Salı, 08 Muharrem 1448 | 2026/06/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ile tüm cephelerdeki savaşı sona erdirmeyi hedefleyen bir mutabakat zaptının nihai taslağı üzerinde bir anlaşmaya varıldığını duyurdu; ayrıca Bakanlık, önümüzdeki Cuma günü İsviçre'nin başkenti Cenevre'de atılacak resmi imzalar öncesinde, geçici anlaşmanın detaylarını paylaşmak üzere İranlı yetkililerin bölge ve komşu ülkelere yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleştireceğini açıkladı. (El Cezire)

Yorum:

Ümmetin en hayırlı bir buçuk milyondan fazla evladı, çağdaş tarihin tanık olduğu en korkunç ve en iğrenç kuşatması olan Gazze Şeridi’nde kuşatma altındadırlar. Günlük ölüm, açlık ve yıkım makinesi hâlâ can almaya devam ettiği gibi, kuşatma, suikastlar, yerinden edilenlerin çadırları ve en temel sağlık koşullarının yokluğu da, oradaki kahraman ve adam gibi adam olan bir halkı hâlâ ezip geçmeye devam etmektedir.

Gazze bugün terk edilmiş olup onun bir ağlayanı yoktur; zira ne Gazze’nin ne de halkının uluslararası sistemin terazisinde bir değeri yoktur; aksine onların, yaptıkları şeylere cesaret ettiklerinden ve dünyaya, sadece Yahudi varlığının gerçekliğini değil, aynı zamanda tüm fikirleri, sloganları, örgütleri, kurumları ve devletleri çökmüş olan Batı’nın gerçekliğini de ortaya koyduklarından dolayı tüm dünya için bir ibret olmaları istenmektedir.

Evet, Gazze ne bir araştırma mahalli ne de öncelikli bir dosyadır; çünkü İran ve liderleri, İslam’ı kapsamlı bir ideoloji olarak taşımamakta ve ümmeti de bir bütün olarak değerlendirmemektedirler; aksine bakış açıları mezhepsel ve taifeci olup, dikkate aldıkları hususlar ise bölgesel çıkardır. Dolayısıyla Gazze, gerçek öncelikleri arasında yer almamaktadır; her ne kadar sloganlarda adı geçip haberlerde bahsedilse de, gerçekte ise bir kenara itilmiş ve marjinalleştirilmiş durumda olup müzakerelerde ise temel bir madde değildir.

Mesele sadece İran ile sınırlı da değildir; aksine tüm İslam beldelerini kapsamaktadır; belki de araştırmacı ve akademisyen Muhammed Muhtar Şankıţi’nin şu sözleri bu durumu özetliyor: “İran bazen politikasıyla sana zarar verebilir, ancak “İsrail'in” sırf varlığı bile senin varlığını yok eder. İran’ın kolları, şu ya da bu ülkeyi geçici olarak kontrol eden milisler, gruplar ve tugaylardan oluşmaktadır; “İsrail’in” kolları ise, tüm İslam dünyasını ihlal eden ve bir asırdır onun temellerini ve yapısını yıkan büyük ülkelerden oluşmaktadır. Bu yüzden her şeyi kendi boyutuna göre değerlendir ve akıl ve adalet terazisiyle tart.”

Evet, Gazze bu dünya çapında tapılan putun üzerine yürüdü ve onu parçaladı; işte bu yüzden müzakerelerinde ona yer olmadığı gibi, varlığın sahte heybetini kırmaya cüret ettiği için de yaşamın acısını çekmeye devam etmesi istenmektedir.

Gazze’nin ağlayanı yok ama ancak o, Allah’ın himayesi, koruması ve gözetimi altındadır; Allahu Teala onu asla zayi etmeyecek ve terk etmeyecektir. Eğer Müslümanların bir devleti olsaydı, Gazze’yi yalnız bırakmazdı; dahası hiç kimse ona saldırmaya cesaret edemez ve ne Gazze ne de tüm Filistin işgal altında kalmaya devam etmezdi.

Bugün Gazze'nin, İslam Devleti'ne ihtiyacı vardır; bizler ise Hicretin yıldönümünü ve Hicri takvimin başlangıcını yaşıyoruz; bu yıldönümü ise, ilk İslam Devleti'nin kurulmasını temsil etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Demokrasi: Tek Bir Adamın Sahip Olduğu Servet, Bin Milyarderin Servetine Eşittir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Demokrasi: Tek Bir Adamın Sahip Olduğu Servet, Bin Milyarderin Servetine Eşittir!

Haber:

“SpaceX hisseleri, Nasdaq Borsası'ndaki ilk işlem gününde %19 oranında yükseldi... Bu da Elon Musk'ın dünyanın ilk trilyoneri olmasını sağladı.” (Reuters, 12 Haziran 2026).

Yorum:

SpaceX’in olağanüstü değerlenmesi sayesinde güçlenen Musk’ın serveti, sadece özel bir şirketin başarısını temsil etmemekte; aynı zamanda kapitalist demokrasi içindeki çelişkileri de ortaya koymaktadır: Zira bazılarına göre demokrasi siyasi eşitlik vaat ederken, kapitalizm kendi mantığına bırakıldığında, muazzam bir şekilde ekonomik güce yoğunlaştırmaktadır. Şimdi insanlık tarihinde ilk kez, zenginler ile yoksullar arasındaki (gelir) eşitsizliği, 1 trilyon Dolara ulaşmıştır. Bir milyon, hatta bir milyar Dolar bile değil, tam tamına bin milyar Dolar! Musk'ın serveti şu anda, doğduğu Güney Afrika ülkesinin gayri safi yurtiçi hasılasının iki katından fazladır!

Musk, şirketler kurmak yoluyla bu servet düzeyine ulaşmıştır. Tesla, elektrikli araçlara geçişi hızlandırmaya katkıda bulunmuş olsa da, Çin devlet sanayilerinin bu alana katkısı çok daha büyük olmuştur. SpaceX, uzay araçlarını fırlatma ekonomilerinde niteliksel bir dönüşüm yaratmış ve Starlink’i inşa ederek onu, temel bir uzay iletişim ağı haline getirmiştir. Sorun, kapitalist sistemin, işçilerin, tüketicilerin, kamu altyapısının, devlet sözleşmelerinin, bilimsel araştırmaların ve yatırımcı spekülasyonlarının ürettiği değerin büyük bir kısmının tek bir kişinin elinde birikmesine izin vermesinde yatmaktadır

Bu bir tesadüf kabilinden değildir, aksine kapitalist sistemin özelliklerinden biridir. Zira kapitalizm, mülkiyeti ödüllendirmektedir. Çünkü hisselere, platformlara, patentlere, verilere, arazilere ve altyapıya sahip olanlar, servetlerinin, ücretlerin yetişemeyeceği bir hızla katlandığını görebilmektedirler. Mülk sahibi, sermaye kazançları, oy gücü, nüfuz ve yetki elde etmektedir. Sermaye ne kadar birikirse, onun kendini koruma ve katlama gücü de bir o kadar artmaktadır. Ama bir işçi, zenginlerin sofrasından arta kalan kırıntılar misali öylesine düşük bir maaş almaktadır ki, 2020 yılından bu yana iki tam zamanlı işte çalışan Amerikalıların sayısı iki katına çıkmıştır.

Bu nedenle Musk’ın 1 trilyon Dolara ulaşan muazzam servetinin, yeniden daha temel bir soruyu gündeme getirmesi gerekir: Demokratik ülkelerde demokrasiden kastedilen nedir? Bazıları için demokrasi, partilerin rekabet ettiği, insanların oy kullandığı ve hükümetlerin değiştiği bir seçim sisteminden ibaret olup bu da yeterli kabul edilmektedir. Ancak başkaları için demokrasi, sadece seçimlerden ibaret olmayıp; fırsat eşitliği, aktif vatandaşlık ile muazzam toplumsal ve ekonomik nüfuza sahip olanların hegemonyasından kurtulmak anlamına gelmektedir. Bu tasavvura göre Batılı ülkelerdeki rekabet halindeki güçler demokrasiyi, sadece ailelerini doyurma ve tıbbi masraflarını karşılayabilme gücüne sahip olmayan insanların büyük çoğunluğu için ulaşılmaz bir hayal haline getirmiştir.

Yoksul bir insanla bir milyarder aynı oy hakkına sahip olabilir ancak her ikisi de aynı siyasi güce sahip değildir. Zira milyarderler adaylara finansman sağlayabilir, medyadaki söylemi yönlendirebilir, baskı ağlarını finanse edebilir, kamuoyundaki tartışmaları etkileyebilir, araştırma merkezlerini destekleyebilir, yatırımlarını başka yerlere kaydırmakla tehdit edebilir ve bazen de Musk'ın durumunda olduğu gibi özel sektöre ait platformlar aracılığıyla milyonlarca kişiyle doğrudan iletişim kurabilir. Daha az varlıklı olan insan, şekli olarak eşitlikten yararlanıyor olsa da, ancak bunun pratikteki etkisi sınırlıdır. Yasa, her ikisi arasında eşitlik öngörürken, ekonomik ve siyasi gerçeklik buna aykırıdır.

Kapitalizmin savunucuları, yatırım, inşaat, rekabet, tüketim ve kâr özgürlüğü gibi özgürlükten bahsetmektedirler. Ancak sermayenin mutlak hakimiyeti, başkalarının özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Zenginler konut, istihdam, medya, dijital platformlar, siyasi bağışlar ve karar alıcılara erişim üzerinde hakimiyet kurduklarında, sıradan insanlar yasal olarak özgür kalırlar ancak maddi açıdan kısıtlıdırlar. Onlar için oy kullanma özgürlüğü var ama politika yapma konusunda eşit özgürlükleri yoktur. Onlar (sıradan insanlar) için İfade özgürlüğü var ama seslerini duyurma konusunda aynı hakka sahip değillerdir; çalışma özgürlüğü var ama çoğu zaman bağımlılıktan kurtulamıyorlar. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde; büyük siyasi eylem komiteleri, şüpheli paralara ve nüfuzları sıradan seçmenlerin nüfuzunu kat be kat aşan büyük bağışçılara hakimdirler. Demokrasi, seçim rekabetinin görünümünü koruyabilirken, giderek daha fazla küçük bir finans grubuna bağımlı hale gelmektedir.

Hükümetler, toplumun çöküşünü önlemek için kısmi çözümlere başvurmaktadır; böylece tekelleşmeleri parçalamakta, birleşme süreçlerine engellemekte, seçim kampanyalarının finansmanını düzenlemekte, belirli kazançlara vergiler uygulamakta veya siyasi programları soruşturmaktadır. Ama bu önlemler, sorunun köklü nedenini değil, sadece semptomları tedavi etmektedir. Tek bir tekelleşmenin parçalanması, tek başına sermayenin başka bir yere yeniden yoğunlaşmasını engellemez; ayrıca tek bir vergi açığının kapatılması da, servetin başka bir yoldan siyasi nüfuz satın almasını engellemez.

İslam, ticareti veya özel mülkiyeti yasaklamaz; ancak servetle, mutlak özel egemenlik olarak muamele edilmez, aksine o, bir emanettir; zira Kur'an-ı Kerim şöyle buyurmuştur: وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِ “Size harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” [Hadid 7]

Bu, mülkiyetin, bireye servet üzerinde mutlak ahlaki yetki vermesi fikrine meydan okumaktadır. Servet, özel mülkiyet olabilir ancak ahlaki açıdan toplumdan ayrı değildir. Kapitalizmin, servet oluşturma gücünden dolayı en ideal sistem olduğu iddia edilmektedir; ancak diğer sistemler de bunu başarabilmektedir. Nitekim en hızlı bir şekilde büyüyen bir ekonomi olan Çin de devlet tarafından yönlendirilen bir ekonomidir. Hilafet sistemi ise, yüzyıllar boyunca refah ve sağlık dolu altın bir çağ yaratmıştır.

Buna ek olarak insanlığın ekonomik sorununa yönelik gerçek İslami anlayış, toplam serveti artırmakta değil, gerçek serveti tüm insanlara ulaştırmakta yatmaktadır. Zira Kur'an-ı Kerim, servetin sadece zenginler arasında dolaşmaması gerektiğini belirtmektedir: كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet(ve güç)hâline gelmesin diye(Allah böyle hükmetmiştir)” [Haşr 7]

İslam’daki hayat sistemi, Hilafetin liderliği altında bu hususu, temel bir vacip olarak vurgulamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

SAYI 604 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Şehirlerin Cehennemi: Kapitalist Sistem, Nüfusun Yoğun Olduğu İslam Şehirlerini Ateşe Veriyor

1 Haziran 2026 Pazartesi gecesi medya kuruluşları, Endonezya’nın başkenti Cakarta’nın merkezindeki Kemayoran bölgesine bağlı Kebon Kosong’da, nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanında büyük bir yangın çıktığını bildirdi. Cakarta Afet Yönetim Ajansı’nın resmî verilerine ve sahadaki incelemelere göre yaklaşık 354 aile, yani yaklaşık 620 kişi evsiz kaldı. Ayrıca okul çağındaki yaklaşık 160 çocuk da doğrudan bu felaketten etkilendi.

Yoksul mahallelerden biri olarak bilinen bu semt; ahşap, kontrplak ve oluklu sac levhalardan yapılmış yaklaşık 250 ila 304 yarı-kalıcı konuttan oluşmaktadır. Kentte yaşayan bu yüzlerce yoksulun hiçbir toprak mülkiyeti belgesi (arazi tapusu) yoktur, sadece yerel meclise kayıtlı idari kimlik belgeleri (ulusal kimlik kartları ve aile cüzdanları) bulunmaktadır. Dolayısıyla yüzlerce insanın bir gecede ansızın evsiz kaldığını söylemek abartı olmaz. Onlar, hiçbir yasal mülkiyet hakkı olmaksızın, onlarca yıldır Kemayoran Afet Yönetim Otoritesi tarafından yönetilen devlet arazileri üzerinde gayriresmi sakinler olarak yaşamaktaydılar.

Refah umuduyla bu insanların birçoğu, aileleri ve çocuklarıyla birlikte başkente göç etmiş; fakat sonunda kendilerini, yangın tehlikesiyle kuşatılmış gecekondu mahallelerinde yaşayan yoksul ve kayıt dışı işçiler olarak bir şehir cehenneminin içinde bulmuşlardır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise onlar, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal şehirleşme politikalarının kurbanlarıdır. Şehirleri oligarşik elitlerin hizmetinde birer şirkete dönüştüren ve daha sonra bunları ekonomik büyümenin motoru olarak gören “küresel şehir” anlayışının mağdurlarıdırlar. Nüfusu 11 milyona ulaşan Cakarta, milyonlarca iç göçmeni bünyesinde toplayan ve kaynakları tükenme noktasına gelen bir şehir hâline gelmiştir. Ofisler, alışveriş merkezleri, lüks konutlar ve sanayi tesisleri için kullanılan şehir arazilerinin daralması, arazi fiyatlarının fahiş düzeylere çıkmasına yol açmış; bunun sonucunda da gençlerin ev sahibi olamadığı “evsiz milenyum kuşağı” olgusu ortaya çıkmıştır.

Bu yangın, başarısız bir ekonomik sistemin ve Kur’an’ın rehberliği yerine sermayeyi ve faizi önceleyen bir şehirleşme stratejisinin ortaya çıkardığı yapısal bir felakettir. Sorunu daha da derinleştiren unsurlar ise plansız mekânsal düzenleme, kırsal ve kentsel bölgeler arasındaki dengesiz kalkınma ve hızla büyüyen şehirleşmedir. İslam beldelerindeki şehirler, neoliberal kalkınma modellerini ve laik kapitalist sistemleri benimsemeye devam ettikleri sürece, Cakarta’daki milyonlarca insan -ve onların arasında bulunan çok sayıdaki çocuk- bu şehir cehenneminde yaşamaya mahkûm kalacaktır. Onlar, bir taraftan kırsal yoksulluğun, diğer taraftan ise şehir planlamasında Allah’ın hükümlerinin göz ardı edilmesinden kaynaklanan kentsel ekonomik sömürünün çifte mağdurlarıdır. Endonezya halkını ve ümmetin diğer halklarını bu acıklı durumdan ancak Nübüvvet metodu üzere Hilafet kurtarabilir. Yani tebaasının işlerini gözeten bir devlet kurtarabilir. Hilafet, İslami şeriatın hükümlerini eksiksiz bir şekilde uygulayacaktır. Yöneticisi Halife de halkına insanca bir yaşam seviyesi sağlama ve onları her türlü zarar ve sömürüden koruma sorumluluğunun bilincinde olacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” [Maide 50]

Devamını oku...

Güvenliği Sağlama ve İnsanları Koruma Sorumluluğunu Devletten Alıp Bölgecilik Temelinde Halka Yüklemek, Saptırıcı Bir Çağrıdır ve Şeriata Muhalefettir

Son iki gün içerisinde medya organlarında ve sosyal medya platformlarında bazı gazeteci, aktivist ve benzerlerinin kaleme aldığı yazılarla karşılaştık. Bu yazılarda, Büyük Kordofan’ın geniş bölgelerini kontrolü altında tutan ve Kuzey Kordofan Eyaleti’nin başkenti olan el-Ubeyd’i insansız hava araçlarıyla sürekli tehdit ederek silahsız sivilleri öldüren, altyapıyı ve hizmetleri tahrip eden Hızlı Destek Kuvvetleri’nden (RSF) Kordofan’ı kurtarmak için Kordofan halkının canlarını ve mallarını ortaya koymaları istenmektedir.

Bu makalelerin birinde yazarlardan biri şöyle demektedir: İşgal günlerinde El Cezire’nin öfkelendiği gibi Kordofan ne zaman öfkelenecek? Ne zaman yüklerini dışarı atacak ve evlatları mallarını feda etmeyi göze alacak? Kordofan’ın evlatları nerede? Onlar sayıca ve malca daha fazlalar, ellerinde silah tutup milislere karşı göğüs göğüse çarpışacak milyonlarca gençleri var.” Bir başka yazar ise şöyle demektedir: Kordofanlılar onur sınavını geçebilecekler mi, yoksa onurlarını bir çöplüğün üzerindeki cesede mi çevirecekler ve durumları -Allah korusun- deyyusluğa mı benzeyecek?”

Soru şudur: Neden bu yazarlar, Kordofan’ı Hızlı Destek Kuvvetleri’nden kurtarma sorumluluğunu Kordofan halkına yüklüyorlar da; insanların canlarını ve namuslarını koruma görevini yerine getirmeyen devleti görmezden geliyorlar?! Oysa devlet bunu yapabilecek güce sahiptir; elindeki insan gücü, askerî teçhizat ve silahlar, durumu yeniden düzeltmeye fazlasıyla yeterlidir.

Devleti görevini yapmaktan alıkoyan şey, bu absürt ve lanet olası savaşı yöneten ve bunun arkasında Darfur’u Sudan’ın gövdesinden koparmak isteyen taraftır; yani Sudan’ı parçalamaya çalışan Amerika’dır. Ne yazık ki insanların çoğu, basiret ve görüş sahibi herkes için apaçık hale gelen bu gerçeği bilmektedir. Buna rağmen birçok kişi halkı yanıltmakta, hatta bazıları bölgecilik ve nefret dolu bir anlayış temelinde halkın, güvenliği sağlama, kendisini ve namusunu koruma konusunda devletin sorumluluğunu üstlenmesini istemektedir.

Oysa bütün dünyada apaçık bilinen bir gerçek vardır ki güvenliğin ve istikrarın sağlanması yalnızca devletin görevidir. Bu görev, bölgesel veya etnik milisler aracılığıyla değil, düzenli ordular eliyle yerine getirilir. Bu ırkçı, kiralık ve nefret uyandıran çağrılar ise Amerika’nın Sudan’ı parçalama projesine hizmet etmektedir. Amaç, Libya senaryosunda olduğu gibi Darfur bölgesini koparmak; aralarında sürekli çatışmaların yaşandığı bir saha hâline getirilen Kordofan’da iki ayrı yönetim oluşturmaktır.

İslam ise güvenliği sağlamayı ve insanlara insanca bir hayat sunmayı devletin sorumluluğu kılmıştır. Çünkü devlet, insanların işlerini gözetmekle yükümlüdür. Güvenliği, sağlık hizmetlerini ve bütün temel ihtiyaçları sağlamak, devletin bir lütfu değil, şeri bir görevidir. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

فَالْإِمَامُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Bu gözetim sorumluluğunun bir gereği de bütün insanlar için güvenliği, huzuru ve insanca yaşam şartlarını temin etmektir.

مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا“Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.”

Sadık ve samimi çağrı, hakkı söyleyen ve alemlerin Rabbinin rızası için çalışan çağrıdır. Bu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti çatısı altında İslam şeriatının uygulanmasıyla mümkündür. Çünkü Hilafet, Çünkü ülkemizin birliğini bozmaya çalışan Amerika’nın elini kesecek; canlarımızı koruyacak, namuslarımızı muhafaza edecek ve Rahmân’ın rızası doğrultusunda güvenlik ve huzuru sağlayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Amerika Siyasi Kaosun Yeni Bir Aşamasına Mı Giriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika Siyasi Kaosun Yeni Bir Aşamasına Mı Giriyor?

 

Amerika’da hükümetler askerî darbelerle devrilmediği gibi savaşlar da sokaklardaki tanklarla sonuçlandırılmaz; aksine güç dengeleri, görünüşte sakin ama siyasi açıdan gürültülü kongre koridorlarında çizilir. Gözler genellikle Beyaz Saray ve orada oturanlara çevrilirken, senatonun Amerikan karar alma sürecinde en etkili kurumlardan birini temsil ettiği en önemli bir gerçek olarak kalmaya devam etmektedir; çünkü senato, başkanların projelerini hayata geçirmeye ya da onları engelleyip siyasi olarak rafa kaldırmaya muktedirdir.

Bu nedenle Cumhuriyetçilerin senatodaki çoğunluğu kaybetmesi -eğer gerçekleşirse- sadece koltukların renginin mavi-kırmızı arasında değişmesi anlamına gelmemektedir; aksine yankıları, Washington’daki iktidar koridorlarından Avrupa başkentlerine, Ukrayna cephelerinden Güney Çin Denizi’ne ve aynı anda hem karmaşık hem de alev alev yanan Orta Doğu dosyalarına kadar uzanan siyasi bir depremi temsil edebilir.

Peki demokratlar çoğunluğu ele geçirirse ne olacak? Amerika’nın kendi çehresini değiştirebilme boyutu nedir? Acaba yeni bir siyasi istikrar aşamasına mı girecek, yoksa kurumlar açık bir çatışma içinde boğularak, önümüzdeki yılları her zamankinden çok daha çalkantılı bir hale mi getirecek?

ABD iç politikasının, küresel ekonomi ve uluslararası güvenliğin kaderiyle iç içe geçtiği bir dünyada, senatodaki güç dengesindeki herhangi bir değişim, Amerika’nın geleceği ve uluslararası sistemdeki liderlik rolü üzerindeki çatışmanın yeni bir bölümünün başlangıcı olabilir.

Senatonun iktidar dengesindeki önemi

ABD’de siyasi nüfuz, sadece Beyaz Saray’da kimin oturduğuyla belirlenmez; aksine kongreyi ve özellikle de dünyanın en güçlü siyasi kurumlarından biri sayılan senatoyu kimin kontrol ettiğiyle de belirlenir. Bu nedenle Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kaybetmesi ve çoğunluğun Demokratlara geçmesi, sadece sayısal bir değişiklik olmayacak, aksine önümüzdeki yıllarda ABD'nin iç ve dış politikasının özelliklerini yeniden çizebilecek siyasi bir dönüşüm olacaktır.

Senato, bakanların, yargıçların ve büyükelçilerin atanmasını onaylanmasını ve uluslararası anlaşmaların kabul edilmesini kapsayan istisnai yetkilere sahip olmasının yanı sıra yasama ve yürütme organını denetleme konusunda merkezi bir role de sahiptir. Bu nedenle çoğunluğu kaybetmek, pratikte devletin gündemini tam olarak kontrol etme gücünü de kaybetmek anlamına gelmektedir.

Çoğunluğun demokratların elinde olması halinde, özellikle Başkan Trump'ın varlığının gölgesinde Washington'ın daha şiddetli siyasi bir çatışmaya tanık olması muhtemeldir. O zaman senato, Cumhuriyetçi yönetimin gelecekteki birçok projesini engelleyebilecek siyasi bir duvara dönüşebilir.

Kurumsal felçlik olasılıkları

En olası senaryolardan biri, Amerika'nın kurumsal bir felçlik aşamasına girmesidir. Çünkü demokratlar, cumhuriyetçi yönetimin atamalarını engelleme veya geciktirme ve vergi, göç, enerji, güvenlik ve diğer hayati dosyalarla ilgili yasa tasarılarını engelleme gücüne sahip olacaklardır.

Bu durumda kongre içindeki siyasi savaş, özellikle federal bütçe veya borç tavanı gibi uzun süredir Amerikan siyasi sistemi içinde gerilim kaynağı oluşturan dosyalarla bağlantılı bir hale gelirse, finans piyasalarına ve yatırımcıların güvenine de yansıyabilecek açık bir çatışmaya dönüşebilir.

Uzun vadeli yargı savaşı

Yargı dosyası, köklü dönüşümlere tanık olabilir; zira her iki parti de Amerikan yargısının uzun vadeli stratejik bir savaş alanını temsil ettiğini idrak etmektedir. Zira eğer demokratlar senatoyu kontrol ederlerse, yargı atamaları süreci üzerinde geniş bir etkiye sahip olacaklardır.

Bu da yeni muhafazakâr yargıçların atanmasının sınırlandırılması ya da liberal eğilimlere daha yakın figürlerin öne çıkarılması anlamına gelebilir; bu ise gelecek on yıllar boyunca kürtaj, göç, çevre ve sivil özgürlüklerle ilgili kararların doğasını etkileyebilir.

Bunun olumlu mu yoksa olumsuz bir gelişme olup olmadığı ise, sahneye hangi siyasi açıdan bakıldığına bağlıdır. Demokratların destekçileri bunu, sağlık hizmetleri programlarını güçlendirmek, altyapı ve temiz enerjiye yatırım yapmak ve göç ile toplumsal haklar dosyalarındaki muhafazakâr politikaların sertliğini hafifletmek için bir fırsat olarak görmektedir.

Buna karşılık Cumhuriyetçiler böyle bir dönüşümün, devlet harcamalarının artmasına, vergilerin yükselmesine ve devletin ekonomideki rolünün genişlemesine yol açabileceğini, bunun da ekonomik büyüme ve geleneksel muhafazakâr değerler için bir tehdit oluşturabileceğini düşünmektedir.

Bu nedenle bu dönüşümü iyi ya da kötü olarak nitelendirmek, mutlak bir gerçek olmaktan daha çok ideolojik ve siyasi bir mesele olarak kalacaktır.

Dış politika üzerindeki olası yansımalar

Dış politika, özellikle Trump yönetiminin bazı büyük uluslararası dosyaları sonuçlandırmaya veya yeniden şekillendirmeye çalışacak olmasından dolayı senatonun yapısındaki herhangi bir değişiklikten en çok etkilenecek alan olabilir:

Ukrayna ve Rusya: Demokratların, Rusya’ya karşı Ukrayna’ya yönelik askerî ve mali desteğin sürdürülmesini savunması muhtemelken, Cumhuriyetçi Parti içinde bu desteğin azaltılmasına ve artan iç sorunlara odaklanılmasına çağrıda bulunan bir akım öne çıkmaktadır.

Çin: Çin'in nüfuzuna karşı koyulması gerektiğine dair ABD'de geniş bir fikir birliği bulunmasına rağmen, demokratlar uluslararası ittifakları ve ekonomik ve diplomatik baskı araçlarını kullanma eğilimindeyken, birçok cumhuriyetçi ise Pekin'le ticari ve stratejik çatışmada daha çok doğrudan bir yaklaşımı tercih etmektedir.

Orta Doğu: İnsan hakları dosyaları ve geleneksel diplomasi, başlıca baskı araçları olarak yeniden gündeme gelebilir; ayrıca bölgesel çatışmalarda askerî güç araçlarına aşırı bağımlılık yerine siyasi çözümlere daha fazla odaklanılması da artabilir.

NATO ve Avrupa: Demokrat çoğunluğun, Avrupalı müttefiklerle iş birliğini ve uluslararası kurumlara desteği güçlendirmesi muhtemelken, bazı cumhuriyetçiler ise ittifak içindeki ABD’nin yükünü azaltmaya ve Avrupa ülkelerini güvenlik ve savunma alanlarında daha fazla sorumluluk üstlenmeye teşvik etmeyi tercih etmektedir.

Seçim sahnesine dair bir okuma

Mevcut siyasi verilere göre, demokratların gelecek seçimlerde seçim kazanımlarını elde etme fırsatları, cumhuriyetçilere kıyasla nispeten daha yüksek görünmektedir. Bu da Trump'ı, siyasi vizyonuna hizmet edecek ve partisinin senatodaki etkisini koruma fırsatlarını güçlendirecek şekilde bir dizi iç ve dış dosyalara hızla çözüm bulma girişiminde bulunmaya itebilir.

Ancak bizzat bu hamleler, iç siyasi bölünmenin derinleşmesine ve Amerika'nın yıllardır yaşadığı kutuplaşmanın daha da artmasına katkıda bulunabilir.

Senatodaki çoğunluğun el değiştirmesi Amerikan siyasi hayatında sıradan bir olay olmayacağı, aksine Washington içindeki güç dengelerinin yeniden çizileceği ve Ukrayna ile Çin’den, Orta Doğu ve küresel ekonomiye kadar uzanan dosyaları etkileyebilecek bir dönüşüm olacağı kesindir.

Bugün dünya hızla değişmekte olup birçok göstergeler, uluslararası sistemin tarihi bir yeniden şekillenme aşamasına geçtiğine işaret etmektedir. Amerika içindeki siyasi gelişmeler, bir aşamanın sonu ve başka bir aşamanın başlangıcına dair işaretler taşımasından dolayı büyük dönüşümlerin bir parçası olabilir.

Ey dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar! Bizler, İslami ideolojimizin, bize vaat edilen Raşidi Hilafet Devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkmasını sağlamak için altın bir fırsatın eşiğindeyiz; o halde kollarınızı sıvayın ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlara yardım edenlerden olunuz ki böylece temel davalarımızdan, özellikle de ümmeti ve dünyayı kapitalizmin zulmünden kurtaracak Allah’ın şeriatıyla hükmedecek piramidin başı Halife’den vazgeçtiğimizde kaybettiğimiz izzetimizi, gücümüzü ve heybetimizi geri kazanabilelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِن تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَن يُصِيبَهُم بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” [Maide 49]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Lübnan’dan Çekilmesinin, Özellikle Lübnan Yöneticileriyle Yapılan Müzakereler Aracılığıyla Olduğunun Hakikati

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Lübnan’dan Çekilmesinin, Özellikle Lübnan Yöneticileriyle Yapılan Müzakereler Aracılığıyla Olduğunun Hakikati

 

Haber:

ABD-İran müzakereleri ve Lübnan’ın bu müzakerelerin bir parçası haline getirilmesi.

Yorum:

Son siyasi gelişmeler ve Lübnan da dahil olmak üzere bölgedeki dosyaları ele alan ABD-İran müzakereleri hakkında dolaşanlar, ABD’nin çatışmayı, Lübnan halkının ya da İslam ümmetinin çıkarlarına değil de öncelikle kendi stratejik çıkarlarına, ardından da beslemesi Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönetmeye çalıştığına işaret etmektedir.

Amerika, Yahudi varlığının Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırılarının başlangıcından bu yana, işgali ve Batı hegemonyasını reddeden direnişin tüm tezahürlerini ortadan kaldırmak umuduyla Yahudi varlığının askerî ve siyasî hedeflerine ulaşmasını sağlamaya çalışmıştır. Ancak sahadaki olayların gidişatı Washington ve Tel Aviv’in istediği gibi ilerlememiştir; zira gerçeklikler, Yahudi varlığının iradesini zorla dayatma gücünün mutlak olmadığını ve çatışmanın sürmesinin, bölgedeki ABD hesaplarını altüst etmekle tehdit ettiğini ortaya koymuştur.

Bu nedenle Washington, çıkarlarını koruyacak ve siyasi projesine zarar verecek şekilde durumların kontrolden çıkmasını engelleyecek alternatif bir yol aramaya başlamıştır. Nitekim bunun üzerine işgal güçlerinin herhangi bir geri çekilmesinin veya gelecekteki herhangi bir güvenlik düzenlemesinin, saha şartlarının dayatılması ya da işgal ve saldırıyı temsil eden temel sorunun çözülmesi aracılığıyla değil, Lübnan yöneticilerinin öncülük ettiği müzakerelerle ilişkilendirilmesi yönünde adımlar atmıştır.

Amerika, her zamanki gibi sopa ve havuç politikasını kullandığı gibi Amerika, İran’daki Devrim Muhafızları’nın saldırılarını müzakerelerin istenilen yönde ilerlemesi için bir baskı kartı olarak kullanmış ve İran, Lübnan ve Yahudi varlığı arasındaki rotaların birleştirilmesi olarak adlandırılan şeyi kabul etmiştir.

Amerika, Yahudi varlığının sadece askeri güçle istediği istikrarı gerçekleştirmesinin mümkün olmadığının farkındadır; bu nedenle onu askeri çatışma aşamasından, bölgedeki varlığını kademeli olarak pekiştirmeye, onunla olan ilişkileri resmileştirmeye ve çeşitli şekillerde tanıma ve normalleşme süreçlerinin önünü açmaya yol açan siyasi düzenlemeler aşamasına taşımaya çalışmaktadır.

Bu nedenle ABD’nin müzakereleri Lübnan’ın yöneticileriyle sınırlandırma konusundaki ısrarını, otoritenin açık bir tutumu olarak görüyoruz; sanki Lübnan devleti kendi adına ve kendi çıkarları için müzakere ediyormuş gibi gösterilirken, aynı zamanda Devrim Muhafızları’nın saldırıları bir baskı kartı olarak istismar edilmekte ve bizzat Trump Netanyahu’ya bu gerçekliği dayatmaktadır.

Gerçek şu ki, bu müzakerelerin genel siyasi çerçevesini çizen, sınırlarını ve yönelimlerini başta kendi çıkarları ve nihayetinde gaspçı varlığın çıkarlarıyla uyumlu olacak şekilde belirleyen bizzat Washington'dur.

Sonra şuna da dikkat çekmek önemlidir; ümmet her eylemi izlemekte ve evlatlarının yaptığı şeyleri hafızasına kazımaktadır; ancak ümmet, her seferinde bu eylemlerin sonuçlarının düşmanlarına hizmet ettiğini de görmektedir; bu nedenle bugün Amerika’ya ve Yahudilere karşı direnenler, kendilerinden önceki yöneticilerin ve örgütlerin müzakere masalarında izlediği yolu tekrar etmemelidirler.

Temel sorun, müzakerelerin şeklinde ya da ayrıntılarında değildir; aksine Amerikan nüfuzuna teslim olmaya ve Yahudi varlığının varlığını bir emri vaki olarak kabullenmeye dayanan bu sürecin kendisindedir. Çünkü ümmetin Amerika ile yaşadığı tüm deneyimler, Amerika’nın tarafsız bir arabulucu olmadığını, aksine bu varlığın bir numaralı gözeticisi ve onun siyasi, askeri ve ekonomik destekçisi olduğunu ve onun suçlarının ve saldırganlığının doğrudan ortağı olduğunu kanıtlamıştır.

Amerika’nın, işgal, saldırı ve tehditlerin devam ettiği bir zamanda ümmeti Batı hegemonyasına boyun eğer bir şekilde tutmak amacıyla güvenlik ve istikrar bahanesiyle ümmeti her türlü güç tezahürlerinden mahrum bırakmaya çalışması hiç durmamış ve durmayacaktır da.

İslam ümmeti, insani ve maddi imkânların eksikliğini acısını çekmemektedir; zira bakın işte Gazze, en devasa askeri güçlerden birinin karşısında dimdik durmuştur; işte bakın Lübnan'daki direniş, Yahudi varlığının ilerleyişini engellemektedir; işte bakın Devrim Muhafızları, Amerika ve Yahudilere karşı durmaktadır; ancak bunlar, enerjilerini birleştirip onları kapsayıcı bir kalkınma projesine doğru yönlendirecek muhlis siyasi bir liderliğin yokluğunun acısını çekmektedir.

Bu nedenle gerçek çözüm, ABD’nin girişimlerine bağımlı kalmakla ya da uzlaşma ve normalleşme projelerine katılmakla olmaz; aksine Müslümanları birleştirecek ve işgal ve sömürgeciliğe karşı mücadelede onların güçlerini kullanacak ideolojik siyasi bir varlıkla olur.

Toprakları kurtarmanın, mukaddesatları korumanın ve Müslümanları himaye etmenin yolu, teslimiyet şartları üzerinde müzakere etmekten geçmez; aksine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaktan geçer; zira Müslüman ülkeleri, ordularını ve servetlerini birleştirecek, ümmetin milletler arasındaki konumunu yeniden kazandıracak ve İslam’ın hidayet ve adalet risaletini dünyaya taşıyacak olan bu devlettir.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيباً
Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir – Lübnan

Devamını oku...

İngiltere'deki Durum, Hiçbir Kınayıcının Kınamasından Korkmadan İslam Davetini Taşımak Amacıyla Müslümanlar İçin Elverişlidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere'deki Durum, Hiçbir Kınayıcının Kınamasından Korkmadan İslam Davetini Taşımak Amacıyla Müslümanlar İçin Elverişlidir

 

Haber:

Güvenlik kameraları aracılığıyla, yüzü maskeli bir serserinin bir imamın ailesinin evine korkunç bir saldırı düzenleyerek yangın çıkardığı tespit edildi. Şok edici görüntülerde, kişinin evin önünde ateş yaktığı, ardından ön camı kırdığı ve bir itici madde kullanarak alevleri içeri fırlattığı görülmektedir. Saldırganın, siyah bir kask ve eşofman giydiği ve İngiltere’nin Bolton kentindeki Sharples banliyösündeki olay yerinden kaçtığı görülmektedir. (Daily Mail)

Yorum:

Bu, münferit bir olay değildir; aksine sağcı ırkçılığın yükselişini temsil ettiği giderek artan bir eğiliminin parçasıdır ve bu, İngiliz hükümetinin gözleri önünde gerçekleşmektedir. Bu hükümetin Müslümanlara yönelik saldırılara izin verdiği şeyleri görmek acı vericidir; bu durum üzücü ama şaşırtıcı değildir. Zira Hint alt kıtasını yönettiği dönemde neden olduğu kıtlıklar ve bu kıtlık nedeniyle 35 milyon insanın açlıktan hayatını kaybetmesi de dahil olmak üzere İngiltere’nin sömürgelerdeki tarihlerine bakmak yeterlidir; dolayısıyla İngiltere, sanki vahşeti çok eskilerde kalmış ve değişmiş gibi tarihini saptırmaktadır; ancak gerçekte hiç değişmemiştir.

Peki İngiltere’deki Müslümanların durumu, nasıl bu şekilde sonuçlandı? İngiltere, imparatorluğunun çeşitli bölgelerinde isyanlarla karşı karşıya kalmış ve Almanlardan aldığı ağır darbelerin ardından, Müslümanlardan ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmek için ikiyüzlü gülümsemelere başvurmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda çok sayıda erkeğini kaybettikten ve kadınları bile fabrikalarda çalışmaya yönlendirdikten sonra, eski sömürgelerinden ucuz iş gücüne ihtiyaç duymuş ve bu nedenle Müslüman işçilerin ülkeye göçünü kolaylaştırmıştır.

Ancak bugün, işsizlik oranlarının yükselmesi nedeniyle halkın öfkesinin artmasının gölgesinde, artık eskiden olduğu gibi Müslümanlara ihtiyaç duymamaktadır; zira genel işsizlik oranı %5'e ulaşmış, ancak 16-24 yaş grubunda bu oran %16,2’ye ulaşmıştır; bu rakam ise geçen yılki %14,2 ile karşılaştırıldığında Avrupa’daki en yüksek oranlardan biridir. Ulusal İstatistik Ofisi verileri de dahil olmak üzere birtakım verilerin analizine göre, Kamu Politikaları Araştırma Enstitüsü, 16 ile 21 yaş arasındaki gençlerin, on yıl önceki durumla karşılaştırıldığında başarı şanslarına olan güvenlerinin azaldığını ifade etmiştir. Ayrıca yaşları 16 ile 29 arasında değişen her dört kişiden sadece biri, “herkesin niteliklerine uygun işlere erişmek için adil bir şansa sahip olduğuna” inanmaktadır.

Nitekim Trump, Körfez ülkelerinden on iki trilyon Dolar yağmaladıktan sonra, İngiltere'nin gerçekten de zor bir aşamaya girdiği görünmektedir; zira koşullar değişince doğal olarak politikalar da değişmiş ve İngiliz hükümeti, kendi yetki alanı altında yaşayan Müslümanlara şu mesajı göndermiştir: “Krala çok daha sadık olun; aksi takdirde maskelerin düşüp eldivenlerin çıkmasıyla birlikte zor zamanlarla karşı karşıya kalacaksınız.”

Bizim tepkimize gelince; sıkıntılar her zaman parlamaları amacıyla müminler için bir fırsat olmuştur ve bu, Allah Celle Celaluhu'nun sünnetlerinden biridir; bu yüzden artık komşularımızla, iş ve okul arkadaşlarımızla iletişime geçerek onlara İslam dininin büyüklüğünü anlatmanın zamanı gelmiştir; zira koşullar davet için uygundur. Gayrimüslimlerin çoğu, yönetici kesimin bir parçası değillerdir; aksine onlar, medya ve siyasetin propagandasının kurbanlarıdırlar; zira yalanlara ve dezenformasyona rağmen, onların birçoğu İslam’a sıcak bakmakta; hatta azımsanmayacak sayıda kişi her hafta İslam’ı kabul etmektedir.

Allah Celle Celaluhu, Gazze’deki felaket sayesinde insanlardan birçoğunu uyandırmıştır; zira gayrimüslimlerden adil olanlar, İngiltere’nin yaptıklarından dolayı şok olmuşlar; hatta bazıları bunun sonucunda Batı değerlerini ve Batı sistemini sorgulamaya başlamıştır. O halde ahirette ecir için sesimizi yükseltelim. Zira İslam, Batı halkları için bir tehlike değildir; aksine laiklik, milliyetçilik, liberalizm ve kapitalizmin zararlarından bıkmış olanlar için bir rahmet ve rahatlamadır. Araştırmacılara, bazı Batılı düşünürlerin farkına varmaya başladığı bir hakikati sunalım: Batı medeniyeti başarısız olmuş ve onun en önemli destekçisi olan Amerika Birleşik Devletleri de çöküş halindedir; aksine bunun da ötesinde aklı ikna eden ve kalbe mutmainlik veren hak bir akide olmasının yanı sıra insanlığı hayatın tüm işlerinde doğru yola ileten şerî hükümlerden oluşan bir sistem olarak İslam'ı sunuyoruz. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER