- |
- İlk yorumlayan ol!
- yazı boyutu yazı boyutunu küçült Yazı boyutu büyüt
بسم الله الرحمن الرحيم
Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları
Sekizinci Bölüm
Medine Vesikası: Bir Devlet Nasıl İnşa Edilir?
Medine Vesikasını düşündüğümüzde, sadece siret kitaplarında geçen tarihi bir belgeyle değil, aksine kendini tanıyan, referansını belirleyen ve tebaası ve diğerleriyle olan ilişkisini açık ve net bir şekilde düzenleyen bir devletin bilinçli olarak tesis edildiği bir anla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Medine'de kurulan devlet, geçici bir coşkudan ortaya çıkmadığı gibi siyasi boşluğun sonucu da değildi; aksine belirli kaideler üzerine kurulmuştu, bu yüzden bu yeni varlığın kendini tanımlaması gerekiyordu: Kim yönetecek? Egemenlik kime ait ve referans ne olacak? Toplum içindeki ilişkiler nasıl yönetilecek?
Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldiğinde Medine, boş bir arazi değildi. Aksine geçmişten beri aralarında çatışmalar yaşayan Evs ve Hazrec kabilelerinin yanı sıra ekonomik ve askeri nüfuza sahip olan Yahudi kabilelerini de içeriyordu. Bu çeşitlilik, işler nezaket kurallarına veya geçici dengelere bırakılsaydı, kaosa yol açan bir reçete olabilirdi. Ancak meydana gelen şey bunun tam tersiydi: Zira toplumun bileşenleri arasındaki ilişkileri düzenleyen, liderliğin konumunu belirleyen ve egemenlik mefhumunu tesis eden bir belge hazırlanmıştı.
Medine Vesikası, yönetim çerçevesi olmayan “sembolik bir arada yaşama” olmamış, aksine egemenliğin şeriata ait olduğunu ve anlaşmazlık durumlarında referansın Allah ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu da egemenliğin sayısal çoğunluğa veya kabile ittifaklarına değil, aksine belirli bir referansa ait olduğu anlamına gelmektedir. Aynı zamanda vesika, devlet sözleşmesine bağlı kaldıkları sürece Yahudilerin din ve mal konusundaki haklarını garanti ediyordu. Yani şerî egemenlikte netlik ve gözetimde de adalet mevcuttu.
Bir devlet, duygularla veya “birlikte yaşama” gibi genel sloganlarla inşa edilmez. İşte vesika, Medine'yi ortak olarak savunma, düşmanlara yardım etmeme ve genel nizama bağlı kalmak gibi hakları belirlediği gibi görevleri de belirlemiştir. Dolayısıyla vesikada, her bir tarafın “maslahatı” istediği şekilde yorumlamasına izin veren yasal bir boşluk yoktu. Aksine netlik, istikrarın bir unsuru olmuştu.
Çağdaş gerçekliğimize baktığımızda, birçok siyasi krizin, egemenliğin ortadan kalkması, bağımlılığın varlığı ve referansın belirsizliğinden kaynaklandığını görürüz. Anayasalar genellikle gevşek, dahası yanıltıcı bir dille yazılmış olup sanki gerçekten yöneten halkmış ve sanki kapitalistler ve elitler gerçek yöneticiler, karar vericiler ve kanun ve yasaları formüle edenler değillermiş gibi, “halkın otoritenin kaynağı olduğunu” ilan etmektedir. Dolayısıyla uluslararası dengelerin değişmesi ve ekonomik baskılarla birlikte yasalar da değişmektedir. Sonuç; sürekli kargaşa durumunun ve devletin sabit bir pusulası olmadığına dair genel hislerin ortaya çıkmasıdır.
Medine Vesikası, esnek bir şekilde idari olarak bir arada yaşama modeli olarak sunulmamıştır, aksine belirli bir kimliğe sahip olan ve açık bir akideden kaynaklanan bir devletin kuruluş bildirgesi olarak sunulmuştur. Vesikadan çıkarılacak temel ders, istikrarın geçici dengelere veya dahili güçleri ya da harici tarafları razı etmeye dayalı olmadığı, aksine ilk andan itibaren egemenlik meselesinin çözülmesine dayalı olduğudur. Medine'de, devletin kimliği belirsiz bırakılmadığı gibi tarafsız idari bir varlık olarak da sunulmamıştır; aksine İslam'a dayalı, iç ve dış ilişkileri şerî hükümlere göre düzenleyen tek bir liderlik tarafından yönetilen bir devlet olarak sunulmuştur.
Nitekim liderlik, hakkında tartışma olmayacak şekilde belirlenmiş olup egemenlik ise, kaprislere veya değişen geleneklere değil, şeriata aittir. Ayrıca siyasi, güvenlik ve mali yükümlülükler, genel akide çerçevesinde tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu açıklık sayesinde devlet çevresinden ayrışmış ve geçici uzlaşmalara dayalı kırılgan bir istikrar değil, gerçek bir istikrar inşa edebilmiştir. Zira siyasi kimliğin netliği, istikrarlı bir devletin kurulmasının ilk şartıdır; çünkü belirsizlik çatışmalara kapı aralar ve kararı hak ve batıl ölçütüne göre değil, güç dengesine bağlı bir hale getirir. Dolayısıyla kimin yönettiği ve egemenliğin kime ait olduğu sorusunu çözmek, herhangi bir gerçek kalkınma projesinin başlangıç noktasıdır.
Aynı şekilde vesika, devlet içindeki ırkların ve mezheplerin çeşitliliğinin otoritenin zayıflaması anlamına gelmediğini de ortaya koymaktadır. Nitekim Yahudiler ilk İslam Devleti’nin gölgesinde inançlarını koruyarak yaşamışlar ancak devletin egemenliğiyle çatışan paralel bir varlık olmamışlardır. Ama bugün birçok ülke, iç çatışmaların acısını çekmektedir; zira egemenlik mefhumu sarsılmıştır; çünkü dış güçler kararları etkilemekte, iç güç merkezleri hukukun üstündeymiş gibi davranmakta ve uluslararası anlaşmalar siyasi iradeyi kısıtlamaktadır.
İdeolojik bir devlet, kimliğini açıklamaktan korkmaz. Nitekim belirsizlik, çatışmadan kaçınmak için bazen uygun görünebilir ama uzun vadede daha büyük çatışmalara kapı aralar. Medine'de, egemenliğin şeriata ait olması meselesinin çözümü, “aşamanın hassasiyeti” gerekçesiyle ertelenebilirdi ancak bu olmamıştır; çünkü ilk andan itibaren beri hedef, geçici bir krizi aşmak değil, uzun vadeli istikrarı sağlamak olmuştur.
Başka bir açıdan vesika, adaletin atılan bir slogan değil, uygulanan bir sistem olduğunu göstermektedir. Nitekim bazı Yahudi kabileleri antlaşmayı bozup kritik zamanlarda devletin düşmanlarıyla ittifak kurduğunda, bu durum bir görüş ayrılığı olarak değil, aksine siyasi bir antlaşmanın ihlali olarak değerlendirilmiştir. Zira sözleşmeye saygı duymak, devlet içinde kalmanın temeli olup sözleşmeyi ihlal etmenin net sonuçları vardı. Bu da devletin, yükümlülükleri olmayan açık bir alan değil, aksine kaidelerin yönettiği siyasi bir bağ olduğunu yansıtmaktadır.
Bugün dünyada, ülkelerin egemenlik ilkelerini ilan ettiklerini ancak kararlarını dış odakların ipoteği hale getiren ekonomik veya askeri anlaşmalarla bağlantılı olduklarını görmekteyiz. Yani anayasalar yazılıyor ancak istisnai yasalar veya mali baskılar yoluyla içerikleri boşaltılıyor. Burada, imajı süslemek için yazılmış bir metin ile yönetim için gerçek bir temel olması istenen bir metin arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.
Medine Vesikası, genel ilişkiler vesikası değil, fiili egemenliğe sahip devletin kurulduğuna dair bir beyan olmuştur. İstikrar arayan her ümmetin ihtiyacı olan şey şudur: Egemenlik mefhumunda netlik, uygulamada adalet ve bağlılıkta kararlılık. Zira kaos, sloganların yokluğundan dolayı değil, sabit bir temele dayanmadan hak ve görevleri açıkça tanımlayan bir yönetim çerçevesinin yokluğundan dolayı başlar.
Bugün Medine Vesikasını hatırlamak, geçmişe dair bir nostalji değildir, aksine standart hakkındaki bir arayıştır. Yani açık temele dayalı bir devlet nasıl inşa edilebilir? Cinsiyet, mezhep, ırk, hatta inançlar açısından çeşitlilik, kimlik çatışmasına dönüşmeden bir devlet içinde nasıl korunabilir? Egemenlik, ipotek olmadan nasıl korunabilir? Cevap, tarihi kelimesi kelimesine kopyalamakta değil, aksine onun ruhunu anlamakta ve şeriatın vacip kıldığı ve sünnetin açıkladığı hususlara bağlı kalmakta; yani temelinin ne olduğunu, meşruiyetini nereden aldığını, kimin çıkarları için çalıştığını ve hangi standarda göre yönettiğini bilen bir devlette yatmaktadır. İşte ancak o zaman gerçek istikrar başlayabilir ve devlet, çatışma alanından toplumu koruyan ve ona huzur sağlayan birleştirici bir çerçeveye dönüşebilir.
Allah'tan bize, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti bir an önce geri vermesini diliyoruz.
Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu



