmesiyle birlikte gerçekleşirken, diğer gruplar yeni silahlar elde etmeye devam mı ediyor?

Üçüncüsü: Ağır silahlar Savunma Bakanlığı'na mı devrediliyor, yoksa bir alternatifi olmaksızın imha edilip hizmet dışı mı bırakılıyor?

Dördüncüsü: Yeniden yapılanma süreci, siyasi uzlaşıların tökezlemesi, askerî seferberliğin tırmanması veya olağan dışı saha hareketlilikleriyle eş zamanlı olarak mı gerçekleşiyor?

Beşincisi: Suriye ordusunun yeniden inşası, askerî karar alma sürecinde giderek artan bir nüfuz sağlayacak şekilde tek bir dış kaynağa bağımlı bir hâle gelir mi?

Bu göstergelerin belgelenmiş biçimde bir araya gelmesi, daha çetin bir aşamaya hazırlık amacıyla güç dağılımının yeniden düzenlendiği bir varsayımı güçlendirebilir. Bunun yokluğu ise, entegrasyon süreçlerinin ve mühimmat depolarının yeniden düzenlenmesinin devam etmesiyle birlikte, gidişatın merkezi bir askeri kurum inşasına daha yakın olduğuna işaret edebilir. Dolayısıyla bir gruptan bir kuruma devredilen, bir depoda imha edilen ya da belirli bir tarafa ulaşması engellenen silah, sadece maddi bir kaybı temsil etmez; aynı zamanda bir tarafın güç dengesi içindeki konumunu, müzakere kapasitesini ve karar alma bağımsızlığının sınırlarını da değiştirebilir.

Dolayısıyla en önemli soru, Suriye'nin mutlaka yeni bir savaşa sahne olup olmayacağı değildir; aksine askeri gücün yeniden yapılandırılması sürecinin bağımsız bir kararla silah tekelini elinde tutan bir devlete mi, yoksa güç unsurlarının merkezi bir otorite, yerel güçler ve Suriye ordusunun geleceğini etkileme kapasitesine sahip dış aktörler arasında dağıtıldığı yeni bir dengeye mi yol açacağıdır.

Nitekim Suriye'nin karşı karşıya kalabileceği en tehlikeli şey, sadece silah eksikliği değildir; aksine yeniden silahlanma sürecinin, bizzat siyasi ve askeri kararları kimin alacağını ve ülkenin geleceğini şekillendirme sürecine kimlerin katılmasına izin verileceğini belirleyen bir araca dönüşmesidir. Devlet sadece cephaneliğinin boyutuyla ya da ordusuna entegre olan grupların sayısıyla ölçülmez, aksine kendi kararlarını alabilme, egemenliğini koruma ve askerî gücü iktidar mücadelesinin bir aracı olmaktan çıkarıp ortak bir siyasi iradeye tabi olan bir kuruma dönüştürme kapasitesiyle ölçülür.

Nihayetinde, Suriye'de önümüzdeki aşamanın gerçeğini ortaya çıkaracak soru şudur: Silahlar, kendi kararına sahip olan bir devlet kurmak için mi tek elde toplanıyor, yoksa silah ve nüfuz, bizzat devletin kararlarının dahi iç ve dış güç dengelerinin rehinesi haline gelmesine yol açacak şekilde yeniden mi dağıtılıyor? Suriye ancak kendi siyasi kararını kendi eline alıp kendi ideolojisini yani İslam ideolojisini benimsediği takdirde bu rehinelerden kurtulabilecektir; zira Suriye’nin izzetini yeniden tesis edebilecek ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize müjdelediği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin başlangıç noktası olmasını sağlayabilecek tek şey budur.

Şam’ın erleri halen Allah'ın diniyle hükmetmeyi, Beytülmakdis'i ve Müslüman beldelerinin her bir karışını özgürleştirmeyi ve bu ümmetin izzetini yeniden tesis etmeyi arzulamaktadır. Bu onlar için çok da zor değildir; zira onlar, savaşın anlamını kavramış, şehadet inancını özümsemiş adamlar olup bugün onların tek eksiği, siyasi kararlarını ellerine almak ve gemiyi güvenli limana ulaştırmaya ehil kişilerin liderliği altında ümmetin projesini benimsemektir; bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ إِن تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيماً حَكِيماً  “O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.” [Nisa 104]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER