Perşembe, 01 Safer 1448 | 2026/07/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlamasının Anlamı!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlamasının Anlamı!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

ABD, 12/7/2026 tarihinde İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlattı ve Merkez Komutanlığı, bir hafta içinde gerçekleştirilen bu üçüncü saldırı dalgasının, İran Devrim Muhafızları’nın Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari bir gemisine açıkça saldırı düzenlemesinin ardından geldiğini açıkladı ve “140 İran askeri hedefinin vurulduğunu” duyurdu.

Devrim Muhafızları ise “iki gemiyi vurduğunu, boğazı bir sonraki duyuruya kadar ve bölgedeki ABD müdahaleleri sona erene kadar kapattığını ve Katar'daki bir ABD askeri üssünü bombaladığını” açıkladı.

ABD, 7-8/7/2026 tarihlerinde İran'a ait 170 hedefe saldırılar düzenledi. Amerikan liderliği, bu saldırıların Hürmüz Boğazı’nda üç ticari gemiye yönelik İran saldırılarına yanıt olarak gerçekleştirildiğini açıklarken, İran ise Arap ülkelerindeki ABD üslerine ve çıkarlarına yönelik saldırılarla karşılık verdiğini duyurdu.

Buna rağmen ve ABD Başkanı Trump’ın ateşkesin sona erdiğine dair açıklamalarına rağmen, Trump “müzakerelerin devam etmesine açık olduğunu” belirtti. Zira 11/7/2026 tarihinde şunları söyledi: “İran bizden görüşmeleri devam ettirmemizi istedi. Kabul ettik, ancak ABD ateşkesin sona erdiğini açık bir dille bildirdi.” Yani Amerika, tıpkı imzalaması için karşı tarafın kafasına tabanca dayayan kimse gibidir!

İran Şura Meclisi Başkanı ve İran’ın baş müzakerecisi Kalibaf ise şunları söyledi: “Hürmüz Boğazı, ABD’nin tehditleriyle değil, İran’ın yapacağı düzenlemelerle açılacaktır.” Zira İran, gemilere gümrük vergisi veya hizmet bedeli uygulamak istiyor. Görünen o ki Amerika, İran’dan Hürmüz Boğazı’nı koşulsuz olarak açmasını istiyor; zira mutabakat zaptında bu konuyla ilgili ayrıntılar yer almıyor.

Bundan dolayı mutabakat zaptındaki 14 maddeye ilişkin müzakerelerin uzun ve zorlu olacağı, maddelerin ayrıntıları ve uygulama şekli konusunda anlaşmazlıklar yaşanacağı anlaşılmaktadır; zira bu maddeler mayınlarla doludur ve her noktada anında bir patlama gerçekleşebilir. Çünkü Amerika’nın bu maddeleri imzalamasının hedefi, 28/2/2026’da başlattığı ve kırk gün süren savaşta, başta Dini Lideri olmak üzere 40 üst düzey liderini öldürmesine rağmen bunu başaramayınca, İran’ı tâbi bir devlet haline getirmektir. Bu nedenle, 8/4/2026 tarihinde müzakereleri durdurduğunu ve 18/6/2026 tarihinde, iki ülkenin başkanları Trump ve Pezeşkiyan arasında bir mutabakat zaptı elektronik olarak imzalanıncaya kadar müzakerelere yeniden başlamaya hazır olduğunu açıkladı.

İran’ın mutabakat zaptına imza atması ve nihai bir anlaşma imzalamak amacıyla müzakerelere devam etmesi, aralarında dört ay süren kopukluğun ardından İran’ı yeniden ABD’nin yörüngesine geri döndürmekte ve İran’ın bu süre boyunca gösterdiği direnişin ardından büyük bir taviz olarak sayılmakta olup ABD’ye hiçbir iyilik sağlamamıştır.

Görünen o ki Amerika bunu kabul etmeyecektir; çünkü onun hedefi, İran’ı tâbi bir devlet haline getirmektir; bu nedenle askeri saldırılar, tıpkı yeniden yaptığı gibi yaptırımlar uygulamak, dondurulmuş fonların serbest bırakılmasını geciktirmek ve tüm maddelerin uygulanmasında oyalama gibi baskılar uygulayacaktır. Ancak onun mutabakat zaptından vazgeçmesi pek olası değildir; zira bu, onun için önemli bir başarı olup müzakerelerden de vazgeçmeyecektir. Bu nedenle her saldırının ardından müzakereleri yeniden başlatma niyetini dile getiriyor ve bunun için arabulucuları (araçlarını) harekete geçiriyor. Zira Katar harekete geçti ve 10/6/2026 tarihinde İran’a bir heyet gönderdi. Ayrıca Pakistan da harekete geçti ve Dışişleri Bakanı İranlı mevkidaşıyla temasa geçerek İran’dan “gerginliği azaltmasını ve itidalli olmasını”, yani ABD’nin saldırılarına karşılık vermemesini ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilere saldırmamasını talep etti. Ayrıca “Diyalog ve diplomasinin, bölgedeki anlaşmazlıkları çözmenin ve barış ile istikrarı sağlamanın tek yolu” olduğunu vurguladı. İran Dışişleri Bakanı Umman Sultanlığı’nı ziyaret etti ve 11/7/2026 tarihinde X platformunda şunları yazdı: “İran şu ana kadar sözünü tuttu; ancak sözde ABD Hazine Bakanı, "ABD'nin İran'a yeni yaptırımlar uygulamaktan kaçınacağını belirten mutabakat metninin dokuzuncu maddesini ihlal ediyor”; zira ABD, 14 kişiye ve bir varlığa yeni yaptırımlar uygulamıştır.

Wall Street gazetesi, 11/7/2026 tarihinde “İran'ın ABD'ye, Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemilere ateş açılmasının bir hata olduğunu bildirdiğini” ve ABD'yi “müzakereleri sürdürmeye” çağırdığını ortaya çıkardı. Sanki İranlı siyasetçiler Amerika’ya bir şey iletiyorlar; çünkü onların hedefi müzakereleri sürdürmek ve Amerika’nın peşinden gitmektir; ancak Devrim Muhafızları’nın liderleri başka bir şey iletiyorlar; tüm bunları engellemek için gemilere kasten saldırıyorlar ve Amerika’dan bağımsız olmak için çalışıyorlar; çünkü bu ifşanın ardından Devrim Muhafızları yine iki gemiye saldırmıştır.

İran'ın Dini Lideri Mücteba Hamaney, mutabakat zaptı ve müzakerelerin sürdürülmesini kabul ettiğini açıkladı. Ancak Devrim Muhafızları, isteksizce sessiz kaldı; zira bunu istemiyor ve bağımsızlık için çalışıyor.

Sanki dini lider, iki taraf arasında dengeyi sağlamak için sopayı ortasından tutuyormuş gibidir; bu nedenle 11/7/2026 tarihinde yayınlanan yazılı bir mesajda, “şehit liderin ve son iki savaşın tüm şehitlerinin kanının intikamının, suçlu olduğu tescillenmiş canilerden alacağına” dair söz vermiş ve “dünyanın özgür insanlarının yakında intikam görevinin bir kısmını başlatacaklarını” iddia etmiştir. Bu açıklama, Meşhed kentinde dini liderin cenaze ve defin törenlerinin yapıldığı sırada geldi. Buna benzer bir örnek de eski dini liderin babası tarafından, 2020 yılında Amerika’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi ve diğer İranlı komutanları öldürdüğü sırada da dile getirilmişti.

Zira bu mesaj, mutabakat zaptını reddetmeye ve müzakerelerden vazgeçmeye yönelik bir eğilim sergilememektedir; aksine bu mesaj, öfkeli duyguları deşarj etmek, intikam talebinde bulunmak, iç kamuoyunu yatıştırmak ve rejimin sabitelerinin devam edeceğini vurgulamak içindir.

Trump ise 11/7/2026'da ona şöyle cevap verdi: “Eğer dünyanın dört bir yanında, görevdeki ABD Başkanı'na, yani bana, suikast düzenlemesi ya da buna teşebbüs etmesi halinde, İran'a doğrultulmuş ve ateşlenmeye hazır bin füze bulunuyor ve bunların ardından binlerce füze daha gelecek... Gerekli talimatlar verildi, Amerikan ordusu, bir yıl süreyle, gerekmesi halinde bu sürenin uzatılması kaydıyla, İran’ın tüm bölgelerini tamamen yok etmeye ve imha etmeye hazır, istekli ve muktedirdir.” Ve şunları da ifade etti: “İran’ın tehditleri yeni bir şey değil ve İsrail de yeni bilgiler sunmamıştır.” Bu, Yahudi varlığının ABD’ye sunduğu istihbarat bilgilerine ilişkin raporların ardından gerçekleşmiştir. Trump'ın geçen Nisan ayında İran’a, “bir anlaşmaya varılamazsa medeniyetini tamamen yok edeceği” tehdidinde bulunduğu bilinmektedir.

Mevcut siyasi durum, İran ve ABD’nin mutabakat zaptını korumak ve nihai bir anlaşmaya varılana kadar müzakerelere devam etmek istediklerine, ayrıca ABD’nin bu tamamlanıncaya kadar her türlü baskıyı uygulayacağına işaret etmektedir. Buna karşılık Devrim Muhafızları süreci engellemeye çalışmakta ve karar sahibi gibi davranarak gemilere ateş açmakta ve boğazı kapatmaktadır; ancak aynı zamanda dini liderin kararına aykırı davrandığını göstermemektedir. Yani sanki müzakereleri nihai olarak askıya alarak yeni bir gerçekliği dayatmak istiyor gibidir ki böylece dini lider bu gerçeği kabul etmek zorunda kalacak ve ardından da bağımsızlık için çalışacaktır.

Bağımsızlık için çalışmak yeterli değildir; ancak İran'ın, kendisi için çok büyük kayıplara yol açan iğrenç mezhepçilik taassubundan vazgeçtiğini ilan etmesi, anayasasını değiştirerek onu Kur’an ve sünnete dayandırması ve ülkeyi, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin irtikaz noktası haline getirmesi gerekir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-608. Sayı-15/07/2026

Devamını oku...

Gaspçı Varlıkla Müzakerenin Alternatifi Hakkında Soranlara!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gaspçı Varlıkla Müzakerenin Alternatifi Hakkında Soranlara!

Haber:

Son zamanlarda birçok kişi, Yahudi varlığıyla müzakere edilmesinden bahsediyor; onu güçlü bir şekilde savunuyor, onun alternatifini sorguluyor ve savaşı durdurmak için düşmanla müzakere etmekten başka alternatifin olmadığını belirtiyor.

Yorum:

Tuhaf olan, aynı mantığın geçmişte ve günümüzde bazı Filistin yöneticileri tarafından da kullanılmış olmasıdır; hatta eğer Gazze, Batı Şeria ve Lübnan halkı ellerindeki mevcut güçle o gaspçı düşmanın karşısında durmak için harekete geçmeseydi, neredeyse tüm ümmete isabet edecek şekilde bir zillet, aşağılanma ve küçük düşme noktasına kadar ulaşmış olacaktık; zira Gazze, Batı Şeria ve Lübnan halkı, maddi güç dengelerinin kendi lehlerine olmadığını biliyorlardı; dahası tüm dünyanın kendilerine karşı durup savaşacağını da biliyorlardı.

Bununla birlikte onlar, Filistin, Lübnan ve Suriye’de gasp edilmiş toprakları geri almak için, gaspçı düşmana karşı cihat edip savaşmayı, tek ve yegane bir görev ve gereklilik olarak kabul etmişlerdir.

Rabbimiz Azze ve Celle'nin, toprak, mal veya namusun gasp edildiği her durumda bizden talep ettiği şey işte budur; yani gasp ettiği şeyleri eksiksiz bir şekilde geri alıncaya kadar gaspçı ile savaşmaktır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ قُتِلَ دُونَ مالِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فهوَ شَهيدٌ، ومَنْ قُتِلَ دُونَ أهلِهِ فهوَ شَهيدٌ “Malı uğrunda öldürülen şehittir, dini uğrunda öldürülen şehittir, kanı uğrunda öldürülen şehittir, ailesi uğrunda öldürülen şehittir.

Bu nedenle mübarek Filistin üzerinde müzakere eden ve ondan geriye kalan kısmı üzerinde hâlâ müzakere etmeye devam eden herkesin kendini gözden geçirmesi, başkalarından ders ve ibret alması gerekir.

Lübnan’a gelince; onun yöneticilerinin Yahudi varlığıyla doğrudan müzakereye koşuşturduklarını ve ona barış, güvenlik, normalleşmeye yol açacak tanıma ve diğer cazip teklifler sunduklarını gördük; ancak Yahudilerin cevabı, bu yöneticilere karşı sürekli katliam, yeridenn etme, arbede ve kayıtsızlık olmuştur.

En tuhafı ise, bu yöneticilerin, gaspçı düşmanla müzakerelerini reddedenlere alternatif ve çözüm hakkında sormalarıdır!

Lübnan’ın veya Suriye’nin bir kısmının işgal edilmesindeki temel sorun, Filistin’in gasp edilmesi ve Müslümanların başındaki yöneticilerin, bu gaspçıyı kabul etmeye, onunla bir arada yaşamaya ve gaspçının ortadan kaldırılması imkânsız bir gerçeklik olarak onu tanımaya zorlanmasıdır; zira onların iddiasına göre insanlar yaşamak, barış içinde yaşamak ve savaşlardan uzak kalmak istemektedir.

Ey Lübnan ve Lübnan dışındaki yöneticiler, asıl sorun, bizzat Yahudi varlığının, önce Filistin’i, ardından da onun çevresindeki Lübnan, Suriye ve Ürdün’deki mübarek toprakları gasp etmek için kurulmasında yatmaktadır.

Şerî ve akli olarak tek alternatif, Müslümanların bu varlıkla savaşmasıdır; bu da yöneticilerin emrini gerektirmektedir, eğer yöneticiler icabet etmezlerse, orduların tek yapacağı şey, onları ayaklarının altında ezip, Yahudi varlığını ortadan kaldırarak Müslüman ülkelerden gasp ettikleri yerleri kurtarmakla ilgili görevlerini yerine getirmek için harekete geçmektir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Bir Şeytanın Gebermesi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Şeytanın Gebermesi!

 

Haber:

ABD Başkanı Trump’ın Kongre’deki en önde gelen müttefiklerinden biri olan ABD Senatörü Lindsey Graham’ın ofisi, Graham’ın “ani bir rahatsızlık” sonucunda Cumartesi akşamı hayatını kaybettiğini duyurdu. Graham'ın ölümü, özellikle Yahudi varlığında geniş çaplı bir tepki dalgası yarattı; zira o, Yahudi varlığına verdiği destek ve liderleriyle kurduğu yakın ilişkilerle tanınıyordu; bu yüzden varlığın yetkilileri onun için taziye mesajları yayımlayarak, varlıklarını savunmadaki rolünü ve kendilerine yönelik kesintisiz desteğini övdüler.

Yorum:

Lindsey Graham, Yahudi varlığının en önde gelen Amerikalı destekçilerinden biri olup, Aksa Tufanı operasyonunun ardından Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaşta zafer kazanması için gerekli her şeyin sağlanmasını talep edenler arasında yer almaktaydı. O dönemde, kendi ifadesiyle kayıplara daha fazla tahammül edemediğinden dolayı Gazze'deki savaşı sonlandırmak için ihtiyaç duyulan nükleer bombaların Yahudi varlığına verilmesini talep etmişti.

Yahudilerin Gazze’ye yönelik saldırısının başlamasıyla birlikte Graham şöyle yazmıştı: “Burada bir din savaşı veriyoruz. Ben İsrail'in yanındayım. Kendinizi korumak için ne gerekiyorsa yapın; orayı dümdüz edin.”

Ayrıca yayınladığı bir videoda şunları söylemişti: “Bu bir din savaşıdır; hem Sünni hem de Şii aşırılık yanlıları, herkesin kendi iradelerine boyun eğmemizi istiyorlar. Onların hepsi dinleriyle sarhoş olmuş durumdalar; Allah adına öldürecekler.”

Nitekim bir dizi Amerikalı yorumcu ve yazarlar Graham’a sert bir saldırı başlatmıştı; zira siyasi yorumcu Jackson Henkel, Graham’ı “şeytan” olarak nitelendirmiş ve Graham’ın İran’a yönelik tutumunu ele aldığı eski bir video kaydını yeniden paylaşmıştı; Henkel, Graham’ın, İran’daki bir okulu hedef alan saldırıya atıfta bulunarak İranlı kız öğrencilerin ölümünü kutladığını ifade etmişti.

Yahudi varlığı içindeki politikacıların onun için yas tuttukları görülmektedir; çünkü kendileri için çok değerli birini kaybettiler ve onların arasından, onun yasını tutmayan ve kaybına üzülmeyen hiç kimse kalmamıştır; yani onların hali, onu sadık dostu olarak nitelendiren Trump'ın hali gibidir.

Bugün başka bir şeytan daha öldü; onun cezası, aziz ve muktedir olan tarafından verilecektir; bu dünyada hâlâ birçok şeytan var; Allah onları ihmal etmiyor, onlara mühlet veriyor ve zaman tanıyor. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ “Hilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi! Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.” [İbrahim 46-47]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hüsameddin Mustafa

Devamını oku...

SAYI 608 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu Yeni Danışman Atanması Hakkında

Özbekistan Cumhurbaşkanı’na Din ve İrşad İşlerinden Sorumlu danışman olarak Muzaffer Kamilov’un atanması, devletin din politikası alanında izlediği temel yaklaşımın değişmediğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Siyasi yaklaşım değişmediği sürece, görevlerdeki kişilerin değiştirilmesi Müslümanlar açısından gerçek bir çözüm anlamına gelmez.

Son yıllarda dini alanda reformlardan sıkça bahsedilmiş ve bazı kısıtlamaların hafifletildiği duyurulmuştur. Ancak temel mesele olan İslam’ın toplum ve devlet hayatındaki konumu hâlâ değişmemiştir. Din, hala devletin çizdiği sınırlar içine hapsedilmeye devam etmekte ve dini devlet denetimine tabi tutmaya dayalı politika, egemen yaklaşım olmayı sürdürmektedir.

Bu noktadan hareketle din ve irşat işlerindeki gerçek değişimin, görevlilerin değişmesiyle değil, politikanın bizzat kendisinde yapılacak köklü bir değişimle mümkün olacağını vurguluyoruz. Bunun başında da on sekiz yaşından küçüklerin dini eğitim almalarını veya Cuma namazı gitmelerini yasaklayan kısıtlamaların kaldırılması gelmektedir. Aynı şekilde anne ve babaların çocuklarını iman üzere yetiştirmeleri, onlara helali ve haramı, yüksek ahlaki değerleri öğretmeleri ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletmeleri suç olarak değerlendirilmemeli, bilakis bunlara, toplumun kalkınmasına ve ahlaki istikrarının güçlenmesine büyük katkı sağlayan faaliyetler olarak bakılmalıdır.

Ayrıca devletin İslam eğitimi ve öğretimini tekeline alması da kabul edilemez bir durumdur. Müslümanların, çocuklarına Kur’an ilimlerini ve şeri ilimleri nerede ve kimin öğreteceğini özgürce seçme hakkı vardır. Toplumun gerçek maslahatı, ilmin kısıtlanması ve kuşatılmasında değil, yayılmasının teşvik edilmesinde saklıdır. Buna karşılık, bira festivalleri ve benzeri ahlaksızlık ve yozlaşmaya dayalı, devletin desteklediği bazı etkinlikler, toplum içindeki ahlaki ortamın zayıflamasına doğrudan katkıda bulunmaktadır.

Ayrıca biz, bini eğitim veya dini faaliyetler nedeniyle hapsedilen kişilerin dosyalarının adil ve bağımsız bir şekilde yeniden incelenmesi, özgürlük gibi temel hakları ihlal edilen herkesin derhal serbest bırakılması ve uğradıkları zararların tazmin edilmesi için gerekli adımların atılması gerektiğine inanıyoruz.

Devletin temel görevi, inancı bastırmak veya dini eğitimle savaşmak değil, insanların meşru insani haklarından sayılan dini değerleri ve inançları korumaktır. Toplum için gerçek tehlike, şeri ilimlerin öğretilmesi değil; gençleri zina, uyuşturucu, kumar, alkol bağımlılığı ve ahlaki çöküntü gibi kötülüklere sürükleyen ortamın yaygınlaşmasıdır. Faaliyet gösterdiği alan ne olursa olsun, ahlaksızlığı yayan veya pornografik ve ahlaka aykırı içeriklerin toplumda sıradan hale gelmesi için çalışan herkes hesap vermelidir. Bu olgularla mücadele etmek ve bunları ortadan kaldırmak için etkin tedbirler almak, sağlıklı her toplumun önceliklerinden olmalıdır.

Dinî meseleleri baskıcı yöntemlerle çözmeye çalışmanın, toplum içindeki güveni artırmayacağını, aksine devlet ile halk arasındaki güven uçurumunu daha da derinleştireceğini bir kez daha vurguluyoruz. Gerçek istikrar güç kullanarak değil; ancak adaletin tesis edilmesi, temel insan haklarına saygı gösterilmesi ve insan onurunun korunmasıyla sağlanır.

İslam sadece bireysel ibadetlerden ibaret değildir; bilakis toplumun, ekonominin, eğitimin, yargının, dış politikanın ve yönetimin işlerini düzenleyen kapsamlı ilahi bir sistemdir. Bu nedenle İslam’ı sadece ruhsal veya vaaz boyutuna hapsetmek, onun ilahi mesajına yönelik bir saldırıdır, onu parçalama ve hakikatini çarpıtma girişimidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلَالٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُون “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helaldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” [Nahl 116]

Bir kez daha gerçek değişimin sadece makamların el değiştirmesiyle değil, yönetimde esas alınan ölçülerin kökten değişmesiyle gerçekleşeceğini vurguluyoruz. Allah’ın indirdiği hükümler devlet ve toplum hayatının temeli kılınmadığı sürece; danışman, bakan veya diğer yetkililer olsun, sırf kişilerin değiştirilmesi Müslümanların özlemini duyduğu adalet ve istikrar asla sağlamayacaktır.

İslam, yalnızca Özbekistan’daki Müslümanların kurtuluş yolu değil, aynı zamanda tüm insanlığı Batı uygarlığının karanlıklarından hidayetin aydınlığına çıkarmaya kadir yegâne sistemdir. İslam, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in bütün insanlığa getirdiği eksiksiz kapsamlı bir hayat sistemidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Devamını oku...

Kendisine Hüsrandan Başka Bir Şey Sağlamayan Bir İttifakın Zirvesine Ev Sahipliği Yapmak Yerine Türkiye’nin Hilafet’in O Şanlı ve İhtişamlı Günlerine Dönmesi Daha Yakışık Alırdı!

Osmanlı Hilafeti döneminde Müslüman ordusunun gücü öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, Avrupalı Haçlı ordularıyla toplu halde bile savaşa biliyordu. Hatta 15. yüzyılın ortalarında, Hilafet Devleti’ni tehdit edebilecek bir Avrupa askeri ittifakı kurma hayallerini yerle bir etmişti. Türkiye’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yaptığı NATO ise, Avrupa ve Amerika’nın güvenlik ve çıkarlarını korumayı amaçlayan açık bir askeri doktrin üzerine kurulmuştur. Türkiye’yi kontrol altında tutmak, hatta ordusunu Afganistan örneğinde olduğu gibi çıkarları gerektirdiğinde savaşlara sürmek ve Kıbrıs örneğinde olduğu gibi harekete geçmesini engellemek de bu doktrin arasında yer almaktadır.

Bu yüzden, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın başkent Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin ana oturumunun açılışında yaptığı konuşmada “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan aşamada İttifak’ın hizmetine sunmanın gayretindeyiz.” dediğini duymak, bir müminin kalbini hüzün ve kederle neredeyse paramparça etmektedir.

Müslümanların başındaki Halifeler, özellikle de Osmanlı halifeleri, büyük bir hikmet ve basiret sahibiydiler. Bu nedenle kendilerine karşı oluşturulabilecek her türlü askerî ve siyasî ittifakı boşa çıkarmaya büyük önem verirlerdi. Sultan II. Abdülhamid Rahimehullah, Haçlı askerî ittifaklarını sürekli başarısızlığa uğratmış; hatta sürgünde bulunduğu dönemde bile Halife’ye ve çevresindekilere Hilafet Devleti’ni kuşatan askerî ittifakların nasıl dağıtılacağı konusunda siyasî tavsiyelerde bulunmuştur. Faruk Ömer İbnü’l Hattab RadıyAllahu Anh şöyle demiştir:

نحن قوم أعزَّنا الله بالإسلام فمهما ابتغينا العزَّة في غيره أذلَّنا الله “Biz, Allah’ın bizi İslam ile izzetlendirdiği bir kavimiz. İzzeti başka yerlerde ararsak, Allah bizi zillete düşürür.” Evet, bizler izzetli idik; dünyanın kralları bizden korkar ve rızamızı umarlardı. Ordularımız sömürgecilerin uykularını kaçırır, her zorba ve müstekbir bizden korkardı. Dinimiz sayesinde izzetli, imanımız sayesinde güçlüydük; İslam’ı bir rahmet ve hidayet risaleti olarak dünyaya yaymak için dünyayı kolaçan ederdik. Hilafetimiz yıkıldığında ise yöneticilerimiz Batı’nın ve sömürgeci liderlerin rızasını umar hale geldiler; düşmanları ve saldırgan ittifakları Müslüman topraklarında ve kalbinde ağırlamakla övünür oldular!

Bugün Türkiye; halkının İslam’a olan sevgisi, Müslümanların Türkiye’ye duyduğu sevgi, sahip olduğu insan kaynakları, doğal zenginlikleri, askeri kapasitesi ve coğrafi konumu nedeniyle tıpkı eski günlerinde olduğu gibi yeniden Hilafet’in o ihtişamlı günlerine dönebilecek güçtedir.

Dün Yahudi Başbakanı Netanyahu yaptığı açıklamada, Türkiye’yi ve kapasitesini küçümsemiş, Cumhurbaşkanını hedef alan şu ifadeleri kullanmıştır: “Erdoğan, İsrail’i yok etmek ve yeniden Kudüs’ü ele geçirmek istediğinden bahsediyor. Sanırım Osmanlı’nın 400 yıllık yönetiminin sona erdiğini unuttu. Bugün güçlü bir İsrail Devleti var. Hiç kimsenin varlığımızı ya da güvenliğimizi tehdit etmesine izin vermeyeceğiz. Neler yapabileceğimizi de gösterdiğimizi düşünüyorum.” Allah düşmanı Netanyahu, Müslümanların gücünün sırrını biliyor ve Erdoğan’a, o övünç ve güç kaynağının artık yok olduğunu, Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’nin artık Hilafet’in var olduğu zamandaki gibi olmadığını hatırlatıyor.

NATO üyeliği hem şer’î hem de siyasî açıdan büyük bir yanlıştır. NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmak utanç vericidir. Türkiye’deki Müslüman ordusunun ve sahip olduğu askerî gücün NATO’nun hizmetine sunulmasıyla övünmek ise alçaklıktır. Zira bir Müslümanın küfür ve ehli uğruna savaşması, onları savunması veya kâfirlerin kendisi üzerinde bir yol bulmasına izin vermesi asla caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [Maide 51]

Bu tür ittifaklara karşı takınılması gereken doğru tavır, onları güçlendirmek ve sağlamlaştırmak değil, aksine parçalayıp dağıtmaktır. Bu sebeple Türkiye’deki samimi Müslümanlara, özellikle de Fatih Sultan Mehmet Han ile Sultan II. Abdülhamid Han’ın torunları olan kahraman Türk ordusuna düşen görev; Raşit bir Halifeye biat ederek Türkiye’yi yeniden İslam’ın ve Müslümanların merkezi, dinin kalesi ve insanlık için bir hidayet meşalesi hâline getirmek üzere hemen harekete geçmeleridir. Halife, bizi o şanlı günlerimize ve o yüce geçmişimize geri döndürecek, bu Haçlı ittifaklarını ve onların sömürgeci devletlerini yerle bir edecektir.

Devamını oku...

Bugün Sivil Kontrol Memurları (BOA), Yarın Başka Bir Meslek: Bu Tartışma Neden Hepimizi İlgilendiriyor?

Belediye zabıta görevlisi (BOA) kadınlara yönelik başörtüsü yasağı etrafında dönen tartışmayı laiklik ve “tarafsızlık” kavramının daha geniş bağlamına yerleştirdiğim, “Seküler Tarafsızlık İllüzyonu: Sivil Kontrol Memurları (BOA) İçin Başörtüsü Yasağı Nasıl da İslam Karşıtı Bir Ajandanın Varlığını Kanıtlıyor” başlıklı bir önceki basın açıklamamın ardından, Müslüman topluluklar içinden üzerinde düşünülmeye değer bazı geri dönüşler aldım.

En çok tekrarlanan yorumlardan biri şuydu: “Bu konu bizi neden ilgilendirsin ki? İnancımıza göre Müslüman bir kadın zaten mahalle kolluk görevlisi ya da polis memuru olarak çalışmayı tercih etmez.”

Bu tepki dikkate alınmaya değerdir, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Kadınların hangi meslekleri icra etmesi gerektiği konusundaki tartışma önemsiz olduğundan değil, meselenin özü başka bir yerde yattığı için bu yanıt önemlidir. Tartışma, sadece belirli bir mesleğin seçimiyle ilgili değil, toplumun İslami görünürlüğe nasıl yaklaştığı ve İslam’ın kamusal alanda ne kadar yer kaplamasına izin verildiği ile ilgilidir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Toplumsal değişimler nadiren tek ve münferit bir kararla gerçekleşir. Çoğu zaman kararlar, tartışmalar ve sınırlar adım adım değiştirilerek ilerler. Bu nedenle bu meseleyi tek başına değil, İslami sembollerin toplumdaki konumuna ilişkin daha geniş tartışmanın bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Belediye zabıta görevlileri için başörtüsü yasağı konusu gündeme geldiğinde, Müslüman topluluğundan bazen “İnancımıza göre Müslüman bir kadın zaten belediye zabıta görevlisi veya polis olarak çalışamayacaktır, o halde neden bu konuyla ilgilenelim ki?” tepkisiyle karşı karşıya kalıyoruz. Sadece o meslek penceresinden bakıldığında bu düşünce anlaşılabilir görünebilir. Ancak sadece mesleğe odaklanıp büyük resmi görmezden gelirsek, çok daha önemli bir gelişmeyi gözden kaçırma riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.

Zira tartışma yalnızca Müslüman bir kadının belediye kolluk görevlisi olarak çalışıp çalışmak istemediği veya çalışıp çalışamayacağı meselesi değildir. Mesele, devletin toplumdaki belirgin İslami sembollere karşı nasıl bir tavır takındığı ile ilgilidir. Başörtüsü, Müslüman bir kadın için sıradan bir kıyafet değil; inancının, kimliğinin ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaatinin gerçek bir ifadesidir. Devlet belirli bir meslek grubu içinde bu görünürlüğü yasakladığında, bu durum sadece o mesleği icra etmek isteyen kişiyi etkilemekle kalmaz; aynı zamanda Müslümanların sembollerini açıkça gösterme, dinlerini açıkça yaşama ve İslami kimliklerini görünür şekilde ifade etme hakkı da etkilenmiş olur.

İşte bu yüzden, bakışımızı bugün tartışılan meslekle sınırlamamak hayati önem taşır. Bu tartışmanın özü, sadece Müslümanların bu tür uygulamalar nedeniyle bazı işlere erişimden mahrum bırakılması değil; aynı zamanda belirgin bir İslami görünürlüğün bir kez daha kamusal alanda yeri olmayan bir unsur olarak resmedilmesidir. Bu perspektiften bakıldığında bu durum yalnızca bir meslek grubunu değil, İslam’ın ve Müslümanların toplumdaki daha geniş konumunu etkilemektedir.

Dün tartışma polis teşkilatı üzerindeydi, bugün belediye kolluk görevlileri (BOA) üzerinde. Yarın aynı mantık diğer kamu görevlerine, eğitim kurumlarına veya çok daha fazla sayıda Müslümanı doğrudan etkileyebilecek toplumsal alanlara da uygulanabilecektir. Dolayısıyla temel soru sadece bugün hangi görevin kısıtlandığı değil, bununla gelecek için nasıl bir normun (standart) oluşturulduğudur.

Bu gelişme diğerlerinden bağımsız değildir. Hollanda’da daha önce yüzü kapatan giysilere yönelik kısmi bir yasak getirilmiş ve bu durum eğitim kurumlarında, toplu taşımada, hükümet binalarında ve sağlık kuruluşlarında peçe (nikap) takılmasını kısıtlamıştı. Aynı şekilde helal kesim tartışmaları da düzenli olarak gündeme getirilmekte ve orada da İslami bir uygulama tekrar tekrar tartışmaya açılmaktadır. Doğrudur; tartışılan konu her seferinde farklılık gösterse de, ancak bu gelişmelerin altındaki eğilim hep aynıdır; zira görünür İslami uygulamalar, giderek kamusal alanın belirli bölümlerinden uzaklaştırılması, sınırlandırılması veya buralara uyarlanması gereken unsurlar olarak değerlendirilmektedir.

Bu durum, daha önce “Hollanda’da Müslümanların Geleceği: 20 Yıllık Asimilasyon Politikasının Ardından” adlı kitabımızda ele aldığımız daha geniş kapsamlı zorunlu entegrasyon siyasetiyle de bağlantılıdır. Kitap, hizb.nl üzerinden ücretsiz olarak indirilebilmektedir. Bu bağlamda Müslümanlardan sadece kanunlara uymaları ve topluma barışçıl bir şekilde katılmaları değil; aynı zamanda İslami değerlerini, ölçülerini ve tezahürlerini laik modele göre uyarlamaları için her geçen gün artan bir baskıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Bu esnada sekülerizm sanki tarafsızmış gibi sunulmaktadır; oysa o da insan, toplum ve dinin toplumdaki rolüne ilişkin belirli bir dünya görüşünü temsil etmektedir. Bu dünya görüşü hangi dinî sembollerin görünür olabileceğine, hangilerinin olamayacağına karar vermeye başladığında artık mesele tam anlamıyla tarafsızlık değil; tek bir dünya görüşünün topluma hâkim kılınmasından söz edilir.

Ayrıca sessizliğimizin de ağır sonuçları olacaktır. İslami sembolleri kısıtlamaya yönelik atılan her yeni adım net bir tepkiyle karşılaşmadan geçiştirildiğinde, bu durum politikacılarda ve politika yapıcılarda atılacak diğer adımların çok az direnişle karşılaşmayacağı izlenimini uyandıracaktır. Bu nedenle sessizlik, politikanın daha da genişletilmesine istemeden de olsa zemin hazırlayabilir. Bu da farkındalığın ve sürece dahil olmanın elzem olduğu anlamına gelmektedir.

Bu tür gelişmeler genellikle birdenbire değil, adım adım ilerler. Başlangıçta küçük bir grup veya belirli bir durum hedef alınır, ardından aynı mantık yeni alanlara uygulanır. Bugün sınırlı bir istisna olarak sunulan şey, yarın genel bir kurala dönüşebilir.

Hollanda’nın komşusu olan bir dizi ülkede başörtüsüne ve diğer İslami sembollere yönelik geniş çaplı kısıtlamalar halihazırda mevcuttur. Bu nedenle Hollanda’nın da aynı yöne evirilmesi uzak bir ihtimal değildir. Buradan da Müslümanların uyanık kalmalarının, duruşlarını nesnel bir şekilde ifade etmelerinin ve temel İslami tezahürler baskı altına girdiğinde tek bir vücut olmalarının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bugün tartışılan mesele, belki sizin tercih edeceğiniz bir meslekle ilgili olmayabilir. Ancak mesele, toplum içinde İslam’a ve Müslümanlara ne kadar alan tanınacağıyla ilgilidir. Bu nedenle bu gelişme, dikkatimizi, katılımımızı ve kolektif, ilkeli bir duruş sergilememizi gerektirmektedir.

Devamını oku...

Seküler Tarafsızlık İllüzyonu: Sivil Kontrol Memurları (BOA) İçin Başörtüsü Yasağı Nasıl da İslam Karşıtı Bir Ajandanın Varlığını Kanıtlıyor

Bu mantığa göre; başörtüsü takan bir kadın belediye zabıta memuru (BOA), başörtüsü takmayan bir memura göre tarafsız değildir ve daha az profesyoneldir. Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nin (VVD) mahalle kolluk görevlilerinin görünür dini semboller taşımasına karşı sunduğu yasa teklifinde savunduğu şeyin özü tam olarak budur. Bu yasa, bir tarafsızlık ve hükümete güven meselesi gibi sunulsa da; meseleye derinlemesine bakanlar farklı bir tablo görmektedirler: Bu, doğrudan İslam’ı ve özellikle de Müslüman kadını hedef alan bir yasadır.

Bu tartışmanın tam da korona virüs krizi sırasında yeniden alevlenmiş olması dikkat çekicidir. O dönemde Hollanda; çökmüş bir sağlık sistemi, ekonomik istikrarsızlık, insanlar ve şirketler üzerinde muazzam bir baskı ile mücadele ediyordu. Tüm bu yakıcı sorunların ortasında Özgürlük Partisi (PVV), enerjisini az sayıdaki Müslüman kadının kılık kıyafetine kısıtlama getirmeye adamayı yeğlemişti. Böylesi bir dönemde bu konuya öncelik verilmesi basit bir ayrıntı değil, süreklilik arz eden İslam karşıtı bir gündemin açık göstergesiydi. Bugün de VVD, başörtüsüne yönelik kapsamlı bir yasak getirme çabalarını sürdürmektedir.

Bu önlem, Müslüman kadınların taktığı basit bir kumaş parçasıyla sınırlı olmayıp, İslam’ın görünür bir şekilde ifade edilmesini hedef almaktadır. Dolayısıyla tartışmanın özü, üniforma kuralının çok daha ötesine geçmektedir. Bu tür önlemlerin arkasında daha geniş bir seküler varsayım yatmaktadır: Seküler dünya görüşünün tarafsız ve evrensel ölçü olduğu, bütün dinî inançların buna göre değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi. Laiklik kendisini nesnel ve tarafsız gibi pazarlasa da; aslında tarihsel olarak şekillenmiş, dinin toplumdaki rolüne dair kendi temelleri, normları, değerleri ve görüşleri olan belirli bir dünya görüşünü temsil eder.

Sekülerizm kendisi de sübjektif (öznel) bir kanaat olduğundan, diğer hayat görüşlerine karşı asla “tarafsız” bir konumda duramaz. Devlet, bu fıtri tarafgirliğini gizlemek için tarafsızlık kavramını siyasi bir silah olarak kullanmaktadır. Tarafsız bir hükümet maskesi altında, seküler normdan her türlü sapma aktif bir şekilde cezalandırılmaktadır. Dinî sembol taşımayan seküler bir kamu görevlisi de aslında belirli bir dünya görüşünü temsil etmektedir: Dinin kamusal alandan çekilip özel alana hapsedilmesi gerektiği inancını. Bu nedenle seküler kıyafet kuralları da tarafsız ve nesnel değildir; kendi dünya görüşlerine bağlıdır.

Bu tür yasakların sözde kadın haklarına ve özgürleşmeye katkı sağladığı sıkça iddia edilmektedir. Gerçek ise bunun tamamen aksidir. Müslüman kadın için İslam; düşünsel bir inanç, kimliğinin, onurunun ve özgürlüğünün kaynağıdır. Baskı dinden değil, onu dinî yükümlülüğü ile mesleği arasında seçim yapmaya zorlayan seküler düzenden kaynaklanmaktadır.

Başlangıçta Müslüman kadınlar bu şekilde polis teşkilatından dışlanmıştır; şimdi ise aynı şeyin toplum kolluk görevlileri için gerçekleşmesi riski gündemdedir. Müslüman kadınları baskıdan koruduğunu iddia eden, fakat aynı zamanda onları marjinalleştiren, dışlayan ve kısıtlayan bir hükümet, aslında asıl sorunun ta kendisidir.

Bu nedenle toplum kolluk görevlilerinin başörtüsü takmasını yasaklama girişimi, tarafsızlık adına verilen ilkeli bir mücadele değildir. Aksine bu, Müslüman kadınların dini görünürlüğünün adım adım sınırlandırıldığı ve bu ayrımcı kısıtlamanın “koruma”, “özgürlük” ve “ilerleme” adı altında sunulduğu daha geniş bir sürecin parçasıdır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER