Pazartesi, 18 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/31
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Telfik (İki veya Daha Fazla Mezhebin Farklı Hükümlerini Birleştirmek) ve Mezheplere Tabi Olmaktan Kastedilen

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Telfik (İki veya Daha Fazla Mezhebin Farklı Hükümlerini Birleştirmek) ve Mezheplere Tabi Olmaktan Kastedilen

Ebu Alan’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh;

Öncelikle Allahu Teala’dan, size daimî sağlık bahşetmesini, sizi ve ailenizi muhafaza etmesini temenni ediyorum.

Aşağıdaki bazı soruları sormak istiyorum:

1. Belirli bir mezhebe bağlanmak Müslümanlar için farz/vacip midir, yoksa vacip değil midir?

2. Telfik ile kastedilen nedir? Belirli bir mezhebe bağlı olmayan kimse, vakıa olarak telfik yapmış sayılır mı?

3. Hizb-ut Tahrir'in bu meseledeki görüşü nedir?

4. Bu konuyu bir kişiyle tartıştım ve ona, Müslüman için vacip olanın belirli bir mezhebe uymak değil, şerî hükümlerle amel etmek olduğunu; mezhebe bağlanmanın ise şerî hükümlerle amel etme yollarından sadece biri olduğunu söyledim. Sizce bu söz doğru mudur?

Konunun benim için netleşmesi ve kalbimin mutmain olması için cevap verme nezaketinde bulunmanızı rica ediyorum. Cevabınız için Allah sizi en güzel şekilde mükâfatlandırsın.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh;

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Öncelikle bu güzel duan için Allah senden razı olsun; biz de senin için daha hayırlısıyla dua ediyoruz.

Sorularınıza gelince; bunların cevapları “İslami Şahsiyet” kitabının birinci cildinin word dosyasının 221-222. sayfalarda, “Bir Müçtehitten Bir Başka Müçtehide Geçme” başlıklı bölümde ayrıntılı olarak yer almaktadır:

[Bir Müçtehitten Bir Başka Müçtehide Geçme:Allahu Teâlâ bize ne bir müçtehide ne bir imama ne de bir mezhebe uymayı emretmedi. Bize ancak şer’î hükme uymayı emretti. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiklerini almakla ve yasakladıklarından da sakınmakla emrolunduk. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا“Rasul size ne getirdi ise onu alın, sizi neden nehyetti ise de derhal vazgeçin”[Haşr 17] Bu nedenle şer’an doğru olan, şahıslara değil sadece Allah’ın hükümlerine uymaktır. Ancak fiilî hayatta Müslümanlar, müçtehitlerden birinin istinbat ettiği hükümleri taklit etmekte, onları kendilerine imam olarak almakta, hüküm istinbatında, içtihatlarında takip etmiş oldukları metotları da kendilerine mezhep olarak kabul etmekteler. Böylece Müslümanlar arasında Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî, Caferî, Zeydî gibi birçok mezhep ortaya çıkmıştır. Bu mezheplere tâbi olan Müslümanlar, eğer bu müçtehitlerin istinbat etmiş olduğu şer’î hükümlere tâbi oluyorlarsa bu amelleri şer’îdir. Çünkü böyle hareket etmekle şer’î hükümlere tâbi olmuş sayılırlar. Eğer ortaya koyduğu istinbat yerine, hükmü istinbat eden müçtehidin şahsına tâbi oluyorlarsa bu amelleri şer’î değildir. Çünkü böyle davranmakla şer’î hükme tâbi olmuş sayılmazlar. Müçtehidin istinbatına değil de, şahsına uyma ameli şer’î olmayıp tâbi oldukları şey de şer’î hüküm sayılmaz. Çünkü müçtehit bile olsa bir şahsın sözü, Allah’ın Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize getirdiği emir ve yasaklardan değildir. Bu nedenle bütün mezheplere uymaktan, bu mezheplere uyan kimselerin mezhep imamlarının istinbat ettiği Allah’ın hükümlerine uyduklarını anlamak gerekir. Eğer mezheplere uymaktan bu şekildeki bir anlayışın dışında bir anlam çıkartılırsa, bu şekilde düşünen insanlar Allah’ın hükümlerini terk edip Allah’ın kulları olan şahıslara tâbi olduklarından dolayı, Allah’ın huzurunda sorumludurlar.

Mezheplerin istinbat ettiği hükümlere ittiba/tâbi olma/uyma açısından durum budur. Ancak bu hükümlerin terki açısından konuya yaklaşıldığında bakılır: Eğer bir kimse bir hükmü alır ancak henüz amel etmeden önce terk ederse, kendisini Allah’ın rızasına ulaştırabileceği düşüncesine binaen tercih yoluyla başka bir hükmü alabilir. Ancak bir müçtehidin istinbat ettiği hükme göre fiilen amel ederse bu hüküm onun hakkında Allah’ın hükmü olur ve onu terk edip bir başka hükmü alması caiz değildir. Ancak ikinci hükmü delili ile beraber almasına karşın birinci hükmü delilsiz olarak almışsa veya öğrenme yoluyla ikinci hükmün delilinin birinci hükmün delilinden daha kuvvetli olduğu sabitleşir ve buna da kanaat getirirse birinci hükmü terk etmesi gerekir. Çünkü ikinci hükmün şer’î delilinin daha kuvvetli olduğuna dair inancı ve onu doğru bulması, ikinci hükmü kendisi hakkında Allah’ın hükmü hâline getirir. Bu tıpkı bir müçtehidin hüküm istinbat ettiği delilden daha kuvvetli delil bulduğunda, delilin kuvvetli olması nedeniyle eski görüşünü terk ederek yeni görüşü alması gibidir. Bu durumun dışında mukallidin, taklit etmiş olduğu hükmü terk edip bir başka hükmü alması caiz değildir.

Ancak farklı bir hükümde başka müçtehidi taklit etmek mukallit için caizdir. Mukallidin bir meselede âlimlere fetva sormasının caiz olduğuna dair Sahabe’nin icması vardır. Fakat mukallit kendisi için Şafiî, Caferî gibi bir mezhep tayin eder ve ben falan mezheptenim ve bu mezhebin görüşlerine bağlıyım derse bu durumda şu tafsilatlar vardır: Eğer taklit ettiği mezhepte ameli ile ilgili her meselenin çözümü varsa yani hüküm istinbat edilmişse o mezhebin dışında başka bir mezhebi taklit edemez. Eğer ameli ile ilgili istinbat edilmiş bir hüküm yoksa bir başka mezhebi taklit etmesinde herhangi bir engel yoktur.

Ancak, bir meselede taklit etmekte olduğu hükmü terk edip bir başka hükmü almasının cevazında şu noktanın açıkça bilinmesi gerekir: Mesele bir başka mesele ile bağlantılı olmamalı, o mesele ile ilgili hükmü terk etmek bir başka şer’î hükme zarar vermemelidir. Eğer başka mesele ile bağlantısı varsa, birbiri ile bağlantılı bütün meselelerle ilgili hükümlerin hepsini birden terk etmedikçe, yalnızca bir meselenin hükmünü terk etmesi caiz olmaz. Çünkü onların hepsi tek mesele sayılır. Namaz, abdest ve namazın rükünleri gibi. Örneğin Şafiî Mezhebi’nde olan bir kimsenin, Ebu Hanife’nin kadına dokunmak abdesti bozmaz sözünü taklit ederek, Şafiî Mezhebi’ne göre namazı kılması doğru değildir. Yine ne kadar çok olursa olsun namazda amelî kesir/gereğinden fazla amel namazı bozmaz sözünü taklit eden kimsenin veya Fatiha’yı okumak namazın rükünlerinden değildir sözünü taklit eden kimsenin, amelî kesir namazı bozar diyen kimseyi veya Fatiha namazın rükünlerindendir diyen kimseyi taklit ederek namaz kılması doğru değildir. Dolayısıyla terki caiz olan hüküm, terki ile diğer şer’î hükümlere göre yerine getirilen amelleri etkilemeyen hükümdür.] Bitti.

Bu metin sorularınızı ayrıntılı bir şekilde yanıtlamaktadır; konuyu daha da netleştirmek adına şunları belirtmek isteriz:

1- Bir Müslümanın belirli bir mezhebi taklit etmesi vacip değildir; aksine onun için vacip olan, onu istinbat eden müçtehidin kim olduğuna bakmaksızın şerî hükme tabi olmaktır; dolayısıyla bir kimse, falan müçtehidin görüşünün şerî bir hüküm olduğuna ve (delil bakımından) daha racih (üstün/kuvvetli) olduğuna kani olursa, ona tâbi olması gerekir...

Ancak ammi mukallit, buna imkan veren araştırma araçlarından yoksun olduğu için delilleri inceleyerek bir görüşü tercih edemez; dolayısıyla onun tercihi, müçtehide duyulan güven, onun daha alim, takva sahibi ve benzeri olduğuna dair tercihi gibi genel kurallara binaen olur... Dolayısıyla eğer Şafii'nin diğerlerinden daha alim olduğunu ve görüşünün genelde doğruya en yakın görüş sayıldığını düşünüyorsa, Şafii'nin görüşünü alması gerekir... Ve bu şekilde devam eder.

2- Bir Müslümanın, tüm meselelerde belirli bir mezhebi takip etmesi caizdir; nitekim bu durum geçmiş zamanda Müslümanlar arasında yaygındı; ancak günümüzde daha az yaygındır... Ancak onun kendi mezhebine bağnaz bir şekilde tâbi olması ve bu mezhebe, şerî delillere aykırı olsa bile her konuda tâbi olması caiz değildir; eğer onun için bir meselede başka bir mezhebin görüşünün delilinin daha güçlü olduğu ortaya çıkarsa, bu meselede ilk mezhebine bağnaz bir şekilde ve inatla bağlı kalmaya devam etmesi doğru değildir; çünkü şeriat ona belirli bir müctehide veya belirli bir mezhebe tâbi olmasını emretmemiş; aksine şerî hükme tâbi olmasını emretmiştir.

3- Ammi mukallide gelince; onun için en güvenli yol, belirli bir mezhebe tabi olması ve meselelerin tamamında o mezhebi taklit etmesidir; ammi mukallit (delilleri) inceleyip değerlendirebilecek ehliyete sahip değildir; dolayısıyla onun farklı mezheplerden görüş alması çelişki, kafa karışıklığına ve sorunlar oluşturabilir... Bu nedenle ammi mukallide, özellikle bir mezhebin yaygın olduğu beldelerde belirli bir mezhebe tâbi olması tavsiye edilir; örneğin Mısır'da Şafii mezhebine veya Fas'ta Maliki mezhebine tâbi olması gibi...

4- Telfik ıstılahı birçok anlamda kullanılmaktadır; ancak bunlardan en öne çıkan şu iki anlamdır:

A- Tek bir meselede birden fazla müçtehidin görüşlerini almaktır; şöyle ki, meselenin bir kısmında bir müçtehidin görüşünü, meselenin başka bir kısmında ise başka bir müçtehidin görüşünü almaktır; böylece birinci müçtehidin ve ikinci müçtehidin söylemediği birleşik bir hükmü almış olur; bu durumda onun bu birleşik hükme göre amel etmesi, her iki müçtehide göre de doğru değildir... Bu anlamda telfik, “İslami Şahsiyet” kitabında aktarılan metinde, partinin görüşüne göre caiz olmadığı belirtilmiştir:

Ancak, bir meselede taklit etmekte olduğu hükmü terk edip bir başka hükmü almasının cevazında şu noktanın açıkça bilinmesi gerekir: Mesele bir başka mesele ile bağlantılı olmamalı, o mesele ile ilgili hükmü terk etmek bir başka şer’î hükme zarar vermemelidir. Eğer başka mesele ile bağlantısı varsa, birbiri ile bağlantılı bütün meselelerle ilgili hükümlerin hepsini birden terk etmedikçe, yalnızca bir meselenin hükmünü terk etmesi caiz olmaz. Çünkü onların hepsi tek mesele sayılır. Namaz, abdest ve namazın rükünleri gibi. Örneğin Şafiî Mezhebi’nde olan bir kimsenin, Ebu Hanife’nin kadına dokunmak abdesti bozmaz sözünü taklit ederek, Şafiî Mezhebi’ne göre namazı kılması doğru değildir. Yine ne kadar çok olursa olsun namazda amelî kesir/gereğinden fazla amel namazı bozmaz sözünü taklit eden kimsenin veya Fatiha’yı okumak namazın rükünlerinden değildir sözünü taklit eden kimsenin, amelî kesir namazı bozar diyen kimseyi veya Fatiha namazın rükünlerindendir diyen kimseyi taklit ederek namaz kılması doğru değildir. Dolayısıyla terki caiz olan hüküm, terki ile diğer şer’î hükümlere göre yerine getirilen amelleri etkilemeyen hükümdür.]

B- Taklit ettiği mezhep dışındaki başka bir mezhepten ayrı bir meseleyi almak; örneğin namaz konusunda Şafii mezhebini taklit edip, hac konusunda Hanbeli mezhebinin görüşünü alması gibi... Bu anlamda telfik, yukarıda “İslami Şahsiyet” kitabının birinci cildinden aktarılan metinde belirtildiği gibi, içindeki ayrıntılarıyla birlikte caizdir:

[Mezheplerin istinbat ettiği hükümlere ittiba/tâbi olma/uyma açısından durum budur. Ancak bu hükümlerin terki açısından konuya yaklaşıldığında bakılır: Eğer bir kimse bir hükmü alır ancak henüz amel etmeden önce terk ederse, kendisini Allah’ın rızasına ulaştırabileceği düşüncesine binaen tercih yoluyla başka bir hükmü alabilir. Ancak bir müçtehidin istinbat ettiği hükme göre fiilen amel ederse bu hüküm onun hakkında Allah’ın hükmü olur ve onu terk edip bir başka hükmü alması caiz değildir. Ancak ikinci hükmü delili ile beraber almasına karşın birinci hükmü delilsiz olarak almışsa veya öğrenme yoluyla ikinci hükmün delilinin birinci hükmün delilinden daha kuvvetli olduğu sabitleşir ve buna da kanaat getirirse birinci hükmü terk etmesi gerekir. Çünkü ikinci hükmün şer’î delilinin daha kuvvetli olduğuna dair inancı ve onu doğru bulması, ikinci hükmü kendisi hakkında Allah’ın hükmü hâline getirir. Bu tıpkı bir müçtehidin hüküm istinbat ettiği delilden daha kuvvetli delil bulduğunda, delilin kuvvetli olması nedeniyle eski görüşünü terk ederek yeni görüşü alması gibidir. Bu durumun dışında mukallidin, taklit etmiş olduğu hükmü terk edip bir başka hükmü alması caiz değildir.

Ancak farklı bir hükümde başka müçtehidi taklit etmek mukallit için caizdir. Mukallidin bir meselede âlimlere fetva sormasının caiz olduğuna dair Sahabe’nin icması vardır. Fakat mukallit kendisi için Şafiî, Caferî gibi bir mezhep tayin eder ve ben falan mezheptenim ve bu mezhebin görüşlerine bağlıyım derse bu durumda şu tafsilatlar vardır: Eğer taklit ettiği mezhepte ameli ile ilgili her meselenin çözümü varsa yani hüküm istinbat edilmişse o mezhebin dışında başka bir mezhebi taklit edemez. Eğer ameli ile ilgili istinbat edilmiş bir hüküm yoksa bir başka mezhebi taklit etmesinde herhangi bir engel yoktur.] Bitti.

Böylece “İslami Şahsiyet” kitabından aktarılan metni dikkatle incelemeniz, tüm sorularınıza cevap verecektir .

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 15 Rabiu’l Evvel 1448

M. 28/08/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122149465761129051

Devamını oku...

İran'ın Kuşatılmasından Yeni Orta Doğu Mühendisliğine

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran'ın Kuşatılmasından Yeni Orta Doğu Mühendisliğine

Günlük haber gürültüsünün ötesini düşünenler için Orta Doğu'daki hızlı gelişmeler, artık birbirinden bağımsız bir dizi askeri ve siyasi olaydan ibaret değildir. İran'a yönelik savaş, deniz ablukası, ABD'nin yoğun askerî varlığı, Ankara'nın NATO zirvesine ev sahipliği yapması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki üçlü savunma anlaşması, Mısır'ın katılım olasılığına açılan kapı, ardından Türkiye'nin Yahudi varlığı ile İran'ı tek bir bölgesel güvenlik sistemine entegre etme olasılığından bahsetmesi... evet tüm bunlar, farklı seviyelerde olsalar da tek bir yönde ilerlemektedir ki bu da: Orta Doğu'daki güç dengesini yeniden şekillendirmek ve onun güvenlik ile siyasi ilişkilerinin kurallarını yeniden tanımlamaktır.

Bu açıdan bakıldığında, şunu sormaya hakkımız vardır: Washington, sözde bir zaferin propagandasını yapmak için bu savaştan nasıl bir Ortadoğu ortaya çıkarmak istemektedir? ABD’nin okumasına göre İran, sadece yenilgiye uğratılması gereken askeri bir düşman değil, aynı zamanda bölge içindeki konumunun yeniden düzenlenmesi gereken stratejik bir düğümdür. Küfrün başı Amerika, sadece İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek ya da füze ve deniz kuvvetlerinin kapasitesine zarar vermekle ilgileniyor gibi görünmemekte; aynı zamanda, vekil ağları, füze kapasiteleri, deniz tehdidi ve bir dizi Arap ülkesine uzanan kolları aracılığıyla sınırlarının ötesine nüfuz etmesine imkan veren modeli yeniden üretmesini de engellemeye çalışmaktadır.

İşte İran’a saldırmakla ona boyun eğdirmek arasındaki fark da burada yatmaktadır; zira askeri darbe, ne kadar sert olursa olsun, hedef alınan devlet gücünü yeniden inşa edebilirse geçici bir olay olarak kalmaya devam edecektir; ama İran’ın eski gücünü yeniden üretmesi son derece maliyetli ve zor bir hale gelirse, o zaman derin hedef gerçekleşmiş olur: Yani İran'ın askeri bir çatışmada sadece yenilgiye uğratılması değil, güç dengesindeki konumunun kökten değiştirilmesi gerçekleşmiş olur.

Bundan dolayı deniz ablukası ve ABD’nin askeri varlığının, geçici baskı araçları olarak değil, İran’ın bölgeye kendi şartlarını dayatmasına imkan veren güç araçlarını geri kazanmasını engelleme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekir; bu da ABD Merkez Komutanlığı’nın son hamleleriyle de teyit edilmiştir; zira komutanlığının bölgedeki altı ülkeyi kapsayan gezisi ve Abraham Lincoln uçak gemisine yaptığı ziyaret, İran’ı çevreleyen güvenlik ortamını yeniden düzenlemeye yönelik eşzamanlı bir ABD hamlesini yansıtmaktadır. (CENTCOM, 15/08/2026).

Ancak ne kadar büyük olursa olsun ABD’nin askeri gücü, savaş sonrası gelecek düzeni tek başına inşa edemez. Zira çatışma, mühimmat ve kaynakların tükenmesi boyutunu ortaya koymuştur; ayrıca Ürdün’deki 22. Kule Üssü’nde ABD güçlerinin uğradığı kayıplar, İran’ı zayıflatmaktan bölgesel denklemi yeniden şekillendirmeye geçişin muazzam bir maliyet ve risk barındırdığını ortaya koymaktadır. Washington kapasiteleri yok etmeyi, caydırıcılık sağlamayı ve yeniden silahlanmayı engellemeyi başarabilir; ancak tek başına kaba kuvvetle kalıcı bir siyasi ve güvenlik meşruiyeti tesis edemez. İşte bu yüzden, yeni düzenin inşasındaki yükü kendisiyle birlikte sırtlayacak bölgesel güçlere ihtiyaç duymaktadır

İşte tam da bu noktada, Türkiye’nin rolü öne çıkmaktadır; bu rol ise, Washington’un geleneksel arabulucusu ya da müttefiki olmanın ötesine geçerek daha iddialı bir konuma doğru, yani bu çatışmanın rahminden doğacak bölgesel sistemin mimarlarından biri olmaya doğru ilerlemektedir. Zira Türkiye, Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan coğrafi bir konuma, dengeleyici bir askeri ağırlığa, NATO üyeliğine ve Arap ülkelerinden İran’a, Rusya’ya ve Batı’ya uzanan ilişkiler ağına sahiptir; bu da onu, Amerikan şemsiyesini gelişmekte olan bölgesel güvenlik yapısına bağlamaya uygun bir hale getirmektedir.

Bu bağlamda Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bir süre önce ortaya koyduğu vizyon, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerini bir araya getiren bölgesel bir güvenlik ve işbirliği mekanizması önerisinden ve 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletini tanırsa Yahudi varlığı için kapıyı açık bırakmasından sonra özel bir önem kazanmaktadır; daha sonra İran’ın da bu sisteme katılma olasılığı da söz konusudur. (Şarkul Avsat, 31 Mayıs 2026).

Bu, sadece geçici bir diplomatik fikir değildir; aynı zamanda İran’ı ve hatta Yahudi varlığını yeni güvenlik kuralları çerçevesinde sisteme dahil etmeyi mümkün kılacak şekilde bölgesel düzenin yeniden inşasına yönelik bir vizyondur; böylece İran’ın zayıflatılması, onu yeniden müzakereye zorlamak ve herhangi bir münferit gücün oyunun kurallarını dayatamayacağı bir düzeni kabul etmeye mecbur bırakmak için bir aşama haline gelecektir.

Bundan dolayı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın, geçici bir savunma düzenlemesinden daha fazlası olarak anlaşılabilir; zira bu anlaşma, özellikle genişletilme ve başta Mısır olmak üzere diğer ülkelere açılma olasılığından söz edilmesiyle birlikte, daha geniş bir güvenlik yapısının çekirdeğini temsil edebilir. Gerçekleşmesi halinde Mısır’ın katılımı, projeye Arap, coğrafi ve stratejik açıdan büyük bir ağırlık katacaktır; zira Türkiye, Doğu Akdeniz ve Anadolu’nun kapısını elinde tutarken, Suudi Arabistan Körfez bölgesinin ağırlık merkezini elinde tutmakta ve nükleer güce sahip Pakistan ise, projeye Asya’daki derinliğini ve Hint Okyanusu’na uzanışını sağlamaktadır; Mısır da Doğu Akdeniz, Kızıldeniz ve Arap ülkeleri arasındaki bağlantı halkasını temsil etmektedir. O zaman söz konusu olan, sınırlı bir üçlü ittifak değil, aksine Akdeniz’den Körfez’e ve Güney Asya’ya uzanan bir güvenlik sisteminin çekirdeği olacaktır.

İşte burada Türkiye’nin vizyonu, ABD’nin çıkarlarıyla örtüşmektedir; zira Türkiye, Batı sistemiyle olan bağının, onun güvenlik ve stratejik hedeflerinin önemli bir kısmını karşıladığının farkındadır. Bu güvenlik hırsı; Körfez'i Irak ve Türkiye üzerinden bağlayan Kalkınma Yolu, Orta Asya'yı Türkiye üzerinden Avrupa'ya bağlayan Orta Koridor, Türkiye'yi Azerbaycan ve Orta Asya'ya bağlayan Zengezur Koridoru ve ülkenin Doğu ile Batı arasında bir sanayi, ticaret ve transit merkezi olma konumunu pekiştirmeye çalışan "Türkiye Yüzyılı" vizyonunun öne çıktığı daha geniş bir jeoekonomik proje ile tamamlanmaktadır. Bu ağlar genişledikçe, Türkiye’nin istikrarlı bir bölgesel ortama olan ihtiyacı da artmaktadır; dolayısıyla güvenlik, ülkenin coğrafi konumunu uzun vadeli ekonomik ve stratejik bir nüfuz kaynağına dönüştürmenin bir şartı haline gelmiştir; bu da niyetlerini doğrudan açıklamakta tereddüt etmesine rağmen, hesaplamalarında Irak ve Suriye’nin önemini açıklamaktadır.

Buna karşılık ABD, güvenlik sorumluluğunun daha büyük bir kısmını üstlenen bölgesel bir sistem kurabildiği takdirde Orta Doğu'nun tüm detaylarını bizzat yönetmeye ihtiyaç duymayacak; bu arada Amerika dengenin garantörü ve onun çöküşünü engelleyecek bir güç olarak kalmaya devam edecektir. İronik olan ise, Türkiye’nin rolünün yükselmesinin ABD’nin hakimiyetinin tam tersi olmayabileceği, aksine bu hakimiyetin doğrudan askeri bir varlıktan, yükünü yerel güçlerin paylaştığı bölgesel bir sistemin arkasında liderlik yapmaya dönüştürülmesini sağlayan araçlardan biri olabileceğidir.

Bu açıdan bakıldığında, İran'a yönelik savaş, doğrudan kendi sahasının ötesine geçmektedir. Zira Amerika'nın mutlaka İran'ı işgal etmesine veya devletini yıkmasına ihtiyacı yoktur; aksine onun ihtiyaç duyduğu şey, İran'ın bölgesel ağırlığını bir hegemonya projesine dönüştürme gücünü boyunduruk altına almaktır; yani onun komşularını tehdit eden bir askeri ağı yeniden kurmasını, Hürmüz Boğazı'nı kalıcı bir silah olarak kullanmasını, denetimsiz bir nükleer yarış başlatmasını veya vekilleri aracılığıyla bölgeyi yeniden şekillendirmesini engellemektir. Daha kesin bir ifadeyle: Amaç İran’ı yok etmek değildir, aksine onun Ortadoğu’ya kendi düzenini dayatma gücünü ortadan kaldırmaktır.

Görünen o ki İran da bu boyutu kavramış durumdadır. Zira İran Parlamento Ulusal Güvenlik Komisyonu Üyesi İbrahim Rızai, Suudi Arabistan'ı Türkiye ve Pakistan ile 'kağıt üzerinde kalacak bir anlaşmaya' bel bağlamaması konusunda uyarmıştır; bu sırada Keyhan gazetesi ve Tasnim Haber Ajansı da anlaşmanın İran'ı ve "Direniş Eksenini" hedef aldığını, bunun Suudi Arabistan'ın güvenlik arayışını Türkiye ve Pakistan üzerinden gerçekleştirmeye yönelik yeni politikası çerçevesinde gerçekleştiğini belirtmiştir. Bu tutumlar, İran’ın Mekke Anlaşması’nı sadece Suudi Arabistan’ın sınırlı bir düzenlemesi olarak değil, kendisini çevreleyen stratejik ortamın yeniden şekillendirilmesinde bir halka, hareket alanının daraltılması ve yeni bir bölgesel düzenle muamele etmeye zorlanması olarak gördüğünü teyit etmektedir.

Burada, müzakerenin savaşın bir parçası olduğu, onun zıttı olmadığı mefhumu pekiştirilmektedir; zira müzakere süreci, çatışmayı yönetmek, düşmanı yıpratmak ve onu aşama aşama daha zayıf bir konumdan bir uzlaşmaya sevk etmek amacıyla Tahran üzerinde askeri, ekonomik ve stratejik baskı uygulamanın araçlarından biri olmaya devam etmektedir. Bu nedenle İran'ın müzakere ile gerilimi tırmandırma ihtimalleri arasında sıkışıp kalması, onu istikrarlı bir strateji inşa etmekten mahrum bırakmakta ve daha geniş vizyonda çıkış yolunu bir anlaşmaya bağlamaktadır; zira bu anlaşma, İran'ın bölgedeki konumunu yeniden tanımlayarak onu kendi kurallarını dayatmaya çalışan bir güç olmaktan çıkarıp, ortak bir güvenlik sistemi içindeki bir tarafa dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Aynı durum, farklı bir şekilde de olsa Yahudi varlığı için de geçerlidir; zira varlığın sistem içindeki konumu yalnızca Washington veya Ankara tarafından belirlenmeyecek, aynı zamanda Yahudi varlığının kendi tercihine ve üç tarafın, gelecekteki Ortadoğu’nun şekli konusundaki vizyonlarının örtüşmesi boyutuna da bağlı olacaktır. Varlığın güdüleri farklı olsa da çıkarları, Filistin davasının tasfiye edilmesinin kendi konumunu yeniden tanımlamak ve bölgede güvenlik ile siyaset açısından entegre olmasının önündeki yolu açmak için bir şart olduğu gerçeğinde kesişebilir. Belki de Türkiye ve Mısır’ın Gazze ile ilgili “Barış Kurulu'na” katılması, Filistin meselesinin yönetilmesinde ve bölgenin güvenlik dengesinin yeniden düzenlenmesinde giderek artan bu bölgesel rolün erkenden ortaya çıkması olabilir. Sloganların sahteliğinden uzak bir şekilde Filistin meselesi burada, stratejik düzenlemelerden ayrı bir dosya olarak değil, Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesi denkleminin bir parçası haline gelmektedir.

Bu bağlamda, şu anda yaşanmakta olan daha derin dönüşüm şu şekilde anlaşılabilir: Yani rekabet halindeki eksenlerin hakim olduğu bir Ortadoğu’dan, Amerika’nın en büyük garantör rolünü koruduğu, bölgesel güçlerin güvenliğin giderek artan bir kısmını yönettiği ve Türkiye’nin bu sistemin en önemli mimarlarından biri olarak öne çıktığı ortak bir bölgesel güvenlik sistemine geçiş olarak anlaşılabilir; bu sırada İran’ın konumu ve Yahudi varlığının bu sistem içindeki yeri yeniden tanımlanmaktadır.

Eğer bu süreç başarıya ulaşırsa, savaş sadece İran’la olan bir çatışma olmayacak, aynı zamanda yeni güç dengeleri temelinde Ortadoğu’yu yeniden formüle etmek için kurucu bir an olacaktır; bu yeni Orta Doğu'da, İran varlığını sürdürecek ancak hegemonya kurma gücünden yoksun olacak; Türkiye ABD'nin yerini almadan yükselen bir güç olacak ve Yahudi varlığının entegrasyonu ise bu projenin köşe taşı olacaktır; bu arada bölgesel güçler, Washington’un stratejik şemsiyesi altında kalan sistemin güvenliği konusunda giderek artan bir sorumluluk üstleneceklerdir. İşte tam da burada yeni Ortadoğu fikri yatmaktadır: Yani savaşın dayattığı güç dengelerini, sırf caydırıcılık dengesinden, daha sürdürülebilir bir “barış” üretebilen bir güvenlik ve siyasi sisteme dönüştürmek.

Ne kadar kurnaz ve hesaplı olursa olsun bu şeytani plan, Allah’ın izniyle şafağı doğmanın eşiğinde olan İkinci Raşidi Hilafet kayasıyla paramparça olacak ve Netanyahu’nun bahisleri, Erdoğan’ın kurnazlığı veya Trump’ın kibri bunun gerçekleşmesini engelleyemeyecektir; şüphesiz Allah mühlet verir ama ihmal etmez: وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [Enfal 30] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Çin-ABD-Rusya Rekabetinin Gölgesinde Orta Asya Çıkar Çatışmalarının Yeni Bir Sahnesine mi Dönüşecek?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin-ABD-Rusya Rekabetinin Gölgesinde Orta Asya Çıkar Çatışmalarının Yeni Bir Sahnesine mi Dönüşecek?

Haber:

26 Ağustos'ta Özbekistan Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Saida Mirziyoyeva, Pekin'de Çin Ulusal Halk Kongresi Daimi Komitesi Başkanı Zhao Leji ile bir araya geldi. Görüşmede taraflar ulaştırma, ticaret, eğitim, kültür alanlarındaki konuları ve bir dizi ortak projenin hayata geçirilmesini ele aldı. Saida Mirziyoyeva, Çin'in Özbekistan ile iş birliğini desteklemesinin önemini vurguladı.

Bu görüşmeden iki gün önce, yani 23-24 Ağustos tarihlerinde, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Özbekistan’a bir devlet ziyareti gerçekleştirdi. Ulaşım, yatırım ve stratejik işbirliği, Özbekistan-Azerbaycan ilişkilerinin en önemli eksenlerinden biriydi.

Yorum:

Bu iki olayı birbirinden ayırmak doğru olmayabilir; zira her iki gelişme de Orta Asya'nın Batı'ya erişim imkânlarıyla ilgili daha geniş bir sürecin aynı zincirdeki iki halkasını oluşturuyor olabilir.

Gelecekte Çin, Kırgızistan ve Özbekistan arasındaki demiryolu hattının, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Güney Kafkasya üzerinden geçen “Orta Koridor” ile bağlantılı hale gelmesi mümkündür. Ayrıca İlham Aliyev, bu demiryolu hattının Orta Koridor ve ABD’nin Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası ile entegre edilebileceğine de değinmiştir.

Bu da meselenin sadece demiryolu hatlarıyla sınırlı olmadığı, aynı zamanda malların, sermayenin, enerjinin ve stratejik kaynakların hareket yönüyle ve bu güzergâhlar üzerinden nüfuzunu güçlendirecek tarafın kim olacağıyla da ilgili olduğu anlamına gelmektedir.

Çin’in çıkarı şu şekilde anlaşılabilir: Ukrayna savaşı ve yaptırımların gölgesinde Rusya toprakları üzerinden Avrupa ile yapılan ticari mübadele, siyasi risklerle dolu bir hale gelmiştir. Bu nedenle alternatif rota, Pekin için bir riskten korunma ve seçenekleri çeşitlendirme aracını temsil etmektedir. Yani mesele Rusya’ya düşmanlıkla ilgili değil, aksine ona bağımlı olmamakla ilgilidir. Dolayısıyla Çin, Rusya ile stratejik ortaklığını sürdürmek istemekte ancak aynı zamanda Rusya olmadan da işleyebilecek rotaları geliştirmeye de önem vermektedir.

Ayrıca Orta Asya’nın kendisi de Çin için bir çıkar teşkil etmektedir; zira bu güzergâh sadece Avrupa’ya mal taşımakla kalmayacak, aynı zamanda Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve bölgedeki diğer ülkelerle ticari ve yatırım bağlarını, enerji ve hammadde alanlarındaki ilişkileri de güçlendirecektir.

ABD ve Avrupa açısından ise Orta Koridor, Rusya topraklarını aşıp yeni bir ekonomik bağlantı noktası olarak önem kazanmaktadır. Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası girişimi ise, sadece ulaşımla sınırlı kalmayıp, enerji sektörü ve diğer hayati altyapı alanlarını birbirine bağlama fırsatları da sunacaktır.

Buna bir başka boyut daha eklenmektedir ki o da güvenliktir. Zira ekonomik koridorlar ve ulaşım hatları genişledikçe, bunların korunmasının önemi de bir o kadar öne çıkmaktadır. Nitekim askeri tatbikatlar, savunma sanayileri ve askeri-teknik bağlar da dahil olmak üzere Orta Asya ülkeleri ile Azerbaycan arasındaki askeri işbirliğinin güçlendirilmesi, bu sürecin bir başka yönü olabilir. Zira Özbekistan ve Azerbaycan, 2025 yılında savunma sanayii alanında işbirliğine yönelik bir yol haritası imzalamıştır. Buna göre oluşmakta olan yeni ekonomik ve ticari koridorların yanı sıra bunların güvenliğini sağlamak amacıyla kurulan askeri bağlar da giderek artmaktadır. İşte bu noktada, ulaşım meselesi sıradan bir ekonomik projeden jeopolitik ve güvenlik meselesine dönüşmektedir.

Binaenaleyh ABD ile Çin arasında Rusya’yı Orta Asya’dan uzaklaştırma konusunda bir mutabakatın varlığı olasılık dışı değildir. Amerika'nın Rusya’nın nüfuzunu zayıflatmakla ilgilendiği ve bu tür jeopolitik projeleri hayata geçirme kapasitesine sahip olduğu bilinmektedir. Rusya’yı aşan yeni bir ekonomi ve ulaşım alanının oluşması, iki tarafın çıkarlarının belirli bir noktada kesiştiğine işaret etmektedir.

Ancak şu asıl soru varlığını korumaktadır: Orta Asya bu yeni koridorlar sayesinde bağımsız hareket marjını genişletebilecek mi, yoksa dış bir güce olan bağımlılığından çıkıp bir başka gücün nüfuzu altına mı girecek?!

Lojistik kendi başına bir hedef değildir; aksine malların, sermayenin, kaynakların, teknolojinin ve aynı şekilde siyasi nüfuzun da aktarıldığı bir araçtır.

وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ

Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” [Hud 113]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

ABD’nin Boyun Eğdirme İttifakları ve İran’a Yönelik Savaşın Sonuçları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD’nin Boyun Eğdirme İttifakları ve İran’a Yönelik Savaşın Sonuçları

Haber:

ABD'nin son dönemde İran ve ekonomik ortaklarına yönelik uyguladığı kapsamlı yaptırımlar kampanyası, İran'ın meydan okumasına yol açtı; zira üst düzey İranlı yetkililer, ABD'nin ekonomik baskılarının başarısızlıkla sonuçlanacağına dair vaatte bulundular. İran'ın yarı resmi Tasnim Haber Ajansı, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın Salı günü yaptığı açıklamada, ABD'nin “askeri ve siyasi savaşta” yenilgiye uğramasının ardından, “ekonomik önlemlerinde de yenilgiye uğrayacağını” söylediğini aktardı.

Yorum:

Amerika’nın tek başına İran’ı boyun eğdiremeyeceği doğrudur, ancak her zamanki gibi bu kirli savaşı tek başına yürütmüyor; aksine, bu savaşta en büyük ve hayati rol, Müslüman ülkelerdeki, özellikle de İran’ı çevreleyen ülkelerdeki zararlı yöneticilere aittir. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ittifakı, Amerika’nın İran’a karşı kullandığı bu kirli araçlardan sadece biridir; bunun yanı sıra, İran’a ekonomik ambargo uygulamak için de kullanılmaktadır. Mısır, Ürdün, Bangladeş ve diğerleri gibi Amerika’ya sadık kalan geri kalan ülkeler de bu ittifaka katılırsa durum daha da kötüye gidecektir. Bu nedenle, Amerika’nın, İran’a karşı kirli işlerini yürütmek için kurulmuş olan bu uşaklar ve ittifaklar olmadan İran’ı boyun eğdirebileceğini düşünenler yanılmaktadır; zira Yahudi varlığı karşısında, Gazze ve Batı Şeria’da mübarek toprak Filistin’in halkını ezmeye devam ederken, bu tür ittifaklar hiç kurulmamıştır.

Buna karşılık İran’ın ABD ve müttefiklerine karşı ne gibi seçenekleri vardır? Gerçek şu ki İran liderliğinin elinde, darbelere tahammül edip bunları absorbe etmekten başka bir baskı ve karşı koyma aracı ya da kozları bulunmamaktadır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Amerika dışında diğerlerine zarar verdiği gibi İran’a da zarar vermektedir; zira Amerika bu bölgeden petrol ithal etmemektedir; dolayısıyla bu, Amerika üzerinde bir baskı kartı değil, aksine tıpkı Gazze’de ve Gazze halkının başına gelenlerde olduğu gibi, İran için yavaş yavaş bir ölümdür; zira Gazze halkı, Yahudi varlığının kendilerine uyguladığı zulme katlanırken, komşuları ve çevre ülkeler ise bu duruma seyirci kalmıştı; bu da onları şu anda içinde bulundukları duruma sürüklemiştir; zira onlar, Kahire’de devam eden müzakerelerde Amerika’nın ve Yahudilerin onlara ve direnişlerine yönelik tüm dikteleri kabul ediyorlar.

Aynı durum İran için de geçerlidir; zira Trump yönetiminin başlattığı “ekonomik tecrit operasyonu” çerçevesinde alınan yeni önlemlere bakıldığında, yani ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in, İran hükümetini destekleyen “tüm ekonomik yaşam damarlarını kesme” girişimi olarak nitelendirdiği “ekonomik tecrit operasyonu” çerçevesinde alınan yeni önlemlere bakıldığında, bu kampanyanın askeri seçeneğin yanı sıra, İran için sonuçlarının ağır olacağı açığa çıkmaktadır. Zira Bessent, ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin, İran’a nükleer ve füze teknolojisi edinmesinde, siber operasyonlar yürütmesinde ve petrol gelirleri elde etmesinde yardım etmekle suçlanan “dünya çapında 60’tan fazla kuruluş, kişi ve gemiye” yaptırımlar uyguladığını açıklamıştır. Buna ek olarak İran ekonomisi için hayati öneme sahip, dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve nakliye gibi beş sektörü kapsayan yeni yaptırımlar getirilmiştir. Zira Bessent şöyle demiştir: “Her ülke için, belirlediğimiz faaliyetleri durdurması için belirli bir zaman çizelgesi vardır. Bu ülkeler gerekli önlemleri almazsa, Hazine Bakanlığı’nın yetkilerini kullanarak tek taraflı olarak bu önlemleri alacağız.” Ayrıca Washington’un “petrol kaçakçılığı yapmak ve yaptırımları atlatmak” için kullanılan İran ağlarını tespit ettiği ve İran hükümeti ile İslam Devrim Muhafızları’na finansman sağlayan kaynakları kesmek amacıyla “kaçakçılığı önleyen bir yaklaşım” izleyeceğini taahhüt ettiği eklemesinde bulunmuştur.

Henüz en kötüsü yaşanmamıştır; yani Amerika'nın bu ittifakların desteğiyle İran'ı boyunduruk altına alması, bölgedeki hakimiyetini pekiştirip bölgeye çöreklenmesi halinde gelecek olan şey yaşanmamıştır. Zira kendi ölçülerine göre ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeni bir Ortadoğu icat etmeye çalışan Amerika, İran’a boyun eğdirirse, bölgedeki jeopolitik değişiklikleri kendi çıkarlarını güvence altına alacak şekilde gerçekleştirebilecek bir konumda olacaktır. Bundan da önemlisi, İslam beldelerinin servetlerini yağmalamak, onları zayıflatmak ve parçalamak; bu ülkelerin Raşidi Hilafetin gölgesinde birleşmelerini engellemek ve bu bölgeyi Çin’e boyun eğdirmek, Rusya’yı kuşatmak ve Avrupa’yı zayıflatıp marjinalleştirmek için kullanmaktır; Amerika’nın planı işte budur; yani yeni bir tek kutuplu uluslararası düzen oluşturmak ve dünya üzerinde tam bir tekel kurmaktır.

Bu nedenle Amerika’nın müttefiki olan bu ülkedeki muhlisler harekete geçip bu Ruveybidaları devirmez ve Hilafetin kurulması için Hizb-ut Tahrir 'e nusret vermezlerse, daha da kötüsü gelecek olup bu ise bu bölgeye yönelik eski İngiliz işgalinden bile daha kötü olacaktır. Zira İngiltere, Ortadoğu’yu ve Hint Yarımadası’nı işgal etmiş, bu bölgelerin servetlerini yağmalamış, onları dünyanın en yoksul ülkeleri haline getirmiş, kendisi ise en zengin bir ülke olmuş ve bu sömürgelerin zenginliklerinden yararlanmıştı; işte Amerika da bundan daha kötüsünü ya da bir benzerini yapacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Bazıları Yolunu Şaşırsa da İfsat Planları Geçit Bulamayacaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bazıları Yolunu Şaşırsa da İfsat Planları Geçit Bulamayacaktır

Haber:

Nablus şehrindeki Kadın Çalışmaları Merkezi, Kadınları Koruma Ağı ile işbirliği içinde, “Nass ile Uygulama Arasında: İstisnalar Gölgesinde Kız Çocuklarının Evlendirilmesi Gerçekliği" başlıklı araştırma incelemesinin sunulduğu bir forum düzenledi. Merkez Müdürü Sama Aweida’nın da katıldığı araştırma sunumu, bu olgunun yol açtığı yasal boşlukların ve toplumsal etkilerin eleştirisine odaklandı!

Yorum:

Kadın dernekleri ve merkezleri, yozlaşmış otoritenin onayı ve desteğiyle, Filistin’in şehirleri, köyleri, mülteci kampları, çöl bölgeleri ve kentleri de dahil olmak üzere İslam ülkesinin dört bir yanında çeşitli yöntem ve araçlarla kadınları yozlaştırma ve Müslüman aile yapısını parçalama yönündeki finanse edilen planlarından vazgeçmiyorlar. Nitekim bazen kadınları ve haklarını savunduklarını, bazen de çocuklara ve onların haklarına önem verdiklerini iddia ediyorlar!

Batı fikirleriyle beyinleri yıkanmış ve onların planlarını büyük ölçüde hayata geçirenlerin başında, yaygın feminist araştırma merkezlerindeki Sama Aweida ile onunla hemfikir olan arkadaşları gelmektedir; zira bu kişiler, kızlarımıza ve oğullarımıza bu yıkıcı fikirleri her yolla zerk etmek için büyük çaba sarf etmektedirler; bu yollardan biri de “Reşit Olmayanların Evlendirilmesine Karşı Mücadele Programları” olup eğer ümmetin bilinçli bir kesimi onlara karşı durmasaydı bu programı okullarda dayatmaya çalışacaklardı; nitekim Aweida, Nablus’taki son forumda yaptığı konuşmada bunu kınayarak dile getirmişti. Her ne kadar her iki cinsiyet için de evlilik yaşını 18 olarak belirleyen kanunu çıkarmayı başarmış olsalar da, kaldırılmasını talep ettikleri yasal istisna maddelerinin mevcudiyeti nedeniyle bu yasanın halen tam anlamıyla işlevsel olmadığını ifade etmiştir.

Aweida, erken evliliğin, kız çocuklarını eğitimden mahrum bıraktığını ve fiziksel, hatta psikolojik olarak hazır olmadıkları için hamilelik ve erken doğum sırasında ciddi sağlık risklerine maruz bıraktığını iddia ediyor! Ayrıca onun; okullarda, fıtrî hayayı zedeleyen ve ailenin dini ile kültürel değer ve inançlarıyla çelişen detaylar da dahil olmak üzere üreme sağlığı ve cinsel eğitim kültürünü dayatmaya çalıştığını da belirtmek gerekir.

İşte burada o kötü niyetli kadına, Batı ülkelerinde çocuk olarak adlandırdıkları kişiler arasında yaygın olan zina ilişkileri, 12 ila 18 yaş arasındaki genç kızların gayrimeşru doğumları ve bu yaştaki evli olmayan anneler hakkında soruyoruz!! Bu ahlaksızlık kabul edilebilir mi ve bu çocukların haklarını ihlal etmiyor mu; peki hakları ve haysiyeti koruyan şerî evlilik mi, bu hakların ihlali oluyor?! Ne kadar kötü hüküm veriyorsunuz.

Batı’nın kokuşmuş kültürüyle sırtlanlaşmış bu kadın ve onun gibiler, ailenin maddi yükünü hafifletmek için kızını evlendirmeye çalıştığını söylüyorlar; burada akla gelen soru şudur; acaba onların kendileri, İslam’ın Müslümanları teşvik ettiği gibi oğullarına ve kızlarına bakıp onların masraflarını karşılıyorlar mı, yoksa bunlar İslam’ı çarpıtmaya yönelik iftiralar mıdır?!

Ayrıca onun, başörtüsünün kadınlara karşı bir ayrımcılık ve dışlama olduğunu, onların kişisel özgürlüklerini ihlal ettiğini ve başörtüsünün hiç kimsenin hakkında konuşmadığı endişe verici bir konu olduğunu belirten CEDAW'cı ve Epstein'ci açıklamalarını da unutmayalım! Allah seni ve şu ayet-i kerimenin anlamına intibak eden senin gibileri kahretsin:إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَن تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [Nur 19]

Filistinli özgür kadınlar bu planların hayata geçirilmesine izin vermeyecekler ve bazıları yolunu şaşırsa bile İslam’ın hükümlerini uygulamaktan vazgeçmeyeceklerdir. Allah’ın izniyle izzet ve zafer İslam’a ve Müslümanlara ait olduğu gibi güzel akıbet ise takva sahiplerine aittir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Filistin Otoritesi Batmıştır; Eğer Onun Karşısında Durmazsanız Sizi de Beraberinde Batıracaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin Otoritesi Batmıştır; Eğer Onun Karşısında Durmazsanız Sizi de Beraberinde Batıracaktır

Haber:

Gazetecilerle yaptığı bir diyalog oturumunda Filistin Otoritesi Maliye Bakanı Estephan Salameh, otoritenin karşı karşıya olduğu bir dizi çetrefilli mali dosya hakkında konuştu; bu dosyalardan öne çıkanlar, likidite krizi, yaklaşık 4 milyar şekel seviyesine ulaşan sağlık sektörünün borç yükü ve Yahudi varlığı tarafından alıkonulan yaklaşık 6 milyar şekel tutarındaki takas fonlarıdır.

Açıklamalarında en çok dikkat çeken noktalardan biri, akaryakıt sübvansiyonu dosyası hakkındaki konuşmasıydı; zira “Akaryakıt gelirlerini memurların maaşlarını ödemek için kullanmanın doğru olmadığını” söyleyerek, akaryakıt üzerinden alınan iki verginin 16 aydır otoritenin hazinesine aktarılmadığını belirtti. Ayrıca otoritenin yakın zamana kadar petrol sektörüne yılda en az 1 milyar şekel destek sağladığı, ancak artık bu desteği sürdüremeyeceği eklemesinde bulunmuş ve desteğin, ödeme gücü olan şirketlere ve kişilere değil, hak eden kesimlere yönlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Yorum:

Yakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, mali kriz içindeki otorite için sihirli bir çözüm olacak mı? Otoritenin bölgelerindeki akaryakıt fiyatlarının dünya çapında en yüksek seviyelerde yer aldığı bilinmektedir; otoritenin Maliye Bakanı’nın “hükümet desteği” olarak nitelendirdiği açıklama, gerçekte devlet hazinesinden insanlara veya akaryakıt şirketlerine nakit para aktarımını ifade etmemektedir; dahası burada kastedilen, Paris Ekonomi Protokolü uyarınca otoritenin koyma hakkına sahip olduğu vergi oranındaki (mavi vergi olarak bilinen şey), Yahudi varlığındaki akaryakıt fiyatlandırmasına kıyasla yapılan bir indirimdir; yani basitçe ifade etmek gerekirse otorite; Paris Anlaşması'nın, Filistin otoritesi bölgeleri ile varlık arasında izin verdiği fiyat farkı marjı doğrultusunda insanların cebinden daha az vergi alıyordu, şimdi ise verginin tamamını almaya çalışacaktır!

Bu anlamda sübvansiyonun kaldırılması, fiyatın Yahudi varlığındaki seviyeye ulaşması için insanlara uygulanan verginin artırılmasından başka bir şey ifade etmeyecektir; zira otorite, fiyatı düşürmek için kendi cebinden hiçbir şey ödemiyordu; aksine vergi korsanlığının bir kısmından vazgeçiyordu, bugün ise, sübvansiyonu kesmeye karar verdiğinde, aslında insanların parasını yağmalamaktan elde edeceği payın tamamını almak istemektedir.

Otoritenin Maliye Bakanı’nın açıklamalarında geçen şu sözler dikkatimi çekti: “Bu iki akaryakıt vergisi, 16 aydır Filistin hazinesine aktarılmamıştır”; yani Yahudi varlığı, Bakan’ın akaryakıt fiyatlarına eklediği bu akaryakıt vergilerini, takas paralarıyla birlikte elinde tutuyor demektir. Eğer otorite zaten en başından beri bu vergiyi tahsil etmiyorsa, verginin artırılması likidite krizine ve maaş krizine nasıl çözüm olabilir ki?! Vergi artışının tek pratik sonucu, Yahudi varlığının sadece takas fonlarını değil ekonominin tüm mafsallarını kontrol etmesinin gölgesinde varlığın elinde tutulan meblağların artması ve fiyat artışlarının yükünü ise insanlar yüklenmesi olacaktır.

Başka bir deyişle: İnsanlardan bugün daha fazla ödeme yapmaları talep edilmektedir; karşılığında ise bu ek miktarın işgalin elinde tutulacağı ve işgal, otoritenin performansından ve elektronik ödemeyi dayatma ve dijital dönüşümü hızla ilerletme konusundaki gayretinden memnun kalırsa, bu miktarın kırıntılarının otoriteye aktarılmasına izin vereceği vaat edilmektedir. Oysa bunun yerine durum olduğu gibi kalabilir ve daha düşük fiyat marjı, maaşlarda ciddi eksikliğin, sağlık hizmetlerinde ağır ihmallerin, eğitim sürecinde çöküşün ve canları ile mallarının güvenliği konusunda korkunun acısını çeken insanlara bırakılabilir.

“Sübvansiyonların ödeme gücü olan şirketlere ve kişilere gittiği” sözüne gelince; Filistin otoritesinin Maliye Bakanı’nın bahsettiği sübvansiyonların kaldırılması, şirketler, fabrikalar, bireyler, otobüsler ve nakliye araçları dahil olmak üzere herkes için akaryakıt fiyatlarının yükselmesi anlamına gelmektedir. Bu da zengin ve yoksul arasında bir ayrım yapılmaksızın herkes için fiyat artışının olması demektir; çünkü akaryakıt, sadece zenginlere özgü lüks bir mal değildir, aksine fiyat artışından herkesin etkilendiği temel bir maldır. Hatta Bakan’ın açıklamasının tam tersine, en düşük gelir grubu bu durumdan en fazla etkilenen kesim olacaktır.

Sonuç olarak Filistin otoritesi, Oslo'nun ve Paris Ekonomi Protokolü'nün bataklığında boğulmuş durumda olup geçici değil, yapısal bir finansal krizin içindedir. Nitekim otorite, çirkinliğini güzelleştirme ve insanların parasına yönelik korsanlığın adını akaryakıt sübvansiyonunu kaldırma olarak değiştirme çabasıyla, süslü sloganlar ve albenili açıklamalardan başka bir şey yapmamaktadır! Dolayısıyla otoritenin bir hedefi olmadığı gibi insanların yaşamlarını çekilmez ve sıkıntılı hale getirmek için onlara baskı yapma konusunda Yahudi varlığı ve Amerika'nın emirlerini yerine getirip onlara yardım etmediği sürece Yahudi varlığı ve Amerika nezdinde hiçbir yeri de kalmayacaktır. Ayrıca insanlar onların karşısında durup tuğyanlarına engel olmadıkça ve onlar da topraklarından, kaderlerinden ve mallarından ellerini çekmedikçe bu; yatırımı geçin, bilakis yaşamı bile dışlayan bir ortam oluşturarak insanları göçe zorlama ve direnişlerini kırma amacına hizmet edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sabir Hüseyin

Devamını oku...

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kuruluşunun 25. Yıldönümü Vesilesiyle Bişkek'te Yıllık Bir Zirve Düzenlenecek

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Kuruluşunun 25. Yıldönümü Vesilesiyle Bişkek'te Yıllık Bir Zirve Düzenlenecek

Başkent Bişkek, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluşunun 25. yıldönümü vesilesiyle bir zirveye ev sahipliği yapıyor. Zirvenin, 31 Ağustos ve 1 Eylül tarihlerinde, örgütün üye devletlerinin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı. Yıllık zirve sırasında devlet başkanlarının, örgütün 25 yıllık faaliyetlerinin bilançosunu gözden geçirmeleri ve önümüzdeki aşamada en öne çıkan işbirliği alanlarını görüşmeleri beklenmektedir. Ayrıca zirvenin sonunda Bişkek Bildirisi de kabul edilecek.

Örgüt nasıl kuruldu?

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün tarihi, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın Şanghay Beşlisi'ni kurduğu 1996 yılına kadar uzanmaktadır. Örgütün ana hedefi, sınır bölgelerinde güvenliği güçlendirmek, güvenliği sağlamak ve askeri alanda gerginliği azaltmaktı.

Özbekistan bu gruba 2001 yılında katıldı ve aynı yılın 15 Haziran’ında altı ülke Şanghay’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluş bildirgesini imzaladı. Daha sonra örgüt içindeki işbirliği alanları genişledi; böylece artık sadece güvenlikle sınırlı kalınmadı, aksine ekonomi, ulaşım, enerji, kültür ve insani ilişkileri de kapsar bir hale geldi.

Bugün Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olan on ülke şunlardır: Kırgızistan, Kazakistan, Çin, Rusya, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan, İran ve Beyaz Rusya. Hindistan ve Pakistan 2017 yılında, İran 2023 yılında ve Beyaz Rusya da 2024 yılında tam üye olarak örgüte katıldı. Bunun yanı sıra örgüte gözlemci statüsünde olan ülkeler ve diyalog ortağı olan diğer ülkeler de katıldı.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün üye sayısındaki bu genişleme, örgütün coğrafi kapsamının genişlediğini ve Avrasya’daki siyasi, ekonomik ve güvenlik meselelerini ele almak için önemli çok taraflı bir platforma dönüştüğünü göstermektedir. Ayrıca örgüt, ekonomik göstergeler açısından dünyanın en büyük çok taraflı kuruluşlarından biri olarak kabul edilmektedir. 2025 yılı verilerine göre, örgütün on üye ülkesinin gayri safi yurtiçi hasılası yaklaşık 27,5 trilyon Dolara ulaşmıştır; bu da dünya ekonomisinin yaklaşık %23’üne denk gelmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün başlıca faaliyet alanları

Şanghay İşbirliği Örgütü, Şanghay İşbirliği Örgütü Tüzüğü, Terörizm, Aşırılık ve Ayrılıkçılıkla Mücadeleye İlişkin Şanghay Anlaşması ve Şanghay İşbirliği Örgütü Üye Devletleri Arasındaki İyi Komşuluk, Dostluk ve Uzun Vadeli İşbirliği Antlaşması gibi üç temel belgeye dayanmaktadır. Dolayısıyla örgütün politikası, faaliyetleri ve yönelimleri bu belgelere dayanmaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü Tüzüğü, örgütün temel belgesidir. Nitekim 7 Haziran 2002 tarihinde St. Petersburg’da kabul edilmiş olup, 26 maddeden oluşmaktadır. Tüzük; örgütün hedeflerini ve ilkelerini, işbirliğinin ana alanlarını, Şanghay İşbirliği Örgütü organlarının yapısını ve yetki alanlarını, karar alma mekanizmasını, üyelik konularının yanı sıra diğer ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliğini belirlemektedir.

İkinci temel belge ise terör, ayrılıkçılık ve aşırılıkla mücadeleye yönelik Şanghay Anlaşması’dır. Bu anlaşma, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında terörle mücadele, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılıkla mücadelede ortak çalışmanın hukuki temelini oluşturan önemli bir belgedir. Anlaşma, 15 Haziran 2001 tarihinde Şanghay şehrinde kabul edilmiştir.

Belge, terör, ayrılıkçılık ve aşırılık mefhumlarını tanımlamakta ve bunlarla mücadelede ülkeler arasındaki işbirliğinin temel alanlarını belirlemektedir. Bu ise; karşılıklı bilgi paylaşımlarını, ilgili makamlar arasında koordinasyonu ve terörist ve aşırıcı eylemlerin önlenmesini de kapsamaktadır; ayrıca bu, suç işlediğinden şüphelenilen kişilerin aranması ve yargılanmak üzere teslim edilmesi konusunu da kapsamaktadır.

Günümüzde, özellikle bu anlaşma çerçevesinde Orta Asya ülkelerinde dini alanla ilgili stratejiler geliştirilmekte, kanunlarda ve yasal düzenlemelerde değişiklikler yapılmakta ve ayrıca davete, kadınların başörtüsü takmasına ve erkeklerin sakal bırakmasına kısıtlamalar getirilmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasındaki İyi Komşuluk, Dostluk ve Uzun Vadeli İşbirliği Antlaşması ise 16 Ağustos 2007 tarihinde Bişkek’te kabul edilmişti. Belge, ülkeler arasında karşılıklı güveni, barışı ve güvenliği güçlendirmenin yanı sıra siyasi, ekonomik ve insani işbirliğini geliştirmeyi de hedeflemektedir. Antlaşma ise, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında uzun vadeli ve kapsamlı bir işbirliğinin hukuki temelini oluşturmaktadır.

Rusya’nın tutumu

Rusya, Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkeleri arasında kendi bakış açısını yaymaya çalışmaktadır. Nitekim 2008 yılında Güney Osetya'nın bağımsızlığının tanınması meselesini gündeme getirdiği gibi 2014 yılında ise Kırım Yarımadası'nın tanınması meselesi gündeme getirmişti. 2022 yılında ise, Ukrayna’daki savaşla ilgili Birleşmiş Milletler’deki oylamada Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkelerinin ortak bir tutum sergilemelerini sağlamaya çalışmıştı.

Ancak Rusya’nın bakış açısı, örgütün diğer üye devletlerinin dış politika yönelimleriyle her zaman uyumlu değildir. Bu nedenle üye devletler Ukrayna’daki savaşa karşı tek bir tutum benimsememektedir. Hatta Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle zayıflaması, Orta Asya ülkelerinin liderlerine çok yönlü bir politika izlemek için daha geniş bir alan sağlamıştır.

Çin'in tutumu

Çin, “Kuşak ve Yol” girişimi aracılığıyla nüfuzunu genişletmeye ve ekonomik gücünü pekiştirmeye çalışmaktadır; Şanghay İşbirliği Örgütü ise bu stratejiyi hayata geçirmek için kullandığı platformlardan biri haline gelmiştir. Bu proje çerçevesinde Çin, örgütün üye ülkelerinin topraklarında altyapı projelerini hızla hayata geçirmeye çalışmaktadır.

Değeri yaklaşık bir trilyon Dolara ulaşan bu devasa projelerin güvenliğini sağlamak için Çin, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün çerçevesi dışında da bağımsız adımlar atmaktadır. Örneğin Orta Asya ülkelerine silah tedarikini artırmış ve bu ülkelerle ikili askeri tatbikatlar düzenlemiştir. Ayrıca Çin Halk Silahlı Polisi, Orta Asya’daki beş ülkenin her biriyle askeri tatbikatlar gerçekleştirmiştir. Bunun yanı sıra Çin, bölgedeki doğrudan askeri ve güvenlik varlığını güçlendirmiştir. Özellikle de Çin Halk Silahlı Polisi’ne ait bir üs, Tacikistan ile Afganistan arasındaki sınırın yakınında yer almaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü, NATO karşıtı bir örgüt haline gelebilir mi?

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün, çıkarları birbiriyle örtüşen ve tek bir hedefe yönelen ülkelerden oluştuğu söylenemez. Hatta birbiriyle çelişen tutumlar benimseyen ülkeler bile örgütün üyesi olmuştur. Örneğin Pakistan ve Hindistan’ı ele alırsak, aralarındaki anlaşmazlığın bizzat örgütün bünyesine kadar uzandığını görürüz. Hindistan, 22 Nisan 2025 tarihinde Pahalgam kentinde meydana gelen terör saldırısının arkasında Pakistan'ın olduğunu iddia etmişti. 25 ve 26 Haziran 2025 tarihlerinde Çin’in Gingdao kentinde düzenlenen Örgüt üye ülkeleri Savunma Bakanları Toplantısı’nda, Hindistan Savunma Bakanı, Örgüt’teki meslektaşlarını Hindistan’ın tutumunu dikkate almaya ve Pakistan’a karşı kararlı bir tutum benimsemeye çağırmıştı. Ancak Delhi’nin bu çağrısı Gingdao’da bir destek bulamamıştır. Sonuç olarak Hindistan, örgütün üye ülkeleri savunma bakanları toplantısının ortak bildirisini imzalamayı reddetmişti.

Ayrıca 14-17 Eylül 2022 tarihleri arasında Özbekistan’ın Semerkant kentinde düzenlenen Örgüt Zirvesi sırasında Kırgızistan-Tacikistan sınırında kanlı bir çatışma patlak vermişti.

ABD ve Yahudi varlığının İran’a düzenlediği saldırı ise örgüte yönelik en önemli sınavlardan biriydi. Zira üye devletlerinden biri saldırıya maruz kalmasına rağmen, örgüt sadece endişesini dile getirmekle ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi çağrısında bulunmakla yetinmiştir. Örgütün üye devlet liderlerinden hiçbiri İran’a yönelik saldırıyı açık bir şekilde kınamamıştır!

Geçen ay Bişkek’te düzenlenen örgütün üye ülkeleri dışişleri bakanları zirvesinde, ikili görüşmeler çerçevesinde İran meselesi ele alınmıştı. Bu da örgütün üye ülkelerinin güvenlik konularında tek bir tutum benimsemediklerini; aksine Pakistan gibi ülkelerin, ABD’nin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla bu savaşta arabulucu rol üstlendiklerini ve bu yönde yoğun çabalar sarf ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır.

Pakistan ve ABD, güvenlik, terörle mücadele, ticaret, yatırım ve bölgesel istikrar alanlarında yakın işbirliğini sürdürmektedir. Ayrıca Pakistan, bu ilişkiyi “Pakistan-ABD Ortaklığı” olarak nitelendirmiş ve bunun uzun süredir devam eden bir ortaklık olduğunu belirtmiştir.

Buna ek olarak Hindistan Batı ile olan yakın işbirliğini sürdürmektedir. Örneğin Hindistan ile ABD arasındaki ilişkiler, kapsamlı bir küresel stratejik ortaklığa dayanmaktadır. Dolayısıyla bu ilişki sadece diplomatik yakınlıkla sınırlı kalmayıp, savunma, ileri teknoloji, ticaret, uzay, enerji ve Hint-Pasifik bölgesinde güvenlik alanlarında geniş çaplı bir işbirliğini de kapsamaktadır. Ayrıca her iki ülke de Çin’e karşı yöneltilmiş “QUAD” çerçevesinin üyesidir. Bunun yanı sıra Hindistan-Çin sınırında zaman zaman çatışmalar patlak vermekte ve Hindistan, Çin’e rakip bir güç olarak ABD’nin desteğini almaktadır.

Orta Asya ülkeleri ise çok yönlü bir politika izlemeye özen göstermektedir. Özellikle Kazakistan ve Özbekistan, yalnızca Çin’e bağımlı kalmayarak ve aynı zamanda Batılı ülkelerle işbirliği yaparak ekonomik alanda dengeyi korumaya çalışmaktadır.

Buna ek olarak Çin de, ABD ile olan ilişkilerinde gerginliğin tırmanmasından yana değildir. Zira 2025 yılı verilerine göre, Çin ile ABD arasındaki ticaret hacmi 559,74 milyar Dolara ulaşmış olup, bunun 420 milyar Doları Çin’in ABD’ye yaptığı ihracat tutarını oluşturmaktadır. Bu tutar ise, 2025 yılı boyunca Çin’in toplam dış ticaretinin %8,8’ini temsil etmektedir.

İşte bu gerçeklik, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün attığı adımları etkilemektedir. Bu nedenle örgütün güvenlik alanındaki gündemi, “üç şer güç” olarak bilinen terör, ayrılıkçılık ve aşırılıkçılıkla mücadeleyle sınırlı kalmaya devam etmektedir.

Sözün özü; Rusya, örgütün 25. Zirvesi’nde Avrupa’daki güvenlik krizine ve bunun nedenlerine ilişkin sert açıklamalar içeren bir belgenin kabul edilmesini ummaktadır. Ancak Ukrayna meselesinin zirve gündemine alınması ihtimali zayıf kalmaya devam etmektedir; zira Çin, Rusya’nın tutumundan farklı bir şekilde Batı’ya yönelik diplomatik duruşunu özgürce ifade edebileceği bir hareket alanını korumak istemektedir. Hindistan ve Orta Asya ülkelerinin çoğu ise, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün bu çatışmada bir tarafın yanında yer alan ya da onun tutumunu meşrulaştıran bir örgüt haline gelmesini istememektedir.

İran siyasi destek elde etmeye çalışırken, Çin ise enerji koridorlarının ve ulaşım yollarının istikrarlı bir şekilde işleyişini sürdürmeye önem vermektedir. Hindistan ise deniz seyrüsefer özgürlüğüne ve İran’daki altyapıya erişimin korunmasına önem vermektedir. Orta Asya ülkeleri de çatışmanın başka bölgelere yayılmasını önlemeye çalışmaktadır.

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün bazı üye ülkeleri ABD’nin müttefiki ya da onun nüfuzu altındadır; bazıları ise ABD ile iyi ilişkiler sürdürmeye özen göstermektedir. Bu nedenle örgütün, ABD’ye karşı güçlü bir bloka dönüşmesi imkansızdır. Ayrıca Çin, şu ana kadar ABD ile açık bir çatışmaya girmekten uzak durmaktadır. Gelecekte örgütün yönünü değiştirmeye çalışsa bile, bu kolay bir iş olmayacaktır.

Aynı zamanda örgüt üyesi ülkeler Batı'nın politikalarından duydukları hoşnutsuzluğa rağmen, tamamen Çin veya Rusya'ya bağımlı hâle gelmek de istemiyorlar. Özellikle Orta Asya ülkeleri, giderek daha fazla bağımsız bir politika izleme arayışındadırlar.

Buna binaen örgütün güvenlik alanında büyük ve somut adımlar atması pek olası görünmemektedir; büyük ölçüde sert açıklamalarla ve genel tutumlarla yetinmesi beklenmektedir. Örgütün ana güvenlik faaliyeti, terör, aşırılıkçılık ve ayrılıkçılıkla mücadele gerekçesi altında İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadeleye odaklanmaktadır. Başka bir deyişle, Şanghay İşbirliği Örgütü hâlâ esas olarak iç güvenlik meselelerine odaklanan bir örgüttür.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma
Coğrafyanın Parçalanması mı Yoksa Gücün Kontrol Altına Alınması mı?

Yirmi birinci yüzyılda dünya haritası artık sadece devletleri birbirinden ayıran çizgilerden ibaret olmadığı gibi siyasi sınırlar da artık milletlerin gücünü ölçmenin tek kıstası değildir. Zira her sınırın arkasında bir çıkar hikâyesi, her ittifakın arkasında güç hesapları ve her deniz veya kara koridorunun arkasında ticaret, enerji ve güvenlik akışını kontrol etme yeteneğine kimin sahip olacağına dair bir çatışma vardır.

Tam da bu açıdan bakıldığında, İslam beldelerini sadece coğrafi olarak birbirine komşu olan bir dizi ülke olarak görmek zordur; çünkü bu ülkeler, üç kıtayı birbirine bağlayan bir alana yayılmış, İslam dinine inanmış, Kur’an’ın dili ve yılların silemediği bir tarih tarafından birleştirilmiş olup, dünyanın en önemli deniz ve ticaret yollarını kontrol etmesinin ve devasa enerji kaynaklarına sahip olmasının yanı sıra göz ardı edilemeyecek bir nüfus, ekonomik ve askeri ağırlığa sahiptir. Bu nedenle İslam beldeleri, özellikle de Ortadoğu, hiçbir zaman büyük güçler arasındaki çekişmeden uzak kalmamıştır.

Ancak bugün kendini dayatan en hassas soru şudur: İslam beldeleri üzerindeki uluslararası çatışma sadece ekonomik, siyasi ve jeopolitik mi, yoksa temel hedeflerinden biri, küresel güç dengesini yeniden çizebilecek büyük bir İslam gücünün oluşmasını engellemek mi?

Mevcut çatışmayı anlamak için, bölgenin tarihindeki en büyük dönüm noktasına; yani Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürgeci kafirin Osmanlı Hilafet Devleti'nin yıkmasına geri dönmek gerekir.

1916 yılında İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı'nın ardından yapılan daha geniş uluslararası düzenlemeler kapsamında, Hilafet Devleti'ne ait Arap topraklarındaki nüfuz alanlarını ve çıkarlarını ele alan Sykes-Picot Anlaşması'nı imzaladılar. Daha sonra gelen mandalar ve siyasi düzenlemeler de yeni bölgesel düzenin şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim bölgenin haritası; savaşlar, konferanslar, mandalar, devrimler ve siyasi uzlaşmalar gibi uzun bir silsile aracılığıyla şekillenmiştir. Ancak stratejik sonuç açıktır ki bu da: bölgenin, tek bir Hilafetin birleştirdiği geniş bir siyasi alandan, birbirinden ayrı sınırlara, egemenliklere ve ulusal çıkarlara sahip bir dizi devlete dönüşmesidir. O zamandan bu yana bölge; uluslararası ve bölgesel güçlerin her bir devletle ayrı ayrı rekabete girmesine ve bölge üzerinde uluslararası çatışmaların yaşanmasına daha elverişli bir hâle gelmiştir.

Nitekim İslam, bir din olarak ortadan kaybolmadığı gibi sömürgeci güçler de onu yok etmeyi başaramamış; aksine genel olarak tüm toplumlarda, özel olarak da İslam beldelerinde güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla İslam, ortak dil, ortak tarih, stratejik coğrafi konum, doğal kaynaklar, büyük pazarlar, insan gücü ve askeri kapasitenin birleştirdiği ülkeler, sıradan bir bölgesel güçten ibaret olmayacaktır.

İslam beldesi... gücün coğrafyası

İslam beldelerinin önemi, dünya düzeninin en önemli anahtarlarından birçoğuna sahip olmalarında yatmaktadır. Zira Müslüman ülkeleri; Basra Körfezi, Kızıldeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu'na kıyısı olan, Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı ve Bâbülmendep Boğazı’nı birbirine bağlayan ve Avrupa ve Asya'daki büyük sanayi merkezlerinin arasında yer alan bir konumdadır. Bu coğrafyanın önemi, enerji ve küresel ticaret nedeniyle giderek artmaktadır. Bu nedenle bölge üzerindeki çatışmanın, deniz geçitleri, enerji kaynakları, pazarlar, tedarik zincirleri, limanlar ve altyapı ağları üzerindeki çatışmadan ayrı olması mümkün değildir.

Fakat mesele sadece coğrafyadan ibaret değildir; zira bölge aynı zamanda ABD, Çin ve Rusya’nın yanı sıra Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi büyük bölgesel güçlerin projelerinin de kesişme noktasında yer almaktadır ki böylece bölge, uluslararası çatışmanın bölgesel çatışmayla iç içe geçtiği bir arena haline gelmiştir.

Irak: Irak, belki de merkezi devletlerin çöküşünün taşıdığı tehlikelerin en net örneklerinden biridir. Zira 2003’teki ABD işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından süreç, sadece otoritenin değişmesiyle son bulmamış; aksine bölgedeki güç dengesi de köklü bir şekilde yeniden şekillenmiştir.

Böylece devlet kurumları çökmüş, yeni siyasi ve askeri güçler ortaya çıkmış, İran’ın nüfuzu ABD’nin denetiminde genişlemiş, ardından Irak, mezhepsel şiddet ve terörle geçen yıllara girmiş ve bu süreç, IŞİD’in ortaya çıkmasına kadar ulaşmıştır.

Savaşı tek bir hedefe indirgemek mümkün değildir; zira ABD’nin güvenlik kaygıları, ABD’nin iç politikası, Yahudi varlığının güvenliği, petrol, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi ve bölgesel rekabet birbiriyle iç içe geçmiştir. Ancak göz ardı edilemeyecek sonuç şudur; Irak’ın zayıflatılması, bölgesel güç dengesinde büyük bir değişime yol açmıştır.

Bugün ise, ABD’nin gündeminin değişmesinin ardından Irak, mezhepsel savaşların ve güç dengesindeki değişimin acısını çekmektedir; zira ABD ve müttefikleri, İran’ın nüfuzunu Irak’tan çıkarmaya çalıştığı gibi iktidarı Irak’taki Sünnilere geri vermeye de çalışmaktadır. İran ile savaş alanı alevlenmiş olup bu savaşın hedeflerinden biri de İran’ın toprakları dışındaki nüfuzunu azaltmaktır; böylece Irak halkı yeni felaketlerle karşı karşıya kalacak olup, bölgenin haritasında, öncelikle Amerika’nın çıkarlarına ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde bir bölünme ve değişiklik meydana gelebilir; bu da (gerçek bir birlik olmaksızın) bölgenin ekonomik refahına imkan veren küçük kantonlarda istikrarlı bir ortam yaratacaktır ki bu da özellikle Amerika’nın çıkarına olacaktır.

Libya: 2011 yılında uluslararası askeri müdahale, Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesine yol açtı ancak ülke, istikrarlı bir aşamaya geçememiş, aksine uzun süreli bir siyasi ve askeri bölünme sürecine girmiştir.

İşte burada uluslararası politikada son derece önemli bir kural ortaya çıkmıştır ki bu da; bir rejimi devirmenin, bir devleti kurmaktan çok daha kolay olmasıdır. Merkezi devlet, boşluğu doldurabilecek bir siyasi proje olmadan çöktüğünde sonuç, açık bir iç çatışma, bölgesel ve uluslararası güçler arasında bir rekabet olabilir ve ülke, bağımsız kararlar alabilen istikrarlı bir devlet olmak yerine, bir nüfuz sahasına dönüşebilir.

Suriye: Suriye, artık sadece uluslararası bir çatışmanın değil, nüfuz çatışmalarının iç içe geçtiğinin daha net bir örneği haline gelmiştir. Suriye savaşı sadece bir iç çatışma olmaktan çıkmış; bilakis bizzat devletin geleceği ve bölgesel sistemdeki konumu üzerindeki bir çatışmaya dönüşmüştür.

Büyük güçlerin, bir ülkenin geleceğine etki edebilmek için her zaman o ülkeyi işgal etmeleri gerekmez; aksine o ülkenin içinde ve çevresinde bulunan güçler üzerinde etki etme gücüne sahip olmaları yeterlidir. Nitekim Amerika, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu zayıflattıktan ve gerilimin azaltıldığı bölgeleri kaybetmesiyle Suriye rejimine baskı uygulamaya çalıştıktan sonra, işler istediği gibi gitmemiştir; zira kitleler kendiliğinden harekete geçerek rejimin başını devirmiş ve plan değişmiştir; ancak bu kitlelerin elinde hazır bir proje bulunmadığı için Batılı güçler yeniden devreye girerek eski-yeni planlarını tamamlayabilmişlerdir; böylece rejim, Batılı güçlerin arzusuna göre devrilmemiştir ancak onlar kendilerine bir çıkış yolu bulabilmişlerdir.

Bugün ise Suriye, planlanan gündem kapsamında hizaya sokulmaktadır; zira rejim değişmemiş, aksine sadece rejimin başı değişmiştir; bağımlılık ise olduğu gibi kalmaya devam etmekte ve bölge için planlananlar son hızla yürütülmektedir.

Belki de İslam beldelerindeki en büyük zayıf noktalardan biri, dış güçlerin bölgeyle tek bir blok olarak değil, ayrı ayrı devletler yoluyla muamele etmelerine imkân tanıyan iç bölünmedir.

Türkiye: Türkiye, Müslüman çoğunluğa sahip NATO üyesi olan bir devlet olup önemli bir askeri ve ekonomik güçtür; coğrafi olarak Avrupa ile Asya arasındaki bir bağlantı noktasını kontrol etmekte ve Karadeniz, Kafkasya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de doğrudan çıkarları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, sadece bölgesel bir ülke değil, aynı zamanda Amerika açısından gelecekteki bölgesel düzenin şekillenmesinde etkili olabilecek ülkelerden biridir.

(Suudi Basın Ajansı’nın 7/8/2026 tarihli haberinde) geçtiği üzere, bölgede ve dünyada güvenlik, barış ve istikrarı sağlamak amacıyla ortak savunma konusunda bin Selman, Erdoğan ve Şehbaz Şerif tarafından imzalanan bu yeni ittifak, tam anlamıyla bir Amerikan ittifakıdır; zira “Amerika, kendisine sadık bu üç ülkenin bölgede, özellikle de İran’a ve bölgenin Müslüman halkına karşı belirli bir rol üstlenmesini istemektedir.” Ayrıca bu husus, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta’nın 18/8/2026 tarihinde yayınladığı, “Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan Üçlü İttifakı” başlıklı soru-cevapta geçmektedir; daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bu soru-cevapta ayrıntılar bulunmaktadır.

İslam beldeleri bir yandan dış müdahalelerin acısını çekerken, diğer yandan da kendi büyük merkezleri arasındaki iç rekabetin acısını çekmektedir: Zira Suudi Arabistan finansal ve enerji ağırlık ile dini bir konuma sahiptir. Türkiye, askeri ve sanayii gücüne ve stratejik bir konuma sahiptir. İran, coğrafi derinliğe, bölgesel nüfuz ağlarına, askeri ve füze kapasitelerine sahiptir. Pakistan, büyük bir askeri, nükleer ve nüfus potansiyeline sahiptir. Mısır ise, coğrafi, demografik ve siyasi açıdan son derece önemli bir konuma sahiptir.

Bu ülkelerden herhangi biri, günümüz yöneticilerinin yaptığı gibi Batı'nın ayakları altına kapanmayı reddedip İslam ümmetinin çıkarlarını benimsemiş olsa, her türlü denklemi değiştirebilecek güçtedir; böylesi bir durumda sonuç, mevcut durumdan kökten farklı olacaktır. Zaferin nedenlerinin sağlanması ve ağların hakimiyeti olarak adlandırılan modern kontrol mekanizmalarının içine düşülmemesi için, değişimin köklü olması ve ümmet mefhumunu taşıması gerekir.

Toprak Hakimiyetinden Ağların Hakimiyetine

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında nüfuz, toprakların işgali ve doğrudan kontrolüyle ölçülürdü. Bugün ise bir devlet siyasi olarak bağımsız olsa da, güvenliği açısından başka bir devlete, ekonomisi açısından başka bir pazara, teknolojisi açısından üçüncü bir devlete ve mali sistemi açısından ise üzerinde kontrol sahibi olmadığı uluslararası kurumlara bağımlı olabilmektedir. Bu nedenle gerçek bağımsızlık daha karmaşık bir hale gelmiştir; dolayısıyla köklü bir değişim gerekmektedir. Zira yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık, sadece bir bayrağa ve sınırlara sahip olmak değil, aksine dışarının ekonomiyi, enerjiyi, güvenliği veya ticareti boğmasına izin vermeden karar alma gücüne sahip olmak anlamına gelmektedir.

Böylece büyük güçler arasındaki çatışma, artık sadece toprakların işgali üzerine bir çatışma olmaktan çıkıp, dünyanın gidişatını, ekonomiyi, ticareti ve güvenliği belirleyen nüfuz ağlarına kimin sahip olacağına dair bir çatışmaya dönüşmüştür.

Her büyük güç, kendi çıkarlarına karşı güç dengesini değiştirebilecek bölgesel bir gücün ortaya çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu kural yalnızca Müslüman ülkeleri için geçerli değildir; ancak İslam, kapitalist ideolojiyi temellerinden dinamitleyen bir ideolojiye sahiptir.

Çin, yükselen bir uluslararası güç haline geldiğinden dolayı bir çevreleme politikasıyla karşı karşıya kalırken, Rusya ise Avrupa’nın güvenliği ve kendi nüfuz alanı nedeniyle Batı ile çatışmaya girmiştir. Ancak İslam beldeleri, konum, coğrafya, enerji, nüfus ve hadari derinlik gibi ek bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle, bağımsız bir İslami bloğun ortaya çıkması, sadece bölgesel bir olayla sınırlı kalmayacaktır; aksine küresel bir olay haline gelebilir.

Bu nedenle Hizb-ut Tahrir'in bu meselenin bilincinde olduğunu görüyoruz; zira İslami fikri, cisminin ruhu, nüvesi ve hayatının sırrı haline getirmiş ve İslam ümmetini kalkındırmak, onu küfür fikirlerinden, rejimlerinden ve hükümlerinden kurtarmak için kendi metodunu benimsemiştir; çünkü parti, Hilafeti yeniden kurmak, Müslümanları birleştirmek ve onları Rabbani ideolojilerini taşımaya teşvik etmek için çalışmaktadır; zira bu ideoloji, kulları kula ibadet etmekten, kulların Rabbine ibadet etmeye yönlendirecek ve bu ümmetin, devletinin ve gözeticisinin yokluğuyla birlikte kaybettiği izzetini yeniden kazanmasını sağlayacaktır.

Bugün ümmetin tek eksikliği, kararlılık ve irade, sağlam bir kulpa sıkı sıkıya sarılmak ve tek ve ortağı olmayan Allah’a tamamen güvenmekten başka bir şey değildir; zira zaferin sahibi O’dur. O halde ey Müslümanlar, ey güç ve kuvvet ehli acele edin, davete katılın ve Hizb-ut Tahrir ile birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için çalışın.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلّاً وَعَدَ اللهُ الْحُسْنَى وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ Size ne oluyor ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” [Hadid 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER